• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.617 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Odlar Diyarı Azerbaycan: Azerbaycan Ziyareti Öncesi Bilgiler

Resmi adıyla Azerbaycan Cumhuriyeti Batı Asya ile Doğu Avrupa’nın kesişim noktası olan Kafkasya’da yer alıyor. Azerbaycan yaklaşık 87000 km2‘lik bir yüzölçüme ve 10 milyon civarında nüfusa sahip. Para birimi AZN harfleri ile gösterilen Manat (bu yazı yazıldığında bir Manat, 16 TL’ye ve 0,6 USD’ye eşitti). Ülkenin okuma yazma oranı müthiş;%99,8. Daha da güzeli hem kadın ve hem de erkek okuma yazma oranı %98’lerin üstünde.

Azerbaycan adının kaynağı Farsça. Farsçada “azer-azar” ateş, “payegan-baycan” muhafız/koruyucu, “azerpayegan” “ateşin koruyucusu” anlamına geliyor. Ülkenin taşından toprağından petrol ve doğal gaz fışkırırsa adında bir yere “ateş” sözcüğünü sokmak doğal olsa gerek. Bir dönem bu toprakların inancı Zerdüştlük olmuş. Ateşin koruyucuları unvanı o zamanlardan gelse gerek.

Kafkasya genel olarak Karadeniz ile Hazar Denizi arasındaki bölge ve Kafkas Sıradağları bölgeyi Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya (Transkafkasya) olarak ikiye bölüyor. Kuzey Kafkasya tümüyle Rusya Federasyonunun hakimiyetinde iken Güney Kafkasya’da üç ülke yer alıyor; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan. Tarihsel olarak Azeri halkı Kafkasya ve İran platosu arasındaki geniş arazide yaşayan bir Türk halkı olarak kabul ediliyor. Ruslarla İranlılar arasında yapılan savaşlarda İran tarafı savaşları kaybedince Rusların İran’dan toprak talepleri olmuş. 1813’te Gülistan Antlaşması ve 1828’de Türkmençay Antlaşması ile Aras Nehri‘nin kuzeyindeki Azeri toprakları Rus İmparatorluğunun egemenliği altına girmiş, güneyi ise İran’da kalmış. Bu da Azeri halkı ikiye bölmüş. İran’ın Azerbaycan ile ilgili gelişmelerden huzursuzluğunun nedeni bu tarihsel ayrılık. Sonuçta coğrafya toplumların kaderi lafı azıcık doğru kabul edilebilir. Belki bir de eklemem olabilir; Coğrafya toplumların kederlerinin, savaşların da kaynağı olabilir.

Azerbaycan’ın beş ülke ile sınırı var. En uzun sınırı can düşmanı Ermenistan’la. Azerbaycan’la Türkiye’nin de sınırı var. Bu sınır Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olan Nahçıvan ile sağlanıyor. Nahçıvan-Türkiye sınırı sadece 17 km. Ancak bu 17 km’lik küçücük sınır vasıtasıyla Bakü’ye kadar yeni demiryolu ve karayolu yapılması projeleri var. Türkiye ile Türk Dünyasının diğer ülkelerini birleştirecek olan Zengezur Koridoru hattı umarım bir gün gerçekleşir.

Dağlık Karabağ bölgesi ise uluslararası hukuka göre Azerbaycan’a bağlı. Bölge Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin yönetiminde iken iki halk arasında sorun çıkmasına izin verilmemiş. Ancak “Glasnost” sonrası bölge ve çevresinde 1988 yılında ilk çatışmalar başlamış. Sonradan ayrılıkçı Ermenilerce çatışmaların boyutu arttırılmış ve sadece Dağlık Karabağ değil ama civarı da işgale uğramış. Uluslararası hukuka göre Azerbaycan sınırları içinde kabul edilen toprakların %16’yı bulan kısmı Ermeni ayrılıkçıların eline geçmiş. 1991 yılında ayrılıkçı Ermeni yönetim Azerbaycan’dan ayrıldığını ilan etmiş. 1994’de yürürlüğe giren ateşkes anlaşması çatışmaları durdursa da, tartışmaları tabii ki durduramamış. Yakın zamana kadar bölge, hukuken Azerbaycan’a ait olsa da, fiilen Ermeni ayrılıkçılarca yönetilmiş. 2020’de Azerbaycan ordusu ikinci Dağlık Karabağ Savaşı ile bölgenin çoğunu geri almayı başardı ve Ermeni ayrılıkçılar ve Ermenistan yenilgiyi ve işgal ettikleri bölgeleri geri vermeyi kabul etti. Ama bölge halen barut fıçısı durumunda. Bölge için, İran dahil, bazı ülkeler sorun çıkartmaya hazırlar. Geçmişinde, karşılıklı olarak masum insanların acı çektiği bu coğrafya artık huzur bulsun isterim. Haritaya bakınca bazı şeyler o kadar zorlama ile yapılmış ve yapılıyor ki, inanılır gibi değil. Bölgede bulunan her ülke karşılıklı beraberce ve kardeşlik içinde yaşama isteği ile kazanacaktır. Umarım her şey barış içinde devam eder.

Transkafkasya Bölgesinin her zaman sorunlu olmasının dahili ve harici nedenleri var. Dahili nedenler dediğimizde ağırlıklı olarak bölgenin çok parçalı ve iç içe geçmiş demografik yapısından kaynaklanan üç devlet arasındaki toprak sorunlarını anlamalısınız. Harici nedenler olarak ise bölgenin her alanda sahip olduğu potansiyel önem ile küresel ve bölgesel güçler için cazibe merkezi olması, buna karşılık Rusya’nın hayati çıkarları bakımından bölgeyi kontrol etme zorunluluğunu duymasını anlayabilirsiniz. 1917’lerde Lenin‘in “Bakü petrolü olmazsa, Rusya yaşayamaz” lafı daha o zamanlardan belirlenen Rus doktrinini ortaya koyuyor. Yani açık ya da kapalı olarak tepede çarpışan küresel güçler nedeni ile bölgede bulunan ülkeler acı çekiyorlar. Evrensel sebeplerle, evrensel aktörler işin içindeler.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus İmparatorluğunun 1917 Ekim Devrimi sonucu yıkılması ardından Transkafkas yöneticiler ne yapacaklarını bilememişler. Yeni Rus yönetimine de bağlı kalmak istememişler. Bunun yerine 1 ay gibi kısa süreliğine de olsa, bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti, Ermenistan ve Gürcistan’dan oluşan Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyetini kurmuşlar. Ama bu kısacık birliktelikte bile bölge yönetimleri arasında yaşanan toprak sorunları ve tartışmaları, yeni Bolşevik yönetimin bölgeyi, özellikle de Bakü’yü, elden çıkartmak istememesi ve yerel Bolşeviklerle birlikte hareket ederek masum Azerilere yönelik katliamlar (Mart Soykırımı) bu birlikteliğin devam edemeyeceğinin göstergesi olmuş. Almanlar Gürcüleri kollamış, İngilizler Ermenileri, Osmanlı da doğal olarak Azerileri. Transkafkasya Demokratik Federatif Cumhuriyeti’nden ilk ayrılan Gürcistan olmuş.

Bakü’de 31 Mart 1918 Azeri halka karşı soykırım https://ru.wikipedia.org/wiki
Mehmed Emin Rezülzade

Mayıs 1918 yılında ise Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti bağımsız bir devlet olarak sahneye çıkmış. Azerbaycan gezinizde şehirlerin sokak ve cadde tabelalarında çokça ismine rastlayacağınız Mehmed Emin Resulzade bağımsız Azerbaycan Meclisinin ilk başkanı olmuş. Bu meclis tarihteki ilk Müslüman parlamenter cumhuriyet olma özelliğini taşıyor. 23 ay gibi kısa bağımsız yaşamlarında bu meclis kadınlara erkeklerle eşit siyasal haklar veren ilk Müslüman ülke meclisi de olmuş. Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, 28 Nisan 1920’de Rus Komünist (Bolşevik) askeri müdahalesi ve işgali ile bağımsızlığını kaybetmiş, Azerbaycan’da Komünist (Bolşevik) hükumeti kurulmuş. Hükumetin başına da Neriman Nerimanov geçirilmiş.

Neriman Nerimanov

Azerbaycan’da Neriman Nerimanov adını gezdiğim Azerbaycan şehirlerinde, parklarda daha sık olarak gördüm. Neriman Nerimanov’a göre; “Azerbaycan özgür olmalı, komünist ideolojisiyle yönetilmeli, Türkiye ve Rusya’yla sıkı ilişkilerde bulunmalıdır.” Neriman Nerimanov’un önemli katkılarından birisi Azerbaycan’ın Anadolu Kurtuluş savaşına maddi destek sağlanmasındaki rolü, bir diğeri ise Rusya’nın Milli Mücadele döneminde Türkiye’ye desteğini sağlaması ve Moskova Anlaşmasının imzalanmasına yardımcı olmasıdır.

Genelde gezi yazılarımın ülke tarihi kısmı kısa olur. Ama bu bölge ve Azerbaycan tarihi o kadar ilginç ve karmaşık ilişkilere sahne olmuş ki sağlıklı bir özet yapabilmek, neden-sonuç ilişkisini kurabilmek gerçekten çok zor. Bir örnek vermek gerekirse 1918-1920 yılları arasında Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti ve Türkiye arasındaki ilişkileri verebiliriz. Bu dönemde yıkılmış Rus Çarlık monarşisi ve yönetim boşluğu karşısında Kafkasya’da varlığını yeniden sağlamaya çalışan Osmanlı devleti var. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa ordusuyla Bakü’ye gitmiş ve zor durumdaki Azeri halkı kurtarmış. Sonra Mondros Mütarekesi yapılmak zorunda kalınmış ve Osmanlı ordusundan Bakü ve Azerbaycan’ı terk etmesi istenmiş. Bu arada ortaya çıkan boşluğu İngilizler doldurmuşlar. Azerbaycan yönetimi Osmanlı ile geleneksel ilişkiler içindeler. Bir yandan da Anadolu’da emperyalist güçlere ve Osmanlı’ya karşı savaş veren Mustafa Kemal ve arkadaşları, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti meclisi ile ilişki kurmaya çalışıyor ve yardım istiyor. Azerbaycan Meclisinde o dönem en fazla üyeye Müsavat Partisi sahip. İktidarda olan bu parti, Azerbaycan’ın ulusal çıkarlarını, kurtuluş savaşını vermekte olan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çıkarları ile uyumlu görmüyor. Yardım isteklerine ise kayıtsızlar ya da en azından beklenen dozda yardım olmuyor. Kendilerini bolşeviklerden koruyacağını düşündükleri İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ile işbirliği içindeler. Gürcistan’la bir Konfederasyon kurmak ve Bolşevikleşmeyi önleme hayalleri var.

Türkiye’ye her bakımdan destek olan ve Milli Mücadeleyi kuvvetle savunan parti Bakü’deki Sol Sosyalistler yani Bolşevikler. Genç Azerbaycan yönetiminin emperyalist güçlerin elinde oyuncak olmuş Osmanlı Padişahı ile mi yoksa Kurtuluş savaşını veren Mustafa Kemal ve arkadaşları ile mi ilişki kurmaları gerekiyordu? Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetini alaşağı edip ileri de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını alacak devleti kuracak olan Bolşevik yönetimin, Anadolu kurtuluş savaşı sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşlarına ciddi maddi yardımda bulunması ilginç. O zaman ki Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Kızıl Ordunun Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti topraklarına girmesini desteklemesi de işin bir başka boyutu. Geçmiş tarihi bugünden eleştirmek hakkımız da değil, haddimiz de.

Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükumeti arasında 16 Mart 1921 Moskova Anlaşması

O dönem Azeri Bolşevik Yönetim arabuluculuğu sayesinde Rusya ve Türkiye Büyük Millet Meclisi arasında kurulan iyi ilişkiler sonucu 1921 Moskova Anlaşması imzalanabilmiştir. Bu ve devamı niteliğindeki anlaşmalarla 100 yılı geçmiş şekilde Türkiye, Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile sınırlar hala aynıdır. Nahçıvan’ın iç işlerinde özerk, ancak Azerbaycan toprakları içinde kabul edilmesi de o dönemin Rusya’sı ile Türkiye’nin iyi ilişkilerinin bir sonucudur. Tabii bu arada Rusya’da var olan ve emperyalizme karşı savaş veren Türkiye Büyük Millet Meclisinin savaş sonrası Sovyet Birliğine katılabilme olasılığına dair beklentisini de unutmayalım.

Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı sonlandırıldıktan sonra Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan bu sefer zorla ve ikinci kez aynı çatı altında bir araya getirilmişler. Bu birlikteliğin adı Transkafkasya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyeti olarak konmuş ve onlar da Rusya ile birlikte Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği adı altında toplanmışlar. Bu üç anlaşamaz devletin zoraki birlikteliği 1936’ya kadar devam edebilmiş. Sonra üç Transkafkasya ülkesi ayrı ayrı Sovyetler Birliği’ne katılmışlar.

Doğu Avrupa (Rusya, Beyaz Rusya, Ukrayna, Moldova), Baltık (Estonya, Letonya, Litvanya,), Kafkasya (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) ve Orta Asya ülkelerinden (Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan) 15 tanesi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğini oluşturarak 1991 yılına kadar bir arada kalabildiler Azerbaycan, bağımsızlığını 30 Ağustos 1991’de ilan etti. Bundan sonrası, özellikle tek adam yönetimine giden süreç ayrıca incelenmeli diyerek modern Azerbaycan tarihinin kalanını sonraya bırakalım. Bu faslı bir ilginç gözlemimle kapatayım; Azerbaycan’da caddelerde ve parklarda çok devlet adamı ismi ve heykeli gördüm. Ama Azerbaycan ikinci Cumhurbaşkanı Ebülfez Elçibey adını ve heykelini hiç göremedim. Bu bana çok ilginç geldi. İsme denk gelemedim herhalde.

Bakü’de sınır geçişleri kolay oluyor. Havaalanı ile şehir merkezi arası bayağı mesafe var. Biz Türkiye’den araç ayarlayıp, otelimize kadar transfer olmuştuk. Bu iş için 20 Manat verdik. Kiraladığımız aracı ertesi gün otelden teslim aldık. Altı gün kiraladığımız Kia Rio için sigortası, vergisi, otele bırakması ve otelden alması dahil 383 Manat ödeme yaptık

Azerbaycan konaklama için alternatifi çok olan bir ülke. Bakü’de her keseye ve her amaca uygun konaklama yeri bulabilirsiniz. Biz Bakü’de tarihi İçerişehir’de Sunday Hotel’de konakladık. Burada oteller mecburen biraz eski olmak zorunda. Ancak gece ve sabah erken saatlerde İçerişehir gezisi yapma avantajınız oluyor. Burada en önemli sorun aracınızla İçerişehir’de park etmeniz. İçerişehir’e araçla giriş ücretli ve giriş saatinize göre sabah ödediğiniz park ücreti fazla olabiliyor. Biz aracımızı Anayasa Mahkemesi dışındaki ücretli park yerine bırakıp İçerişehir’deki otelimize yürüyerek gittik. Gece boyu park ücreti olarak sabit 5 Manat ödedik. Bakü dışında İsmayıllı-Şeki yolu üzerinde Castle Resort Spa Hotel ve Şeki’de Macara Sheki City Hotel’de konaklama yaptık. Bu iki otelde çok iyi tercihlerdi ve kahvaltıları çok güzeldi. Yemek içmek kısmını yol boyunca ve şehirlerde gezerken anlatacağım.

Biz Mayıs ayında Azerbaycan’daydık. Yeşilin güzel zamanıydı ama kırsalda yükseklerde soğuk vardı. Gezilen yerlerin bazılarında fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Özellikle kırsal alanlarda sokaklarda yürümek çok zevkli. Şii inancına sahipler. Camilerinin içlerine de dışlarına da bayıldım. Bir diğer dikkatimi çeken konu ise özellikle Bakü sokaklarında neredeyse hiç göçmen görmemem oldu. Azeri halk içinde Türkiye’ye gelmiş olanlar çok. Çalışma veya okumak için Türkiye’ye gelmiş Azerilerle kendinizi daha çok “tek millet” olarak hissediyorsunuz.

Şimdilik bu kadarla bitirelim. Yeri geldikçe eksikleri tamamlarız. Bakü gezi notları ile devam edeceğiz.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

23.08.223

Odlar Diyarı Azerbaycan: Giriş

Azerbaycanlı doktor arkadaşım elinde iki düğün davetiyesi ile hastanedeki odama girdi. Bir tanesi Azerbaycan’da Mayıs ayında yapılacak olan düğünün davetiyesi, bir diğeri ise Türkiye’de daha ileri tarihte yapılacak olan düğünün davetiyesi. Yani hem kız tarafını ve hem de erkek tarafını mutlu edecek iki ayrı düğün yapılacak. Arkadaşım “Biliyorum Azerbaycan’a gelemezsiniz ama Kırşehir’e düğünümüze bekleriz” dedi. Hiç düşünmeden Azerbaycan davetiyesini kendimde tutup, Kırşehir düğün davetiyesini kendisine iade ettim. Heyecanla “Mayısta Azerbaycan’dayız. Düğünün de bahanemiz olsun! Nereleri gezmemizi tavsiye edersin? Bize kaç gezi günü lazım?” deyiverdim. O günden sonra, gezilecek ülkeler sıralamamızda üstlerde olmayan Azerbaycan gezi programımızı sevgili doktor arkadaşım Lale Soltanova‘nın da yardımı ile yapmaya başladık. Son halini verdiğimiz programa göre de 15-22 Mayıs 2023 tarihleri arasında Azerbaycan gezisi yaptık.


Azerbaycan petrol ve doğal gaz kaynakları nedeniyle, kendisine “Odlar DiyarıAteş ülkesi” unvanını veren, yanan taş ve toprağı, çamur volkanları, Karadeniz coğrafyasını andıran yeşil ormanları ile muhteşem bir doğaya sahip.

Bu topraklar çok eski zamanlardan beri insanlara yurt olmuş. 20000 yıl öncesi erken insanların yaptığı ve başka hiç bir yerde görmediğim kadar çok petrogliflere ev sahipliği yapan Gobustan Ulusal Parkını görmek için bile Azerbaycan’ı ziyaret etmek lazım.

Çok sayıda kadim uygarlık Kafkasların bu topraklarında yerleşmişler, ateş tapınakları, kaleler, kümbetler, saraylar inşa etmişler. Azerbaycan, yakın tarihinin ise ayrıca incelenmesi gereken bir ülke.

Modern Azerbaycan’ın başkenti Bakü ise gördüğüm en güzel şehirlerden birisi oldu. Kükreyen alev imajı verilmiş gökdelenleri ve gördüğüm en estetik yüksek binaları yanında, korunmuş eski şehri, düzenli, geniş, tertemiz caddeleri, her adım başı parkları, zengin müzeleri ile Bakü ayrıca övgüleri hak eden bir şehir.

Azerbaycan gezimizde bana ilginç gelen bir başka gözlemim ise Azeri halkı. Kardeş, tek millet dediğimiz bu ülke insanı üzerinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerinden birisi olarak uzun yıllar yaşanmışlığın izlerini hissediyorsunuz.

Gezimizi 7 gün ile sınırlandırmak zorunda kaldık. Gence tarafına gidemedik. İstanbul Bakü uçuşunu Anadolu Jet ile yaptık. İstanbul Sabiha Gökçen’den kalkan uçak saat 03:55 de Bakü‘ye, Haydar Aliyev Uluslararası Havalananına iniş yapıyor. Bu demektir ki havalanında vakit geçirmeden otelinize gitseniz yeteri kadar dinlenme zamanınız olacak. Bu da size bir tam gezi günü sağlıyor.

Biz ilk varış günümüzde Bakü çevresi ve Gobustan Ulusal Parkı ziyaretlerini gerçekleştirdik. Öğle sonramız Bakü şehrine oryantasyon ile geçti. İkinci günde kiraladığımız araba ile Quba, Qusar gezileri yaparak Bakü’ye geri döndük. Araba kiralamayı öncesinden yazışarak Bakü’deki Aznur araç kiralama şirketinden yaptık. Booking.com’a göre daha ucuza geldi. Azerbaycan araba kullanmak için uygun bir ülke. Büyük şehirlerinde yollar gayet güzel ve geniş. Kırsalı bölünmüş yollara sahip olmamasına rağmen, yolları genelde güzel. Ancak ışıklara ve nereden çıktığı belli olmayan polislere dikkat etmek gerekiyor. Azeri trafik polisi ceza kesmek için biraz fazla kusur yaratıyor. Çorba parasına cezadan kurtulmak burada da geçerli. Azerbaycan trafik polisinden “tek milletim, kardeşim, Türküm ve turistim” gibi sözlerle kurtulmak mümkün değil.

Üçüncü gün Bakü’den hareketle Şamakhi, Lahic, Nohur Gölü ve Qebele gezilerimizi yaptık. Konaklamayı Qebele yakınlarında gerçekleştirdik. Dördüncü gün Qebele’den hareketle Şeki’ye gittik ve konaklamayı orada yaptık. Şeki önemli bir kent ve bir tam gezi gününü kesinlikle hak ediyor.

Ertesi güne de biraz Şeki gezisi sarkıttık. Beşinci gün düğüne yetişmek için Şeki’den Bakü’ye doğru yola düştük. Bakü’ye vardığımızda Bakü şehir gezimizin bir kısmını gerçekleştirdik. Ertesi gün ise kalan Bakü gezimiz sonrası düğüne katılıp aynı gece 05:35’de İstanbul’a doğru yurda döndük.

Azerbaycan’da düğüne şahit olmak ise başlı başına bir kültürel faaliyeti izlemek gibi. Bizim ülkede bu tür bir düğüne pek şahit olmadım diyebilirim. Bu düğünü yeri gelince paylaşacağım.

Azerbaycan gezi yazımı yazmada 3 ay gecikme yaşadım. Bu benim gezi sonrasında pek yaptığım bir olay değil. Bunun nedeninin Azerbaycan ziyareti öncesi kafamdaki Azerbaycan imajı ile orada gördüğüm Azerbaycan arasında bir şeylerin örtüşmemesi olduğunu düşünüyorum. Azerbaycan’ı, Azeri halkın 70 yıllık Rusya hegemonyası altında yaşamışlığını ve sonrasında tek adam rejimi ile yönetilmenin etkilerini iyi analiz ederek gezmeniz gerekir. Azerbaycan’da birebir Türkiye ve Türkiye halkı ararsanız hayal kırıklığı yaşarsınız.

Sonuç olarak söyleyeceğim Azerbaycan bir gezgin için güzel ve gezilesi bir ülke. Azerbaycan geziniz sonrasında değişik duygularla ülkeye döneceğinize eminim.

Haydi buyurun bakalım Azerbaycan Gezi yazıma…

Dr Ümit Kuru

21.08.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Kanalın Ülkesi; PANAMA-Gamboa Reserve Alanı/Portobelo

Adını, Kristof Kolomb’un İspanyolca adından alan Colon, Panama’da bir liman şehri. Hem Panama Kanalını gezdiğimiz gün, hem de Portobelo gezimizde buradan geçtik. Panama’nın fakir bölgelerinden olan şehir, Panama Kanalı’nın Atlantik tarafında yer alıyor.

Portobelo İspanyolca güzel liman anlamındaki “Puerto Bello” kelimesinden geliyor. Portobelo, 1597’de İspanyollar tarafından kurulmuş ve kısa sürede Peru altın ve gümüşünü İspanya doğru yola çıkarmak için Karayip kıyısındaki liman olarak kullanılmış. Tarihsel olarak önemli bir yer. 1980’de UNESCO , yakınlardaki San Lorenzo Kalesi ile birlikte buradaki İspanyol surlarını Dünya Mirası Alanı olarak belirlemiş.

Portobelo’da bulunan Iglesia de San Felipe İspanyolların Panama’dan ayrılmadan önce yaptıkları son kilise olarak biliniyor. Bir Roma Katolik kilisesi. Aslında 17. yüzyılda da burada bir kilise olmasına rağmen gördüğümüz hali 1814 yılında inşa edilmiş.

Iglesia de San Felipe, “Kara Mesih (Cristo Negro) Kilisesi” olarak da biliniyor. Her 21 Ekimde kutlanan Kara Mesih Festivalinde bu heykel kiliseden çıkartılıp çıplak ayaklı, saçını kazıtmış ve mor renkli elbise giymiş erkeklerce sokaklarda gezdiriliyormuş. Hikayesi olan ve ilginç bir kilise.

Kilise yanından ilerleyerek Portobelo surlarını ve kalesini gezebilirsiniz.

Öğle yemeği için Portobelo da sahilde olan mekanlardan bir tanesinde yemek yemek iyi bir fikir olabilir. Biz de Portobelo’da öğle yemeğimizi yedik.

Portobelo ve San Lorenzo surları, Panama’nın Atlantik kıyısında birbirinden yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta yer alıyorlar. Portobelo’nun askeri yapıları, Panama limanlarına Karayipler kısmında bir güvenlik koruması sağlarken, San Lorenzo’daki tahkimatlar Chagres Nehri ağzını koruyordu.

İspanyollar için Chagres Nehri Peru’daki altının nakli için çok önemliydi. Bu nehir boyunca taşınan altın ve gümüş Atlantik kıyısındaki limanlardan İspanya’ya naklediliyordu. Ancak altın ve gümüşün kokusunu alan korsanlar 1560 civarında Panama kıyılarına saldırmaya başladılar. İspanyollar bu yolu korumak için Chagres Nehri’nin ağzında San Lorenzo Kalesini inşa etmişler.

Çalışma 1601’de tamamlanmış. Devasa kalenin planları İtalyan mühendis Baptist Antonelli tarafından yapılmış. San Lorenzo kalesi, Chagres Nehri’nin girişine hakim bir konumda, yüksek bir resifin üzerine inşa edilmiş.

Ayva ağacı cinsinden bir ağacın adı olan Gamboa, Panama’da en beğendiğim yerlerden birisi oldu. Aslında Gamboa Panama programımızda yoktu. Panama Kanalı boyunca yapılacak olan tarihi tren hattındaki yolculuk pandemiden beri kapalı olduğundan, onun yerine programa Gamboa Rezerv Alanı gezisi alınınca burasını öğrenmiş olduk. Şahsen son güne kadar tren yolculuğunun yapılabilmesini diledim durdum ve yapılamayacağını öğrenince de çok üzüldüm. Bugün hala bu tren yolculuğunu yapamadığımız için üzgünüm. Ama Gamboa Rezerv Alanını görmeseydim daha fazla üzülürdüm. Oralara kadar gitmişseniz iki aktivite de programınızda yer bulsun. Gamboa Rezerv Alanı mutlaka ziyaret programınızda olmalı ve bu parkın içinde bulunan otelde kalmanızı tavsiye ederim.

Gamboa, Panama Kanalı çalışanlarını ve bakmakla yükümlü oldukları kişileri barındırmak için inşa edilen birkaç kalıcı kanal bölgesi kasabasından biriymiş. Chagres Nehri’nin, Gatun Gölüne açıldığı keskin bir kıvrımda yer alıyor. Kasaba sakinleri olan işçilerin yerini zamanla Amerikan askerleri almış. 1999 yılında Amerika, Panama Kanalı idaresini terk edince Gamboa’da evler boş kalmış. Bugün tek tip evleri boş halde görüyorsunuz.

Gamboa Rezerve Alanında otel kafeteryasında manzaraya karşı kahve içme sonrasında orkide ve kelebek çiftliği, amfibi havuzu ve tembel hayvan (sloth) barınağı ziyaretlerimiz oldu. Gamboa’da ben bir tam günümü rahatlıkla geçirebilirdim.

Önce tembel hayvan barınağı ziyaretimizden başlayalım. Tembel hayvan (Sloth) görmek için Kosta Rika ve Panama ormanlarının ağaç dalları arasında bakındık durduk. Bazı yerlerde de doğal ortamlarında gördük. Ama ağacın en tepesinde, yaprakların ardında ve sadece poposundan görebildik. Yüzünü bir türlü görmek mümkün olmadı.

Burada barınakta dokunma mesafesinde tembel hayvan görmek mutlu etti doğrusu.

Tembel hayvan barınağını Panamerikan Koruma Derneği (APPC) idare ediyor. Doğada korunma ve kurtarılmaya muhtaç tembel hayvanlara kendileri adamış olan, ihtiyaç varsa onları tedavi ve rehabilite etmek, zamanı gelince de doğaya salmak amacında olan bir dernek.

Bu hayvanlar görüntüleri benzese de ne maymun ne de ayıdırlar. Tembel hayvanlar karıncayiyen ve armadillo ailesinden kabul ediliyorlar. Dünyada var olan 6 türden 3 tanesi Panama’da yaşıyor. Adı üstünde dünyanın en tembel, en yavaş hareket eden hayvanları.

Kelebek çiftliği ise çok sayıda kelebeği görebileceğiniz bir çiftlik. Bol renkli büyüklü küçüklü çok sayıda kelebek ortalıkta geziyor. Hangisini fotoğraflayacağınızı şaşırıyorsunuz. Panama’ya endemik olan 200 tür kelebekten yaklaşık 20 türe burada yaşam alanı sağlanmış.

Kurbağa havuzunda olan türlerin çoğunu Kosta Rika da doğada görme şansını yakalamıştık. Ama burada son kez onları bir arada görmek de güzel oldu.

Gamboa’da saydıklarım dışında da karşınıza bir anda huming bird ya da tukan çıkabilir. Ortalık kuş severler için de bir cennet.

Bu son yazı ile Panama gezimiz ile ilgili son notlarımı ve fotoğraflarımı sizlerle paylaşmış oldum. Gezmekten eksik kalmayalım…

Sağlıkla ve mutlukla gezekalın..

Dr Ümit Kuru

25.07.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Kanalın Ülkesi; PANAMA-Panama City

Panama’nın idari, siyasi, ticari ve bankacılık başkenti Panama City gezisini ayrı bir bölüm olarak anlatmakta fayda var. Biz Panama gezimizde bu güzel şehrin merkezinde kalıp buradan civar bölgelere gezilerimizi de yapabildik.


Mutlaka öncesinden de yaşayan yerliler vardı ama Panama City’nin kuruluş yılları 1519 İspanyol dönemine kadar gidiyor. İspanyollar stratejik bir bölge olarak gördükleri bu alana kurdukları şehri, Peru’daki İnka İmparatorluğunu fetih seferler için başlangıç ​​noktası olarak kullanmışlar. İspanya’nın Amerika’dan çıkardığı altın ve gümüş, Nombre de Dios ve Portobelo limanlarına bu şehirden geçilerek yollanmış. Bu nedenle Panama City hep önemli bir şehir olmuş.

Panama City’nın ilk kurulduğu yer UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alan ve bugünkü eski Panama City (Casco Viejo) olarak kabul edilen yerden 8 km ötede bulunan arkeolojik Panama Viejo. Panama Viejo’da ayakta kalan binaların sayısının azlığı karşısında şaşırmamak elde değil. Doğrusu bazen UNESCO Kültür Mirası Listelerinde yer alan eserler bende hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak Panama City arkeolojik şehir alanını, birazdan anlatacağım bilgi ile gezerseniz o zaman bu toprakların sizde farklı hisler yaratacağını biliyorum.

Şehrin kaderini çizen Henry Morgan ünlü bir korsan. 17. yüzyıl ortalarında bölge Amerika yerlilerinin öz varlıklarını sömüren İspanyolların egemenliğinde bulunuyor. Ancak İngiltere ve Fransa gibi devletler de İspanyolların bu zenginlik kaynaklarına göz dikmiş ve zenginlikten pay ister haldeler. Bununla birlikte İspanyollarla, Karayip Denizinde doğrudan savaşa girecek durumda da değiller. İşte burada çözüm olarak Galli bir korsan olan Henry Morgan ve korsan arkadaşları devreye giriyor. İngiltere korsanlara bir belge vererek, yağma konusu İspanyol gemileri ve zorunlu olduğu hallerde İspanyol egemenliği altındaki Amerika Kıtası şehirleri olmak üzere korsanlığa izin veriyor. Bunun bir diğer koşulu yağmalanan mallardan İngiltere’ye pay vermek. İşte Panama City’nin Henry Morgan’la hikayesi bu aşamada kesişiyor. Korsanlara yetki verilerek denizde devletler adına paralı askerlerden oluşan filo kurma fikri daha sonra da devam etmiş. Henry Jennings, Benjamin Hornigold, Kara sakal lakaplı Edward Thatch, Kara Sam lakaplı Samuel Bellamy ve kadın korsan Anne Bonny yetkilendirilen korsanlardan en meşhurları. Yazılan o ki İngiltere, İspanya, Fransa ve diğerleri bu konuda korsanlara tam 1662 yetki belgesi vermişler.

1671’de sonradan “Sir” lakabı verilecek olan korsan Morgan Panama City’i işgal ediyor. Çoğunluk görüşüne göre Henry Morgan şehri tamamen yakıp yıkıyor. Bazıları ise şehrin Henry Morgan’ın eline geçeceğini anlayan İspanyol komutanın barut depolarının uçurulmasını emretmesi nedeni ile yıkılıp yandığını ileri sürüyor. Son görüşte yabana atılır gibi değil. Çünkü Henry Morgan’a “Sir” lakabı verilse de kendisi saklanan zenginliklere ulaşmak için işkence yapması ile de meşhur. İspanyollar ele geçmektense bu yolu tercih etmiş de olabilirler.

Arkeolojik alan içinde bir müze de var. Alanın en kıymetlisi bence bu müze. İçeride önemli eserler sergileniyor.

Benim bu alandaki bir diğer favorim ise müze önünde bulunan Ateş Ağacı. Her açıdan çok güzeldi. Özellikle alanda ayakta kalan bir kaç eserden biri olan eski Panama Katedralinin kulesi tarafından çok güzel fotoğraflar veriyor.

Bu alanı gezdikten sonra 8 km ötede bulunan Eski Şehri (Casco Viejo) gezmeye gidebilirsiniz. Panama City’nin bu bölgesi tipik kolonyal tarz evleri ile yürümekten zevk alacağınız bir bölge. Geziye katedralin bulunduğu Plaza De La Independencia‘dan başlayabilirsiniz.

Buradan kolonyal binalar arasından sahile doğru yürüyerek Central Hotel Panamá Casco Viejo, Ulusal Tiyatro binası, Plaza Simón Bolívar gibi önemli yerleri ziyaret edebilirsiniz.

Yol boyunca Panama şapkası alabileceğiniz mağazalar ve güzel bir içecek eşliğinde dinlenebileceğiniz mekanlar göreceksiniz.

Cinta Costera Viyadüğü, bir karayolu köprüsü ve yaya köprüsünden oluşan 2,5 kilometre uzunluğundaki deniz viyadüğü. Panama Şehri’nin tarihi ve hükümet bölgesi olan Casco Viejo’yu çevreliyor. Bunu en güzel olarak tepesinde bir kafeteryaya oturacağınız gökdelenden görebiliyorsunuz.

Panama City hem eskiyi hem yeniyi, hem zenginliği ve hem de fakirliği bir arada görebileceğiniz bir şehir. Ama bunu en iyi şehrin tepesinden anlayabiliyorsunuz. Biz de bir gökdelenin (P.H. Bay View Marañon) en üst katında yerleşik bir restorana çıkıp (El Faro del Casco Antiguo) kokteylerimizi içerken altımızda uzanan şehri seyretmeyi ihmal etmedik.

Tarihi eski şehirden (Casco Viejo) çıkınca yapılabilecek aktivitelerden bir diğeri balık pazarına uğramak olmalı. Burada hem ziyaret yapıp ve hem de “ceviche” yiyerek karnınızı doyurabilirsiniz. ​​

Ceviche narenciye ve baharatlarla marine edilmiş balık veya kabuklu deniz hayvanlarından oluşan bir yemek. Buraya has değil tabii ki. Doğrusu ben çok sevmedim ama beğenenlerimiz vardı.

Balık pazarını da ziyaret ettik. Ama bence öğle sonrası yaptığımız ziyaretin çok da bir anlamı yoktu. Balık pazarlarındaki o hareketliliği ve renkliliği görmek için sabahın erken saatlerinde orada olmak gerekiyor. Öğle sonrasında gittiğimizde hem çok az sayıda açık tezgah vardı ve hem de çok az sayıda balık alıcısı vardı. Olay öğlene kadar zaten bitiyor.

Panama City’de ziyaret edilecek önemli yerlerden bir diğeri de Biomuseo. Panama’nın flora ve faunasının biyolojik çeşitliliğini sergileyen müzenin içini maalesef gezemedik. Biz oradayken kapalıydı. Bilbao’daki Guggenheim Müzesi ve Paris’teki Louis Vuitton Vakfı gibi dünyanın en ikonik binalarından bazılarının mimarı olan Frank Gehry‘nin çarpıcı ve renkli bir projesi burası.

Binanın dışını ve renkliliğini, bahçesinin güzelliğini ve Pasifik’te balık avlamak için yukarıdan denize dalış yapan pelikanları izlemek bile bize keyif verdi. Biomuseo, Gehry’nin Latin Amerika’daki ilk projesiymiş. Müze sonrasında Causeway Amador’a devam edip Sabroso Panama‘da yemek yiyebilirsiniz. Biz bu mekanın yemeklerini de, ambiyansını da beğenmiştik.

Bu yazıda son olarak bahsedeceğim kısım ise Panama yerlilerinin dans ve şarkıları eşliğinde Tinajas Restoranda yediğimiz akşam yemeği olacak.

Bu mekanda yediğimiz yemek çok iyi ve doğru zamanda düzenlenmiş bir organizasyondu. Son gecemizde Panama yerlileri bize dansları ile güle güle dediler. Panama City’e gelmişseniz bir akşam yemeğinizi burada yemenizi tavsiye ederim

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

21.07.2023

Ortaya Karışık Orta Amerika: Kanalın Ülkesi; PANAMA-Panama’nın Yerli Halkı/Tusipono Embera Köyü

Panama’ya kadar gitmişseniz yapılacak önemli aktivitelerden bir tanesi Panama yerli kabilelerini ziyaret etmek olmalıdır. Panama nüfusunun yaklaşık %12 kadarlık bölümünü yerli halklar oluşturuyorlar. Bu yerli halklar, genellikle gruplar halinde belirli alanlarda yaşıyorlar. Bu alanlara “Comarca” deniyor. Panama yerli halkları arasında Embera yerlileri, önemli olanlarından sayılıyor. Biz de Panama gezimizde bu halkın bir köyünü, Tusipono Embera Köyünü, ziyaret ettik.

Embera-Wounaan (Choco) halkı, Panama’daki ana yerli gruplardan birini temsil ediyor. Diğer büyük gruplar ise Kuna, Ngobe-Bugle (Guayami), Bribri ve Naso (Teribe) olarak adlandırılıyorlar. Emberaların Panama’daki nüfusu yaklaşık olarak 33000 kişi. En büyük Embera grubu (yaklaşık 22.000 kişiyle neredeyse 48 topluluk) Kolombiya ve Panama arasındaki sınırda Darien Yağmur Ormanlarında yaşıyorlar. Embera halkının bir grubu hep Darien Yağmur Ormanlarında yaşarken, 1960’lardan başlayarak bazı Embera yerlileri Panama Kanalı havzasına göç etmişler. Chagres Nehri boyunca (Parará Puru, Embera Drua, Tusípono Embera ve Ella Puro) ve Gatun Gölü (Embera Quera) kıyılarında köyler kurmuşlar.

Tusipono Embera Köyü yağmur ormanlarının ortasında, Chagres Nehri’nin kıyısında yer alan küçük geleneksel bir köy. Bu köyün yerlileri olan Emberaları ziyaret ederek geleneklerini, giyim tarzlarını ve el becerilerini gözlemleyeceğiz. Bizlere geleneksel danslarını ve müziklerini icra edecekler. Embera topluluğu tarafından hazırlanan öğle yemeğine katılacağız.

Tusipono Embera, başkent Panama City’den yaklaşık bir saat uzaklıktaki Chagres Ulusal Parkı‘ndaki Chagres Nehri (Panama Kanalı’nın ana su sağlayıcısı) boyunca yer alıyor.

Otelden grup olarak ayrılarak Chagres Nehri kıyısındaki ilkel bir tekne biniş yerine gittik. Sığ sularda sürmek üzere altı düz olarak yapılmış ve arkasında garip motorlu, uzun geleneksel teknelere ¨Piragua¨ deniyor. Köye varmamızın tek yolu bu teknelerle nehirde 1 saatlik yolculuk yapmaktan geçiyor.

Kıyıda sıralar halinde dizilmiş tekneleri ile Embera yerlilerini bizleri beklerken bulduk. Grup iki tekneye dağıldı. Teknelere yerleştikten sonra zaman zaman iyice sığlaşan nehirde yol aldık. Panama gezimizin de artık sonları olduğundan yağmur ormanlarının ağaçları arasında ya da kıyıda yerleşik kuş, timsah, maymun, iguana ne görebilirsek görmeye çalışarak nehirde ilerledik. Sonunda köyün limanına vardık.

Bizi kıyıda kaval ve davul çalan iki yerli ile şarkılar söyleyen diğer yerliler karşıladı. Yaşlılar hariç köyün neredeyse tüm halkı bizi içtenlikle selamladılar ve büyük konuk çardağına alındık. Köyün bu çardağının üç yanına tezgahlar kurulmuş ve tezgahların üstüne hediyelik eşyalar satılmak üzere dizilmişlerdi. Kaçınılmaz şekilde tüm tezgahlar gezildi. Hediyelik eşyalar alındı ya da sonradan alınmak üzere göze kestirildi. Hediyelikler arasında ben en çok Tagua ağacının kestaneye benzer tohumundan yapılan küçük heykelcikleri beğendim.

İki tane de satın aldım. Başka herhangi bir yerde bu tür bir hediyelik görmemiştim ya da dikkatimi çekmemişti. Doğal boyalar kullanılmış örme sepetler de diğer alınabilecek eşyalardı ama yer kaplayınca alamadık.

Daha sonra köyün mutfağı diyebileceğim çardağa geçtik ve bize burada Emberalar hakkında bilgi verildi. Köyün kadınlarının ve erkeklerinin geleneksel giysileri anlatıldı.

Köyün en yaşlı kadını sepet örme tekniklerini anlattı. Sonra da yemek faslına geçtik. 

Patacones (kızarmış muz) ve kızarmış balıktan oluşan tipik yemeklerini palmiye yaprağı lifleri içinde sunuyorlar. Bu yemekle çok doymayı beklemeyin! Ama o yemek hazırlanma ve sunum ritüelini izlemek keyifli oluyor.

Yemek sonrasında önce köyün diğer evlerini ve köyün kalanını gezdik. Köydeki evlerin sayısı toplamda onu geçmez. Bu arada kıyıya yanaşan tekneden köyün okula giden çocuklarının indiklerini de gördük. Köyün ergenleri, gelenekleri ve yaşamlarını turistlere pazarlayarak gelir elde ederlerken, çocuklar modern yaşamın içinde eğitimlerine devam ediyorlar.

Yemek sonrasında yeniden büyük çardağa geçip dans gösterilerini izledik. Danslarına eşlik ettik. Sonra da onlarla vedalaşıp köyden teknelerle ayrıldık. Kıyıda hemen her gün aynı ritüelleri bıkmadan tekrarlayan yerlilerin el sallayışlarına aynı şekilde karşılık verdik.

Tusipono Embera Köyü yerli topluluğunun insanları bugünlerde bir milli parkta yaşıyorlar. Buralarının henüz bir milli park olmadığı zamanlarda çiftçilik yapmak, ürün yetiştirmek, avlanmak ve balık tutmak serbestmiş. Panama Hükumeti Chagres Ulusal Parkını kurarak araziyi korunan bir alan haline getirdiği zaman, burada yaşayan Embera halkının avlanmasına veya herhangi bir ürün yetiştirmesine izin verilmemiş. Sadece balık tutmalarına izin verilmiş. Ana yemeklerinin balık olmasının nedeni de buymuş. Sadece balık tutarak izole halde yaşam hem Embera halkının asimile olmasına ve hem de gelenek ve kültürlerinin yok olmasına neden olacağından Panama Hükumeti bu köylerde turizmi teşvik eden projeler hazırlamış.

Kültürlerini bir gelir kaynağı olarak turistlerle paylaşmak için örgütlenmeleri sağlanmış. Yerli Embera halkı yaşam tarzlarını, el sanatlarını turistlere nasıl pazarlayacaklarını zamanla öğrenmişler. Bizlerde bugünkü gezimizde bu pazarlamadan fazlasıyla memnun olarak köyden ayrıldık.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.07.2023