• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 391.211 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları-Gezi Sonrası Genel İzlenimler

Son yazılarımdan hatırlayacağınız üzere; tam bir yıl öncesinden ilmik ilmik dokumaya başladığımız, hayalini kurduğumuz o büyük Özbekistan yolculuğu için nihayet 21 Nisan sabahı ‘vakit tamam‘ dedik. Firma seçiminden rota detaylarına, ‘kimler geliyor?‘ listelerinden bavul hazırlıklarına kadar geçen o uzun bekleyiş, İstanbul Havalimanı’nda grubumuzla kucaklaştığımızda yerini tatlı bir heyecana bıraktı. Taşkent uçağı yerden teker kestiğinde, sadece biz değil hayallerimiz de havalanmıştı.

Ancak bilirsiniz; beklemek ne kadar uzun sürerse sürsün, güzel şeyler rüzgar gibi geçip gidiyor. Bir de baktık ki kendimizi Taşkent’ten İstanbul’a dönen uçakta, bulutların üzerinde anıları tazelerken buluvermişiz. Evet, dönüp dolaşıp yine ‘kürkçü dükkanına’ yani ülkemize döndük. Ama sanmayın ki bavulları sadece hediyelerle doldurup geldik; ruhumuzu Orta Asya’nın uçsuz buçsuz bozkırlarında, bir zamanlar kervanların yolculuk ettiği ipek yollarında dinlendirip, o masmavi çinili kubbelerin altında paha biçilemez hikayeler biriktirdik.

Üstelik bencil de değiliz! Bu güzellikleri sadece kendimize saklayacak kadar ‘gezgin cimrisi‘ hiç değiliz. Şimdi bavulları açma ve o hikayeleri saçma vakti… İzlenimlerimizi her zamanki gibi tam bir ‘gezekalın‘ tadında ve samimiyetinde sizlerle paylaşıyoruz. Hazırsanız, masal başlıyor!

Öncelikle şunu söylemeliyim: Özbekistan, sadece bir coğrafya değil, bir zaman makinesiymiş. Taşkent’in geniş caddelerinden Semerkant’ın ihtişamına, Buhara’nın o her köşesi tarih kokan sokaklarından çölün ortasındaki bir vaha gibi parlayan Hive’ye kadar her durak bize bambaşka birer kapı açtı.

Günübirlik detaylara dalıp asıl resmi kaçırmadan önce, şöyle bir durup genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Eğer bana ‘Özbekistan nasıldı?’ diye soracak olursanız, ilk cümlem şu olur: Lütfen Özbekistan’ı gezmek için daha fazla gecikmeyin!

Geziyi noktalayıp dönüş uçağına bindiğimde aklımdaki ilk düşünce şuydu: İyi ki bu ülkeyi bu kadar kapsamlı ve geniş bir programla gezmişim.” Doğru zamanda, aceleye getirilmemiş bir rotayla bu toprakları adımlamanın ne büyük bir ayrıcalık olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Özbekistan turizm açısından tam bir cevher, ancak henüz kitle turizminin o tek tipleştirici etkisine girmemiş, bakirliğini koruyan bir ülke. Tirmiz, Muynak gibi Özbekistan topraklarına giden Türk turist grupları sayısı çok az. Anladığım kadarı ile de Özbekistan’a Türkiye’den daha çok dini alanlara ziyaretler yapılıyor. Özellikle kuzeydeki Nukus ve Muynak’ın Ara Gölü’nün kuruması kaynaklı o hüzünlü hikayesi ile güneyde Tirmiz taraflarının antik ruhu henüz çok az gezgin tarafından keşfedilmiş durumda. Oysa bu bölgelerde insanı hayretler içinde bırakan, ‘burası gerçekten dünyada var mı?’ dedirten öyle benzersiz noktalar var ki!

Özbekistan’da gördüğüm candan dostluğu, misafire hürmet ve saygıyı uzun süredir hem kendi ülkemde ve hem de başka bir ülkede görmedim. Özellikle Türklere sevgi ve saygının ne demek olduğunu, insanların gözündeki o içten parıltıyı görünce anlıyorsunuz. Taşkent metrosuna bindiğimizde vagona adım atar atmaz tüm gençler bizlere yer vermek için çabaladılar. Hiç bir ülkede bizlerle bu kadar çok fotoğraf çektirmek isteyenle, fotoğrafının çekilmesini isteyenle karşılaşmamıştım.

Gelelim o meşhur Özbek sofralarına… Her şehrin kendine has bir sırrı olan o efsanevi Özbek pilavlarının ve fırından yeni çıkmış, dumanı üstünde mis kokulu ‘nan’ ekmeklerinin, şaşlık denen et yemeklerinin tadı hala damağımızda.

Şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki: Paramızın kıymetli olduğu çok az ülke kaldı, işte Özbekistan onlardan biri! Şehirlerin en çok tavsiye edilen, en kaliteli restoranlarında ziyafet çekmemize rağmen, ödediğimiz hesaplar ülkemizle kıyasladığımızda ‘komik’ denecek seviyelerdeydi. Öyle zengin bir yemek çeşitliliği var ki, utanmasam ‘Sırf yemek yemek için bile Özbekistan’a gidilir!’ diyeceğim. Fiyat-performans dengesinin Türk gezgin lehine olduğu bu ender coğrafya, hem mideyi hem de cebi aynı anda mutlu ediyor. Turizm bu topraklarda geliştikçe fiyatlar asla bu seviyelerde kalmayacaktır.

Hayatınızda hiç bu kadar çok mavi tonunu, Özbekistan’da olduğu kadar, bir arada görmemiş olabilirsiniz. Gök ile yerin çinilerde birleştiği o anlar, fotoğraf makinelerimizin deklanşörünü yordu diyebilirim. Yol arkadaşlarımızla birlikte bazen binlerce yıl öncesinin kervansaraylarında, medreselerinde soluklandık, bazen de modern Özbekistan’ın ritmine ayak uydurduk.

Her günü ayrı bir macera, her kenti ayrı bir masal olan bu yolculuğu, şimdi gün gün, tüm detaylarıyla sizinle paylaşmaya başlıyorum.

Hazırsanız, ipek yolunun kalbine, atalarımızın izine doğru tekrar yola çıkıyoruz. İlk durağımız Taşkent….

Gezekalın, takipte kalın.. Ve bol bol paylaşmayı da ihmal etmeyin lütfen.. Çünkü paylaşmak güzeldir.

Dr Ümit Kuru

04.05.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-3

MAVERAÜNNEHİR’DE YETİŞEN VE TARİHİ DEĞİŞTİREN İSİMLER VE DÜŞÜNCELER

Bir zamanlar Maveraünnehir’in kadim toprakları, tarihin akışını değiştiren isimlerin ve düşüncelerin buluşma noktası ve medeniyetin beşiği konumundaydı. Bu bölge, özellikle “İslam’ın Altın Çağı” ve “Timurlu Rönesansı” dönemlerinde bilimden felsefeye, matematikten tıbba kadar her alanda dünyaya yön veriyordu. Özbekistan gezimiz öncesinde bu bölgenin yetiştirdiği tarihi şahsiyetlere ve buradan doğan fikirlere odaklanmak ziyaret edeceğimiz noktaların derinliğini kavramamıza ışık tutacaktır diye düşünüyorum.

Özbekistan deyince aklımıza gelen en önemli isim şüphesiz ki Emir Timur’dur. Antik çağlarda ve orta çağın başlarında “Keş” adıyla bilinen günümüzün Şehrisebz kentinin bir köyünde doğan Emir Timur dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri dehalarından ve stratejistlerinden biri olarak kabul ediliyor. Orta Asya’da Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmış coğrafyası üstünde yükselerek, sınırları Hindistan’dan Anadolu’ya, Rusya steplerinden Basra Körfezi’ne kadar uzanan devasa Timurlu İmparatorluğu’nu kurmayı başarmıştır. Hükmettiği 1370-1405 yılları arasındaki topraklar Moğol İmparatorluğu’nun devasa sınırlarına ulaşamamış olsa da, Emir Timur tek bir hükümdarın hayatına sığabilecek en görkemli fetihleri gerçekleştirmiş askeri bir dehaydı.

Kadim astronomide Jüpiter ve Satürn’ün aynı burçta hizalanmasına “Kıran” (Kıran-ı Sa’deyn) denirmiş. Bu nadir doğa olayının gerçekleştiği dönemde doğan birinin, gökyüzünün özel bir lütfuyla dünyaya geldiğine, dünyayı değiştirecek bir güce ve adalete sahip olacağına inanılırmış. Dönemin tarihçileri, onun doğum haritasını bu astrolojik olaya (Kıran-ı Sa’deyn) dayandırarak Timur’un seçilmişliğini tescillemişlerdir. Bu nedenle Emir Timur için kullanılan “Sahipkıran” ünvanı “dünyanın hakimi” veya “yenilmez fatih” anlamına geliyor. Cengiz Han soyuna eklemlenmek adına hanedandan birisi ile evlilik yapan Emir Timur, bir yandan ‘Gürgen’ (Han Damadı) sıfatıyla bu bağı sağlarken, diğer yandan Cengiz Han’a hiç atfedilmemiş olan ‘Sahipkıran’ ünvanını bizzat sahiplenerek kendi fatihlik efsanesini bu kutlu sıfat üzerine inşa etmiştir.

Bugünkü Özbekistan için Emir Timur, modern devletin manevi temelini oluşturan en önemli figürdür. Özellikle bağımsızlık sonrası dönemde, ulusal birliği simgeleyen bir kahraman olarak yeniden keşfedilmiştir. Bir devletin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair idari ve askeri kuralları içeren Timur Yasaları arasında yer alan “Güç adalettedir” (Özbekçe Adolat kuchdadir) sözü, bugün hâlâ Özbekistan’daki devlet binalarının ve anıtlarının üzerinde bir rehber olarak bulunuyor. Tartışmalı “zalim hükümdar” imajı ile seferleri sırasında şehirleri yerle bir etse de, o şehirdeki sanatkarları, bilim insanlarını ve din adamlarını özel olarak korumuş ve onları Semerkant’a götürmüştür. Bu durum, Maveraünnehir’de büyük bir medeniyet patlamasına yol açmıştır. Yukarıdaki videoda görülen Şehrisebz’deki Ak Saray gibi imar ettiği şehirlerdeki devasa boyutlu eserler, onun imparatorluğunun muazzam gücünü temsil ediyor.

Timur sonrası tahta oğlu Şahruh çıkmıştır. Şahruh’un oğlu Uluğ Bey ise merkezi Semerkant olan Maveraünnehir bölgesini 1409 yılından itibaren yaklaşık 38 yıl boyunca vali olarak yönetmiştir. Dünya tarihinde ‘hükümdar-bilim insanı’ profilinin en seçkin örneklerinden biri olan Emir Timur’un torunu Uluğ Bey Semerkant’ı küresel bir bilim merkezine dönüştürerek döneminin en gelişmiş rasathanesini kurmuştur. Kadızade-i Rumi ve Ali Kuşçu gibi devrin en parlak alimlerini etrafında toplayan Uluğ Bey’in dünya bilimine bıraktığı en kıymetli miras, 1018 yıldızın konumunu ve parlaklığını titizlikle içeren yıldız kataloğudur (Zic-i Uluğ Bey). Bu kataloglar, teleskobun icadına kadar geçen yüzyıllar boyunca dünyadaki en güvenilir kaynak olarak kabul edilmiştir. Günümüzden yüzyıllar önce bu rasathanede yürütülen meridyen ve boylam hesapları üzerine çalışmalar sonucu bir yılın uzunluğu 365 gün, 6 saat, 10 dakika ve 8 saniye olarak hesaplanmıştır. Bugünün modern teknolojisiyle yapılan ölçümlerle Uluğ Bey’in hesaplamaları arasındaki farkın sadece 58 saniye olması, onun dehasının en somut kanıtıdır. Registan Meydanı’ndaki meşhur üç medreseden ilki ve en büyüğü, bizzat onun tarafından inşa ettirilen Uluğ Bey Medresesi’dir. Bu medresede din ilimlerinin yanı sıra matematik ve astronomi de zorunlu ders olarak okutulmuştur.

Ne yazık ki bu büyük bilim insanının sonunu, bilime olan sarsılmaz tutkusu getirmiştir. Babasının ölümü sonrası Timur İmparatorluğu’nun başına geçen Uluğ Bey başta kendi oğlu olmak üzere ‘devlet böyle bilimle yönetilmez’ diyen muhafazakar bir grup tarafından tahttan indirilmiştir. Ülke yönetmeye değil ama bilime aşık Uluğ Bey oğlu tarafından öldürülmüştür. Babasının ölümüne neden olan oğlu tahta çıksa da onu bügün hiç kimse hatırlamıyor ama Semerkant’ı 38 yılda dünya biliminin merkezi haline getiren Uluğ Bey’in anısı hala ayakta. Döneminden çok ileride olan meşhur rasathane Uluğ Bey’den hemen sonra yıktırılmış ama ölümü sonrasında onun meşalesi sönmemiş. öğrencisi Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet’in davetiyle İstanbul’a gelerek Semerkant’ın bilimsel birikimini Osmanlı topraklarına taşımıştır. Ali Kuşçu’nun mezarı da Eyüp Sultan Cami Haziresindedir.

Medeniyetlerin kavşağı Maveraünnehir; sadece ticaret yollarının değil, İslam düşüncesinin, tasavvufun ve hukuk felsefesinin sürekli harmanlandığı bir havza olmuştur. Buhara ve Semerkant gibi şehirlere tarihte ‘Kubbetü’l-İslam’ (İslam’ın Kubbesi) denilmesi tesadüf değildir. Bu sıfat; söz konusu şehirlerin sadece camileriyle değil, yetiştirdiği binlerce alim ve onların geride bıraktıkları eserlerle İslam medeniyetinin fikri koruyuculuğunu da üstlenmiş olmasından kaynaklanır.

Bu coğrafya, Türk-İslam dünyasının manevi mimarisini şekillendiren iki dev ekolün de ana yurdudur. Bugün Kazakistan sınırlarında kalan Sayram’da doğan Ahmed Yesevi (Pir-i Türkistan) tarafından kurulan Yeseviyye (Türkistan) Ekolü, İslamiyet’in Türk boyları arasında yayılmasında en kritik rolü oynamıştır. İslam’ı yorumlamadaki sade dili, öğretilerini özlü ve bilgece anlatan manzumeleri (hikmetleri) ve onları yayan dervişleri aracılığıyla; Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin yetişeceği Anadolu’nun manevi iklimine zemin hazırlamıştır.

Emir Timur’un çağdaşı Şah-ı Nakşibend (Muhammed Bahauddin / 1318-1389) tarafından Buhara’da sistemleştirilen Nakşibendiyye (Buhara) Ekolü ise “Halk içinde Hak ile beraber olmak” (‘Halvet der encümen’) prensibini esas alır. İnzivaya çekilmek yerine sosyal ve ticari hayatın merkezinde kalarak maneviyatı korumayı amaçlayan bu yaklaşım; Orta Asya’dan Anadolu’ya, oradan Hindistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın toplumsal dokusunu etkilemiştir.

Bölgenin zihni yapısı sadece tasavvufla değil, muazzam bir ilmi derinlikle de örülüdür. İslam dünyasında Kur’an-ı Kerim’den sonra en güvenilir kaynak kabul edilen hadis külliyatını derleyen İmam Buhari (810-870) Buhara doğumludur. İslam inanç esaslarını akli delillerle açıklayan ve savunan “Maturidilik” ekolünün kurucusu Semerkantlı İmam Maturidi (852-944), bu toprakların yetiştirdiği en büyük rehberlerden olmuştur.

Bu ilmi derinlik, fen bilimlerinde de meyvelerini vermiş; dünya tarihini değiştiren dehalar bu havzada yetişmiştir. Yazdığı tıp kitabı Avrupa üniversitelerinde 600 yıl boyunca temel ders kitabı olarak okutulan ‘Tıbbın hükümdarı’ İbn-i Sina (Avicenna / 980-1037), Buhara yakınlarında dünyaya gelmiştir. Cebir ilminin kurucusu kabul edilen ve bugünkü dijital dünyanın temeli olan ‘algoritma’ terimine ismini veren El-Harezmi, Harezm topraklarının evladıdır. Gazneli Mahmud El Biruni (973-1048) için “Sarayımın en kıymetli hazinesi” diye boşuna dememiştir. El Biruni yerçekimi, dünyanın çapı ve güneş sistemine dair yaptığı çalışmalarla modern bilimin öncülerinden biri olarak anılmaktadır. Türk dilini bir sanat şahikasına dönüştüren devlet adamı, dönemin “Rönesans insanı”Ali Şir Nevai (Alisher Navoiy) de bu eşsiz mirasın birer parçasıdır. Ali Şir Nevai (1441-1501) Türkçeyi (Çağatayca) Farsça karşısında savunarak bir “dil bilinci” oluşturmuştur.

Neticede genelde Maveraünnehir, özelde de Özbekistan toprakları; ne sadece uçsuz bucaksız bozkırlardan ne de sadece görkemli mavi çinili binalardan ibarettir. Burası bir dönem aklın ışığı ile gönlün huzurunun iç içe geçtiği, insanlığın ortak hafızasına yön vermiş devasa bir coğrafyadır. Özbekistan’ın her köşesinde göreceğimiz o devasa kapılar (eyvanlar), aslında bizi sadece birer camiye ya da medreseye değil; matematiğin estetikle, imanın bilimle ve geçmişin gelecekle buluştuğu o büyük hakikate davet etmektedir. Gezerken bu bilincin ışığında yol almak, bu kadim toprakların ruhunu tam kalbinden hissetmemizi sağlayacaktır.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

15.04.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-2

ÖZBEKİSTAN TARİHİ

Maveraünnehir, tarihin hiçbir döneminde sadece “geçilip gidilen” bir yol olmamıştır. MÖ 6.000’li yıllarda avcı-toplayıcıların yerleşik hayata ilk adımlarını attığı bu topraklar, binlerce yıldır insanlık tarihinin en görkemli sahnelerine ev sahipliği yapıyor. Bugün Özbekistan müzelerinde sergilenen her buluntu, aslında bu topraklardaki antik dünyanın en sofistike medeniyetlerinin, yani “Üç Büyükler”in ayak izleridir. Bu topraklardan çok medeniyetler gelmiş geçmiş ama Baktriya, Sogdiyana ve Harezm halklarından oluşan üç büyükler bölgenin kadim uygarlıkları olmuştur.

ÜÇ KARDEŞ MEDENİYET: BAKTRİYA, SOGDİYANA, HAREZM

Orta Asya steplerinden güneye süzülen Hint-Aryan topluluklar, bu topraklarda akraba diller konuşan ama karakterleri coğrafyalarıyla şekillenmiş üç ayrı dünya kurdular. Paylaştıkları ortak değerleri benzer Hint-İran dilleri ve dinleri olan Zerdüştlük olsa da, her biri farklı bir gücü temsil ediyordu.

Baktriyalılar (Savaşçı Aristokratlar): Yazılı tarihten öncede Baktriyalılar bu bölgedeydi. Milat öncesi 2200-1700 yılları arasında Baktriya-Margiyana Arkeolojik Kompleksi (BMAC) olarak bilinen gelişmiş bir Tunç Çağı medeniyeti bulunuyordu. Bu halk bugünün Afganistan ve Tacikistan’ın güneyindeki topraklarda, Helenistik estetiği Doğu’nun kudretiyle birleştirmeyi başardı.

Zerdüştlüğün kutsal metni olan Avesta’da bölge “Bakhdi” olarak adlandırılıyordu. Bu kelime, “parlayan”, “güzel” veya “yüksek” anlamlarına gelebilecek eski bir Hint-İran kökünden türetilmiş. Persler bölgeyi istila edince “Bakhdi” ismi “Baktriya” olmuş. Sonrasında İskender bölgeyi alınca ve bu halk helen medeniyeti ile tanışınca, Baktriyalıların da altın çağı başlamış. Büyük İskender’in mirasıyla yoğrulan Greko-Baktriya kültürü, savaşçı bir ruhla zarafeti harmanlamış. Bölgeye önce Kuşanlar’ın ve milat sonrası 7. yüzyılda da Arapların gelmesi sonrasında Baktriya ismi yavaş yavaş tarih sahnesinden kaybolup gitmiş.

Soğdlular (İpek Yolu’nun Elçileri): Onların adına ilk kez milat öncesi 6. yüzyılda, Pers İmparatorluğu’nun eyalet kayıtlarında rastlıyoruz. Ancak komşuları Baktriya ve Harezmşahlar ne kadar savaşçıysa, Soğdlar bir o kadar diplomasiye ve sükunete düşkündü. Kılıç sallamak yerine kervan sürmeyi tercih eden bu halk, Çin’den Avrupa’ya uzanan devasa ticaret ağlarını yöneten gerçek birer “küresel tüccar” topluluğuydu. Milat sonrası 4. ve 8. yüzyıllar arasında Bizans ve Çin arasındaki ticareti adeta tekellerine aldılar. Sadece malları değil, medeniyeti de taşıdılar; yüzyıllarca Çin’in sırrı olarak kalan kağıdı Avrupa’ya ulaştıran el, yine onların eliydi. Nerede bir pazar kurulsa, orada mutlaka bir Soğdluya rastlanırdı. Dilleri ve alfabeleri, uçsuz buçsuz İpek Yolu’nun lingua franca’sı (ortak dili) haline geldi. Coğrafyaları istilalara uğrasa da, keskin zekaları sayesinde işgalcilerle dahi sağlam ilişkiler kurmayı bildiler. Ancak 8. yüzyılda yükselen İslam fetihleri ve bastırılan isyanlar, bu özgün kimliğin son perdesi oldu. Bağımsız Soğd kültürü, zamanla yerini Fars-İslam sentezine bırakarak tarihin derinliklerinde sessizliğe gömüldü.

Harezmliler (Çölün Bilgeleri): Ceyhun (Amu Derya) Nehri’nin Aral Gölü’ne döküldüğü o devasa deltada, tarihin en boyun eğmez halklarından biri kök saldı; Harezmliler. Varlıkları MÖ 13. yüzyıla kadar uzanan bu kadim topluluk, sadece bir halk değil; çölün ortasında imkansızı başaran bir iradenin adıydı. Onlar, uçsuz buçsuz kum denizine devasa sulama kanallarıyla hayat vererek doğayı; gökyüzünü izleyen keskin zekalarıyla ise evreni dize getirdiler. Afrigoğulları gibi yerel hanedanlıklarla antik çağın tozlu yollarından geçen bu bilge halk, asıl görkemine 11. ve 13. yüzyıllar arasında kurdukları Harezmşahlar Devleti ile ulaştı. İslam dünyasının o dönemki en büyük askeri ve siyasi gücü haline gelen Harezm, coğrafi izolasyonunu bir avantaja dönüştürdü. Dünyanın kaderini değiştiren algoritmanın ve cebirin babası el-Harezmî’nin kökleri, işte bu izole vahada yeşeren derin astronomi ve matematik geleneğinden beslendi.

Ancak kader, “Bilge ve Asi” halkın önüne tarihin en karanlık fırtınasını çıkardı. 1220 yılında Cengiz Han liderliğindeki Moğol orduları, Harezm’in o görkemli şehirlerini ve bin yıllık sulama sistemlerini yerle bir etti. Bu büyük yıkım, sadece bir devletin sonu değil, bir devrin kapanışıydı. Harezm bir daha asla o eski siyasi ihtişamına kavuşamadı; zamanla Türkleşerek farklı bayrakların altında bir kültür mirasına dönüştü. Yine de çölde bıraktıkları o derin iz, gezimizde bazılarını göreceğimiz kaleleri ile bugün hala rüzgarın fısıltısında yaşamaya devam ediyor.

BOZKIRIN MİRASI: CENGİZ HAN VE ÖZBEK İSMİNİN DOĞUŞU

Moğol istilası bir yıkım gibi görünse de, aslında Özbekistan’a bugünkü kimliğinin mayasını çaldı. Cengiz Han, topraklarını henüz kendisi hayattayken dört oğlu arasında paylaştırırken aslında geleceğin haritasını çiziyordu. Batıdaki Kıpçak bozkırlarına (Deşt-i Kıpçak) yerleşen Altın Orda, zamanla Türkleşerek muazzam bir kültürel köprü kurdu. 14. yüzyılda bu devletin en kudretli hanı olan Özbek Han, İslamiyet’i bozkıra mühürlerken; halkı da ona olan bağlılıklarından dolayı artık “Özbek” adıyla anılmaya başlandı.

Güneydoğuda ise yerleşik Soğd ve Harezm mirasının üzerine oturan Çağatay Hanlığı, kentleşmiş bir Fars-İslam kültürüyle harmanlanıyordu. Ancak Moğol prensleri arasındaki bitmek bilmeyen iktidar savaşları ve ihanet sarmalı, sahneyi yeni bir cihangire bıraktı; Artık bu topraklarda Emir Timur‘un hakimiyeti başlıyordu.

TİMURLU RÖNESANSI: DÜNYANIN BAŞKENTİ SEMERKANT. Cengiz Han mirascıları arasındaki kargaşanın içinden sıyrılan Emir Timur, parçalanmış coğrafyayı tek bir yumrukta birleştirdi. Semerkant’ı “Dünyanın Başkenti” ilan eden Timur ve halefleri, bölgeye astronomi, matematik ve mimaride altın çağını yaşattı. Uluğ Bey’in rasathanesinden yükselen yıldız haritaları ve Registan’ın turkuaz kubbeleri, tarihe “Timurlu Rönesansı” olarak geçecek olan ihtişamın tanıklarıydı. Timurlu hanedanının Maveraünnehir üzerindeki hakimiyeti, yaklaşık 135 yıl sürmüştür.

HANLIKLAR DÖNEMİ

Timurlu güneşinin batışıyla birlikte, kuzeyden gelen Şeybani Han liderliğindeki Özbek boyları bölgeye yeni bir soluk getirdi. 16. yüzyıldan itibaren Özbekistan; maneviyatın merkezi Buhara Emirliği, bükülmez Hive Hanlığı ve Fergana’nın gücü Hokand Hanlığı olarak üç ana damara bölündü.

HANLIKLARDAN BAĞIMSIZLIĞA: ORTA ASYA’NIN PARLAYAN YILDIZI-ÖZBEKİSTAN

1860’lardaki Çarlık Rusyası işgali ve ardından gelen 70 yıllık Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği dönemi, bu kadim yapıyı modern sınırlarla yeniden tanımladı. 1 Eylül 1991’de ilan edilen bağımsızlık ise bu binlerce yıllık hikayenin en taze ve umut dolu sayfası oldu.

Bugün Özbekistan; Baktriya’nın cesaretini, Soğdların diplomasi dehasını, Harezm’in bilgeliğini ve Timur’un vizyonunu modern bir potada eriterek Orta Asya’nın en önemli ülkelerinden birisi olmaya devam ediyor.

Gezekalın..

Dr. Ümit Kuru

14.04.2026

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-1

Bazı coğrafyalar harita üzerinde bir noktadan çok daha fazlasıdır; onlar, geçmişin bugünün içinde nefes almaya devam ettiği kadim birer zaman kapsülüdür. Uzun zamandır bu tanımı her sokağında, her çinisinde bulabileceğiniz bir ülkenin; Özbekistan gezisi yapmanın hayalini kuruyordum. Nihayet beklenen an geldi: 21 Nisan – 3 Mayıs 2026 tarihleri arasında Maveraünnehir’in kalbine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yazı, o efsanevi topraklara dair ilk adımlarımızın ve hazırlıklarımızın hikayesidir.

Türkiye çıkışlı standart turların çoğu genellikle Taşkent, Semerkant ve Buhara üçgenine odaklanır; ancak bizim ekiple yaptığımız geziler klasik rotaların biraz dışına taşmayı sever. İstanbul-Taşkent-İstanbul uçuşları dahil toplam 13 günlük bu programda, rotamıza sadece kadim şehirleri değil; Nukus, Muynak, Hive, Şehrisebz ve Tirmiz gibi daha az ayak basılan, saklı kalmış Özbekistan duraklarını da ekledik.

Bu kez bir ‘Gezekalın’ geleneğini bozuyor ve yolculuk heyecanını henüz yola çıkmadan, hazırlık aşamasındaki tüm detaylarıyla paylaşıyorum İlk olarak, bölgeyi gezerken bolca duyacağımız isimlerin ne anlama geldiğini ve tarihsel arka planını hatırlayarak konuya başlamakta fayda görüyorum.

KONU BAŞLIĞI OLARAK NEDEN MAVERAÜNNEHİR SEÇİLDİ?

Kelime anlamı ‘nehrin ötesi‘ olan Maveraünnehir; Orta Asya’da Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Sirderya) nehirleri arasında kalan tarihi coğrafik bölgeyi ifade ediyor. Bugün Özbekistan’ın büyük bir kısmını, Güney Kazakistan’ı ve Türkmenistan’ın bir bölümünü kapsayan bu topraklar; tarih boyunca medeniyetlerin, ticaret yollarının ve ilmin kesişme noktası olmuştur. Gezeceğimiz bugünkü Özbekistan’ın neredeyse tamamı bu sınırlar içinde yer alıyor. Gezi yazımın başlığını da bu köklü geçmişe atıfta bulunmak amacıyla tercih ettim.

ÖZBEKİSTANI NE ZAMAN GEZELİM? ÖZBEKİSTAN COĞRAFYASININ ÖZELLİKLERİ NELERDİR? BU COĞRAFYA BİR GEZGİNE NELER SUNAR?

Özbekistan, sert karasal iklimi nedeniyle ziyaret zamanının iyi seçilmesi gereken bir ülkedir. Genel olarak ülkeyi gezmek için en ideal dönemler ilkbahar (Nisan-Mayıs) ve sonbahar (Eylül-Ekim) aylarıdır.

Tarih boyunca ‘Türkistan‘ olarak anılan Orta Asya; denize kıyısı olmayan, bozkırların ve yüksek dağların hüküm sürdüğü, stratejik öneme sahip devasa bir coğrafyadır. Bugün Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan ile birlikte Özbekistan da bu coğrafyanın kalbinde yer alıyor. Özbekistan’ın konumu nedeniyle onu dünyadaki pek çok ülkeden ayıran başka bir coğrafik özelliği daha var. Özbekistan “double-landlocked“, yani denize ulaşmak için en az iki ülkenin sınırından geçmek zorunda olacağınız dünyadaki iki ülkeden birisidir (diğeri Lihtenştayn).

Özbekistan’ın coğrafik olarak bu izole konumu bir zamanlar çok önemli olan bir ticaret yolu üzerindeki kadim dokusunu, bir “zaman kapsülü” gibi korumasını sağlamıştır. Okyanus etkilerinden uzak, bozkırın ortasındaki Semerkant, Buhara, Hive gibi vaha şehirler, deniz ticaretinin yükselişinden önceki dönemin görkemini günümüze taşımıştır. Bu noktada bir diğer temel kavramı, İpek Yolu‘nu da burada anmamız gerekir.

Sanılanın aksine İpek Yolu ismi antik çağlardan kalma değildir. Binlerce yıl boyunca bu rotaları kullananlar ona sadece ‘yol’ veya hedefteki şehre göre ‘Semerkant Yolu’ derlerdi. ‘İpek Yolu’ terimi ilk kez 1877 yılında Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılmıştır. Bu yol sadece kervanların geçtiği bir yol değil; antik dünyanın ‘yüksek hızlı internet hattı’ gibiydi. Çin’in kadim başkenti Chang’an’dan (bugünkü Xi’an) başlayıp Maveraünnehir’in vaha şehirlerinden geçerek İstanbul ve Roma’ya uzanan bu devasa köprü, sadece ipek ve baharat değil; kağıt, barut, matbaa ve pusula gibi dünyayı değiştiren icatları da taşıdı. Dinler, felsefeler ve diller bu güzergahta birbirine karıştılar. Bu nedenlerden dolayı Özbekistan ziyaretimizde, tarih içinde bu bölgede yaşamış olan kültürlerin ve dinlerin karışımlarının etkilerini de görmeyi bekliyoruz. Karakalpakistan’da İpek Yolu’nu koruyan heybetli Harezm kalelerini gezerken Zerdüştlüğün izlerini sürecek; Tirmiz’de Budist stupalarıyla karşılaşacak ve bu katmanların İslam sanatının zirvesi olan medreselerle nasıl bir harmoni oluşturduğuna tanıklık edeceğiz.

Eminim benim gibi diğer gezgin arkadaşlarım da Hive, Semerkant ve Buhara’nın tarih kokan atmosferini fotoğraflamak için sabırsızlanıyorlardır. Gökyüzünün en büyülü lacivert tonlarını sunduğu o kısa zaman dilimini —mavi saati— yakalayabilmek adına gün doğumu ve gün batımı vakitlerine göre ayarlamalar da yapmaya çalışacağız.

ÖZBEKİSTAN HAKKINDA KISA KISA: GİTMEDEN BİLMENİZ GEREKENLER

Özbekistan bayrağı: Mavisiyle Timur’un asaletini, beyazıyla barışı, yeşiliyle bereketi anlatırken; üzerindeki 12 yıldızla Uluğ Bey’in astronomi mirasına bir selam gönderiyor. Nüfus: Yaklaşık 37 milyon. (Orta Asya’nın en yüksek nüfusuna sahip ülkesidir ve nüfusu oldukça gençtir). Yüzölçümü: 448.978 km². (Karşılaştırmak gerekirse Türkiye’nin yaklaşık yarısından biraz büyüktür). Okuryazarlık Oranı: %99,9’un üzerindedir. Eğitim seviyesi, Sovyet döneminden kalma güçlü eğitim altyapısı sayesinde oldukça yüksektir. Kişi Başına Milli Gelir: Yaklaşık 2.800 – 3.000 dolar. Ekonomik Kaynaklar: Altın (dünyanın en büyük rezervlerinden birine sahip), doğalgaz, pamuk ve uranyum temel ihracat kalemleridir. Son yıllarda turizm ve sanayi yatırımları hızla artmaktadır. Özbekistan idari olarak 12 vilayet (eyalet), 1 özerk cumhuriyet (Karakalpakistan) ve 1 bağımsız şehir (Taşkent) statüsünde bir başkentten oluşur. Etnik Yapı: Özbekistan, demografik olarak homojen bir yapıya sahip görünse de önemli azınlıkları barındıran zengin bir mozaiktir. Özbekler: Yaklaşık %84, Tacikler: %5, Kazaklar: %2,5. Ruslar: %2, Karakalpaklar: %2 (Kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşarlar). Kırgızlar ve Tatarlar: %1 civarı. Dini Yapı: İslam: %93-94 (Büyük çoğunluğu Sünni-Hanefi), Ortodoks Hristiyan: %3-4, geri kalan kısmı küçük topluluklar halinde Musevi, Katolik ve Budistlerden oluşur. Para Birimi: Özbek Somu (UZS). (Kur farkı nedeniyle yüksek rakamlı banknotlar taşımaya hazırlıklıyız. Nisan 2026 itibarıyla 1 USD yaklaşık 12.150 SOM). Özbekistan seyahatinde yanımızda Amerikan Doları bulundurmak daha fazla tavsiye ediliyor. Ancak paranın sorunsuz bozdurulması için mutlaka yeni para olmasına dikkat edeceğiz. Eski paraları bozmak istemediklerini vurgulayan yazılara rastladım.

ÖZBEKİSTAN’DA SOFRA ADABI VE YEMEK KÜLTÜRÜ

Özbekistan seyahatimizin sadece gözlerimize değil, damağımıza da hitap edecek bir gastronomi şöleni olacağını biliyoruz. Rotamızı çizerken, İpek Yolu’nun bu kadim duraklarında bizi bekleyen o meşhur sofraların hayalini kurmaktan kendimizi alamadık.

Özbek kültüründe ekmeğin (Nan) sadece bir gıda değil, bir saygı sembolü olduğunu şimdiden biliyorum. Örneğin Özbekler için ekmek kutsaldır; asla yere ters konulmaz ve bıçakla kesilmez, elle bölünür. Henüz tatmamış olsam ve sadece fotoğraflarını görsem de her şehrin kendine has motiflerle damgalanmış, fırından yeni çıkmış o meşhur tandır ekmeklerinin kokusunu şimdiden duyar gibiyim. Özellikle Semerkant’ın o dillere destan, bayatlamayan ağır ekmeklerini yerinde görmek ve o meşhur damgaların (nan-par) fotoğraflarını çekmek için sabırsızlanıyorum.

Deneyimleyip göreceğiz bakalım; “Gerçekten de her şehrin pilavı o kadar farklı mı?” Pilavın Semerkant’ta katmanlı sunumu, Taşkent’in o devasa düğün kazanlarındaki pilavlar, Buhara’nın bakır kazanlarda meyvelerle pişirilen zarif ‘Oshi Sofi’si! Farklı şehirlerde, farklı pişirme biçimleri ve sunumları ile pilavları karşılaştıracağız. Her öğle vaktinde farklı bir şehrin pilav kültürüne konuk olup, o meşhur “Plov Center”ların atmosferini solumayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

İpek Yolu’nun kalbinde olduğumuzu bize her lokmada hatırlatacak o efsanevi kebapların peşine düşeceğiz. Köz ateşinde pişen kuzu ve dana şaşlıkların, közlenmiş sebzeler ve keskin sirkeli soğanlarla buluştuğu o anı fotoğraflamak ve deneyimlemek için geri sayımdayız. Sadece etler değil; tandırdan yeni çıkmış dumanı üstünde somsalar, hamur işinin en zarif hali olan buharda mantılar ve Orta Asya’nın imzası olan el açması lagman. Bu seyahat, bizim için bir lezzet avcılığına dönüşecek gibi görünüyor.

ÖZBEKİSTAN TUR PROGRAMIMIZ

Son olarak sizlerle gezi programımızı da paylaşayım;

  1. GÜN : ISTANBUL -TAŞKENT UÇUŞ-TAŞKENT VARIŞ VE TAŞKENT GEZİ
  2. GÜN : TAŞKENT GEZİ
  3. GÜN: TAŞKENT-NUKUS (UÇUŞ) / MUYNAK GEZİ
  4. GÜN: NUKUS-(HAREZM KALELERİ GEZİ-HİVE
  5. GÜN : HİVE GEZİ
  6. GÜN : HİVE / URGENÇ DEN UÇUŞ BUHARA-BUHARA GEZİ
  7. GÜN : BUHARA GEZİ
  8. GÜN :BUHARA GEZİ-HIZLI TREN/SEMERKANT
  9. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  10. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  11. GÜN :SEMERKANT-ŞEHRİSEBZ (GEZİ)-TİRMİZ
  12. GÜN :TİRMİZ GEZİ-TAŞKENT UÇUŞ
  13. GÜN :TAŞKENT-İSTANBUL UÇUŞ

Gezi öncesi yazılarımdan birisini Özbekistan tarihine ve bir diğerini ise yörenin İslami din alimlerine ve tarikatlarına ayırdım. O yazılara kadar GEZEKALIN.

Dr Ümit Kuru

11.04.2026

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Seul-12.Gün

Bugün artık hem Kore gezimizin hem de gezi yazımın son günü. Jeju Adası’ndan Seul’e geri döneceğiz. Seul’de Seonjeong Höyük Mezarlarını gezeceğiz. Sonra Lotte Sky Observatory Tower‘a çıkıp Seul’ü en yüksek noktasından son kez göreceğiz ve son alışverişlerimizi yapılacağız Lotte Tower önünde bulunan Seokchon Gölü çevresinde gezerek turumuzu bitirmiş olacağız.

Sabah 08:45 Jeju-Seul uçağı ile Seul’e döndük. Burada bekleyen aracımıza binip Seonjeongneung’a gittik. Bu mezarlar UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Joseon Hanedanı kraliyet mezarlarından. Yani biz son gezi günümüzde Güney Kore’de bulunan UNESCO eserlerinden 11.sini de ziyaret etmiş olacağız. Güney Kore’nin 17 UNESCO eserinden, 11 tanesini ziyaret etmek başarı olsa gerek. Jeju’daki Manjang Mağarası (Manjanggul) kapalı olmasaydı 12 tanesini de görmüş olacaktık. Kendi adıma bu açıdan çok mutluyum.

Silla Hanedanları öldüğü zaman höyük mezarlara gömülmüşlerdi ve biz de Gyeongju’da bu mezarlardan bazılarını gezmiştik. Joseon Hanedanları öldüğü zaman da aynı şekilde höyük mezarlara gömülmüşler. Bu hanedanlarına ait toplam 42 adet höyük mezar var. Bunlar Seul ve çevresindeki 18 farklı bölgeye dağılmışlar. 1392’de Taejo ile başlayan ve 1910’da tahttan indirilen Sunjong ile sona eren Joseon Hanedanlığında toplam 27 kral tahta geçmiş. Bu nedenle 42 mezar sadece krallara ait değil, aynı zamanda kraliçelerin de höyük mezarları bulunuyor.

Silla ve Joseon Kral mezarları genellikle toprakla örtülmüş höyük biçimli yapılar. Siyasi veya toplumsal gücü temsil eden anıtsal yapılar olarak tasarlanmışlar. Her iki hanedanlıkta mezarlar sadece defin alanı değil, ataların ruhlarının huzur bulduğu ve koruyucu güç taşıdığı yerler olarak görülmüşler. Bu yönlerden iki hanedanlık mezarları benzerlik gösterirler.

Ancak iki hanedanın höyük mezarları arasında farklılıklar da mevcut. Silla mezarları daha arkeolojik ve mistik olarak tasarlanmışlar. Mezarların içinden çıkan eşyalar ve takıların zenginliği onların güç gösterisini ve öteki dünyaya hazırlığını yansıtıyor. Budist ve Şamanist unsurlar iç içe geçmiş ve ölüm sonrası yaşam vurgusu yapılıyor.

Joseon mezarları ise daha etik, törensel ve felsefi mezarlar olarak kabul ediliyorlar. Mezarlarda Konfüçyüsçü sadelik anlayışı hakim ve sadece bazı sembolik eşyalar mezar odasına konuluyor. Atalara saygıyı ve Konfüçyüsçü düzeni temsil ediyorlar.

Silla mezarlarından farklı olarak Joseon toprak höyükleri düzgün daire formundalar ve çevresinde taş muhafız heykelleri (asker, sivil memur, hayvan figürleri) ve geleneksel Kore mezar düzeni görülüyor. Bu ön bilgilerle höyük mezarları gezerseniz aradaki farkları yerinde daha iyi görebilirsiniz.

Seul’un kötü trafiği ile son kez cebelleşerek Seonjeong Höyük Mezarları‘na (Seonjeongneung) ulaştık. Mezarlık alanda turistten ziyade yürüyüşe gelmiş Seul halkı mevcut. Alan çok güzel düzenlenmiş. Biz bıraktığımızdan beri sanki Seul’de ağaçların yaprakları daha bir sararmış ve kızarmış.

Neung ek fiil olarak kral ve kraliçe mezarlarında kullanılır ve “kraliyet mezarı” anlamına gelir. Seonjeongneung, Seong ve Jeong Kral Höyük Mezarları anlamında kabul edilebilir. Yani burası iki kralın birleştirilmiş mezar alanıdır.

Joseon Kral isimleri genelde -jo veya –jong ile bitiyor. Örneğin -jo eki genellikle yönetimlerinde çok önemli işler yapmış veya dönüm noktası kabul edilen olaylara öncülük etmiş krallara veriliyor. “Kurucu ata / büyük ata” anlamına geliyor. Kral Teojo, deyince “Büyük ata Kral Teo” anlamının çıkması gerekiyor. Jong eki ise kral adının sonuna gelerek, “hanedanın saygın atası” gibi anlamlar katıyor. Kral Seongjong’da olduğu gibi.

Ulaştığımız birinci höyük mezar 9. Joseon kralı Kral Seongjong (1457–1494) ve sonraki mezar ise eşi Kraliçe Jeonghyeon’un mezarlarını içerir. Kral Seongjong, Joseon döneminin kültürel gelişiminde önemli rol oynamış ve özellikle kapsamlı hukuk metinlerinin oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Üçüncü eşi Kraliçe Jeonghyeon, Seongjong’dan 35 yıl daha uzun yaşamış ve bu alanda doğu yönünde bulunan görkemli bir mezara gömülmüş. Kraliçe Jeonghyeon’un Budizm’e karşı derin bir ilgisi olduğundan ve yakınlardaki Bongeunsa Tapınağı’nı kurduğundan daha önce bahsetmiştim. Mezarının etrafı taş bir çitle çevriliyken, kocasının mezarının etrafında bir istinat duvarı bulunmaktadır. Mezarların önünde sivil ve askeri yetkililerin heykelleri ve atları yer almaktadır.

Joseon kraliyet höyük mezarlarının (wangneung da deniyor) önünde yer alan ve seokho, seokmo ve seokyang taş heykellerinin her biri belirli bir anlam taşır. Bu heykeller sadece dekorasyon amacı ile konmamıştır. Kralı korumak, ritüel düzeni göstermek ve göksel-dünyevi semboller oluşturmak için konulmuştur.

Kaplan heykeli Seokho, mezarı kötü ruhlardan ve şeytani varlıklardan koruyan muhafızdır. Taş erkek geyik heykeli Seokmo, Kore kültüründe uzun ömür, barış, uyum ve asalet sembolüdür. Ayrıca öbür dünya rehberi olarak görülür ve ölü ruhun yol bulmasına yardımcı olduğu düşünülür. Koç veya koyun heykeli olan Seokyang yumuşaklık, huzur ve dinginlik temsil eder. Kötü ruhların agresif enerjisini yumuşatma sembolüdür. Yin–yang dengesinin yin tarafını temsil eder (geyik yang, koyun yin olarak görülür).

Yani özetle kaplan dış tehditlerden korur, geyik ruhu doğru yola götürür, koç/koyun enerjiyi yumuşatır, uyumu sağlar. Bu üçlü bir arada olunca kralın mezarı korunan, dengelenen, kutsal bir alan haline gelir. Mezarların önünde taş asker ve sivil memur heykelleri de bulunur. “Ölümden sonra bile kralı koruyan sadık asker” fikri, hem şamanist hem Konfüçyüsçü kültürde güçlüdür.

Bu yüzden mezarın ön cephesine taş asker heykelleri yerleştirilirmiş. Bilgelik ve erdemin sembolü olarak da mezar önlerine taştan sivil memur heykelleri yapılırmış. Sivil memurlar Konfüçyüsçü Joseon devletinin en yüksek itibarlı sınıfından insanlar olarak kabul edilirlermiş. Bu figürler kralın hem korunduğunu hem de devlet düzeniyle çevrili olduğunu simgeliyorlar. Asker ve sivil otorite birliğini sağlayan taş heykellere ise “munmu” deniyor.

Alanın en doğu ucunda bulunan diğer mezar, Joseon’un 11. hükümdarı Kral Jungjong’a ait(1487-1544) . Jungjong, Joseon hanedanında reform girişimleriyle biliniyor. Ancak döneminde saray içi siyasi çekişmeler yoğundur.

Mezarların güneyinde T şeklinde tek bir türbe bulunmakta. Ayrıca anma törenlerinde kullanılan malzemelerin depolandığı birkaç yardımcı bina da bulunmaktadır.

Alanın gezilmesi bitince Lotte Sky Observatory Tower’a doğru yola çıktık. Lotte binası 123 katlı ve 555 metre yüksekliğinde süper yüksek bir gökdelen. Kafayı kaldırıyorsunuz, binanın ucu bucağı gözükmüyor.

Dünyanın altıncı en yüksek binası olan kule 3 Nisan 2017’de halkın hizmetine açılmış. Bize asansörle gözlem katına çıkış için biletlerimiz teslim edildi. Bir buluşma saati verildi. O zamana kadar herkes alışveriş, yemek ve kulenin gözlem katına kadar çıkma işlerini halledecek.

Asansörle çok hızlı bir şekilde 118. kata kadar çıktık. Sonra asansörden inip cam bir kata geldik. Altımızda muazzam yükseklikte olduğumuzu gösteren camdan bir taban bulunuyor. İnsan düşecekmişim hissine kapılıyor. Korka korka fotoğraflarımızı çektirdik.

119-120. katlarda Cafe ve gökyüzü terası, 121 ve 122. katlarda ise diğer bir Cafe ve hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Seul’un panoraması buradan daha da güzel gözüküyor. Seul havası biraz puslu. Fotoğraflar istediğim gibi değil.

Lotte Tower’da açlığımızı gidermek için restoran aramaya başladık. İlginçtir ki bu kulede çoğu restoran ara vermiş ve belli saatler arasında müşteri kabul etmiyordu. Ayak üstü bir şeyler yedik.

Alışveriş işimizi de tamamlayınca Seokchon Gölü‘nü ziyarete gittik. Aslında burası doğal bir göl değilmiş. Seokchon Gölü’nün bulunduğu bölge, geçmişte Han Nehri ile bağlantılı geniş bir su yoluymuş. 1970-1980’lerde Seul hızla büyürken, Han Nehri çevresinde büyük bir şehir planlama çalışması yapılmış. Bu süreçte nehrin bu kolu doldurularak kesilmiş, çevrede yeni yollar ve yerleşim alanları oluşturulmuş. Arta kalan su bölgesi ise yapay bir göl olarak korunup düzenlenmiş. Bu şekilde bugünkü Seokchon Gölü ortaya çıkmış.

Mühendislik çalışmaları sırasında göl Doğu Gölü ve Batı Gölü olmak üzere ikiye bölünmüş. 1980’lerin sonundan itibaren bölgede yürüyüş yolları, yeşil alanlar, kültürel etkinlik alanları yapılmış. Lotte Tower sonrasında ise gölün popülerliği artmış.

Burası mevsiminde açan kiraz çiçekleri ile çok güzel oluyormuş. Her zaman kalabalık bir yer. Ancak çok fotoğrafik bir yer. Bir süre yürüdük ve son fotoğraflarımızı da buradan aldık.

Evet Sanal gezgin arkadaşlarım sonunda Güney Kore gezimizin anlatımı bitti. Sabırla okuyan gezgine teşekkür ederim. Kore taraflarına yolu düşecek olan gezginler için ise yol gösteren bir rehber olmasını dilerim.

Hayat müsade etsin de gezelim, anı biriktirelim ve gezekalında paylaşalım. Gezekalın bunun için var..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025