• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.749 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 7. Gün- Arnavutluk: Durres, Kruja, Tiran

SONY DSC

SONY DSCSabah kahvaltı sonrasında Arnavutluk gezimizin Durres, Kruja ve Tiran’ı kapsayan kısmına başlıyoruz. Ülkenin Kuzeyine doğru hareket ediyoruz.
Arnavut halkının tarihi çok eskilere, İliryalılara kadar dayanıyor. Arnavut halkı kendisini Shqipëria olarak adlandırıyor. Bu kelime “Kartallar ülkesi” anlamında. Bayraklarında bulunan çift kartalda herhalde buradan geliyor. Tarih boyunca direnen ve savaşan bir ulus olmuşlar. Önce Osmanlıya 40 yıl direnen bir İskender Beyleri olmuş. Daha sonra önce İtalya, sonra da Almanya Faşizmine karşı direnmişler. İkinci dünya savaşı sonrasında kendilerini komünist rejim altında bulmuşlar ve önce Stalin Rusya’sına, sonra Mao’nun Çin’ine dayanmışlar. Enver Hoca zamanında kurulan sıkı ve kapalı rejim, Hocanın ölümü sonrasında gevşemiş ama ülke bu duruma hazırlıklı olmayınca kaos ortamında güçlü olan, öz kaynakların başına geçmiş. Arnavutlukta özgürlük, açlıkla birleşince tüm Avrupa’da Arnavutluk’u meşhur eden araba hırsızlığı, eskiden komünizmin tarım politikalarının uygulandığı çiftliklerin eroin ve mariuana ekim çiftlikleri haline gelmesi ve bir zamanlar özgürlük ilanı yapılan Vlora liman kentinin, insan kaçakçılığının aktarma merkezi haline dönüşümü gibi olumsuzluklar yaşanmış. Biz orada iken Arnavutluk seçim atmosferindeydi. Ortalıkta arabalar bağıra bağıra geziyorlardı. Ancak caddelere de boydan boya asılmış bayraklar da yoktu. Sahi bize bu ilkellik ne zaman geldi?

SONY DSC
Biz bugün önce Arnavutluk’un en büyük liman kenti olan Durres şehrine gideceğiz. Eğer girebilirsek Adriyatikte denize gireceğiz. Sonra Osmanlıya kök söktüren adam olan Gyergi Kastrioti, yani İskender Bey adlı Arnavut kahramanın kalesinin bulunduğu Kruja şehrine gideceğiz. Sonrada Arnavutluk’un başkenti olan Tiran şehrini gezip gecelemeyi burada yapacağız. Bu gece bize Arnavut firmanın hazırladığı müzikli yemek programına katılacağız. Geceleme burada olacak, yarında artık gezimizin son günü; İstanbul’a öğle sonrası dönüyoruz.
Durres şehri Adriyatik kıyılarında bulunan ve yazlık otelleri ile meşhur ve Tirandan sonra ikinci büyük Arnavutluk şehri. Aracımızı park edip şehri kısaca geziyoruz. Roma amfi tiyatrosu buranın en kayda değer yeri. İlk defa bir amfi tiyatronun en alt bölümlerine kadar görebildim. Buranın bir özelliği de Roma’da mozaiklerin yerde değil, yan duvarlarda yapılmış olması.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da bu şehirdeki müzeyi gezdik. Kliti iyi bir tarih bilgisine sahip. Müzeyi gezen sadece biz değiliz; Çocuklarda gezmeye gelmişler ama müze çıkışında okul otobüslerine bir kaçışları vardı ki görülmeye değer.
Araca binip, sahilde yüzecek bir yer bakacağız. Geziye katılanlardan bazılarını (yani sevgili eşimi) “ Sizi Adriyatik’te denize sokacağım” diye geziye ikna etmiştim. Denize girmeye hiç niyetim yok ama söz, sözdür.
Aracı sahilde bir otelin otoparkına park ettik. Aynı otelin sahildeki masalarında mevzilendik. Önce kahveleri söyledik. Sonrada sahile yürüdük. Sahil uçsuz bucaksız görünüyor. Denize girenler var ama deniz çok dalgalı ve suyu bulanık. Hanım dahil kimse denize girmek istemedi. Ben de üzülmüş ayaklarında bir kahve daha söyledim; Öyle ya ben sözümü tuttum, onlar girmediler!

Buradan sonra Kruja şehrine gidiyoruz, Kruja şehri Osmanlıya kök söktürmüş olan İskender Beyin şehri. I. Beyazıt, Arnavutluk’u işgal edince Gjon Kastrioti adlı Arnavut lider ona karşı koyuyor. Ama baba Kastrioti başarılı olamayınca bu Beyin 4 oğlu Osmanlı tarafından devşiriliyor ve eğitime alınıyor. Osmanlı Sarayı bu 4 kardeşten 3 tanesini saraydan kızlarla evlendiriyor ama bu kardeşler bir şekilde ölüyorlar (rehberimiz bunların öldürüldüğünü söylüyor ama “öldürecekleri adama niye kız verilsin ki?” diye sorunca yanıtını alamadım). Dördüncü kardeş olan Gyergi Kastrioti ise oldukça becerikli çıkıyor ve Sultan’nın güvenini kazanıyor. Öyle ki Macarlarla savaşta komuta etmesi için emrine asker bile veriyorlar. Gyergi ise Osmanlıya ihanet edip, baba memleketi olan Kruja’ya kaçıp orada beyliğini ilan ediyor. Biraz coğrafyanın etkisi, çokça da becerikliliği sayesinde, Osmanlının eğitime aldığı bu devşirme edilmiş Arnavut kahraman tam 40 yıl Osmanlı ile girdiği 25 savaşın neredeyse tamamını kazanıyor. İstanbul Fatihi II. Mehmet dahil hiç bir Osmanlı büyüğü onun bileğini bükemiyor. Sonunda ölüyor ve kısa zaman sonra da Osmanlı buraları ele geçiriyor. İşte gezeceğimiz Kruja şehri, bu ulusal kahramanın şehri. SONY DSC
SONY DSCKruja şehrine varmadan hemen önce Sarı Saltuk Türbesini gezdik. Bir Sarı Saltuk Türbesi de, Makedonya da, Ohrid şehrinde vardı. Geçi Anadolu’da da birçok yerde Sarı Saltuk a ait olduğu iddia edilen türbeler varmış. Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’nin fethi sırasında önemli rol oynadığı rivayet edilerek efsaneleşmiş bir evliyadır. Efsanevi şahsiyet kimliğini daha yaşarken elde ettiği söylenmektedir. Hayatını anlatan Saltukname Destanı, bu 13. yüzyıl alpereninin savaşlarını ve çeşitli kerametlerini konu almaktadır. Bu türbede Sarı Saltuk’a ait ayak izlerini gördük.
Sonra Kruja kalesine geldik ama bu arada acıktık. Tam eski Türk Pazarının yanında bulunan bir lokantaya girdik. Burada Elbasan Tava ve Arnavut Böreği başta olmak üzere çeşitli Arnavut yemeklerinden tattık. Gerçekten güzel yemekleri var, tam da ağzımızın tadında.

Yemek sonrası Kruja kalesini gezmeye diye yola çıktık ama yolda bir güzel Pazar var ki ben dahil herkesin gözü bu dükkanlarda. Sonunda ağırlığı koyup, kale sonrası bolca çarşı gezisi sözü de vererek kale gezisine başladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale hakkında bilgilendikten sonra burada bulunan Etnografya müzesini gezdik. Buradaki müze benim gördüğüm en güzel Etnografya müzelerinden bir tanesi. Burada bulunan yaşlıca rehber tane tane İngilizcesi ile (kelimelerin tamamını ezberlemiş, arada soru sorarsanız duralamak zorunda kalıyor) harika bir sunum yaptı. Bu amcam yakında emekli olacakmış. Ondan bu müze hakkında bilgilenmenizi isterdim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCKale içinde bulunan bir Bektaşi Tekkesini de gezdik ama esas tavsiyem Tekkenin yanında bulunan terastan Kruja şehrine tepeden bakmanızdır. Eski Türk pazarına hep beraber daldık, kimisi zeytin ağacından kaplar aldı, ben ise keçeden bir çift Arnavut patiği aldım. Burada işimizde bitti, Kruja şehri görülmeden olmazsa olmaz bir şehir.

SONY DSC

SONY DSCArnavutluğun başkenti Tirana doğru hareket ettik. 1614 yılında Osmanlı Paşası Süleyman Bey tarafından kurulmuş olan bu şehrin aslında ilk ismi Tahran’mış ama zaman içinde bu sözcük Tiran’a dönüşmüş. 1612 metrelik Datji Dağı’nın batısında uzanan geniş düzlüğe yayılan Tiran, 1920 yılında ülkenin başkenti oluyor. Tirana vardığımızda saat ilerlemişti. Hiç otele uğramadan şehir turuna çıktık. Tiran yeni binalar dolu bir şehir. Burada bize ait olan tek şey Ethem Bey camisi. Bu cami 17. Yüzyılın ikinci yarısında yapılmış. Enver Hocanın bile güzelliğinden dolayı yıktıramadığı bu cami, inanılmaz güzel kalem boyamalara sahip. İçerideki çizimler muhteşem. Buraya sabah erken saatlerde gelmeliyim deyip ayrıldım. Bizde niye bu güzellikte cami sayısı az anlamıyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCEthem Bey camisi yanında 1830 larda yapılan saat kulesi var. Bakanlıkların bulunduğu meydanı ve İskender Beyin at sırtında muhteşem bir duruşunun sergilendiği dev heykelinin yanından geçtik. Tam karşısında ise Ulusal Müzeyi gördük. Burayı ertesi gün sabah 10’dan başlayıp saat 12’ye kadar hızlıca gezmek zorunda kaldık. Güzel bir müze tavsiye ederim.

SONY DSC

Anlaştığımız firmadan son gece için sazlı sözlü bir Arnavut gecesi talep etmiştim. O da, o gecenin cuma olduğunu, Arnavutluk’ta cumartesi ve Pazar bu tip gecelerin düzenlendiğini söyledi. Doğrusu ben götürmekten kaçınıyorlar diye düşünmüştüm ama o gece bizi bir müzikli lokantaya götürdüler. Sözlerinde durdular derken, bir yaşlı kemancıyı görünce biraz bozuldum. Ama bu kemancı muhteşem bir performans gösterdi ve gözlerimizi ondan ayıramadık.
Gece konakladığımız otel Tafaj çok kaliteli bir otel çıktı. Sabah kahvaltı için indiğimiz bahçesinde aldığımız kahvaltı unutulmazdı.
Gezi bitince Albania Express in sahibi bizimle tanışmak istedi ve bir kafede oturup konuştuk. Birer kahve içtik. Bu bizim hem Arnavutluk’a ve hem de gezimize veda kahvelerimizdi. Uçağımıza atlayıp, güzel anılarla İstanbul’a evimize uçtuk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bundan sonra Bosna-Hersek, Karadağ ve Hırvatistan gezisi yapacağız. Kim bilir belki de her şey denk gelir, grubu da oluşturduk mu ver elini ”Balkanlar’da Ataların izleri 2 “.
Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

İlk Yayın tarihi 21-06-2009, 23:31

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 26.10.2014 Saat 23:44

 

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 6. Gün- Arnavutluk / Elbasan-Berat

SONY DSC

Sabah saat 08:30 civarı, kahvaltı sonrası kaldığımız otelden ayrıldık. Araç Struga kentini geçerek Makedonya-Arnavutluk arasındaki sınır kapılarından birisi olan Kafasan sınır kapısına geldi. Makedonya tarafında pasaport işlemlerimizi tamamlayıp, 200 mt kadar uzunluktaki insansız alanı aynı araçla geçtik. Aslında bu alanı araçla geçemiyoruz ama sevgili Stefan halletti bu işi ve sınırı elimizde bavullarla geçmek zorunda kalmadık. Götürebileceği son noktada araçtan valizleri alıp Stefan’la vedalaştık. Bu adama çok alışmıştık. Bize sadece bir rehber değil, arkadaş da olmuştu. Umarım Arnavut firması da, Arnavut rehberde aynı güzellikte çıkar. Sonuçta kendimi profesyonel bir gezgin olarak tanımlayabilirim ama tur organize etmek işini profesyonel olarak yapmıyorum. Gezi arkadaşlarımın hepsi şu ana kadar çok mutlu ve gezi boyunca arkadaşlardan günde 3-4 kez teşekkür aldım. İşin sonunda çok mahcup ve hepsinden fazla mutsuz olabilirdim. Şükürler olsun!
Stefanla vedalaşma aşamasında yanımıza, elinde benim adımın yazılı olduğu Albania Express pankartı ile birinin yanaştığını gördüm. Gelen Arnavut rehberdi ve adı Kliti. Kliti’de çok güler yüzlü gözüküyor. Pasaportlarımızı topladı, hepimiz Arnavut görevliye gittik, bize şöyle bir baktı;” Türk, Türk” diye sordu, kafamızı sallayınca güldü. Kliti, aracımız ileride deyip, 20 mt ötedeki Sprinter Mercedesi ve adının Reşat Ağa olduğunu öğrendiğimiz şoförü gösterdi. Bu kadar kolay bir sınır geçişi beklemiyordum. map

Arnavutluk 28,748 kilometrekarelik yüzölçümüne ve  2,831,741 kişilik nüfusa sahip olan bir ülke. Başkenti Tiran.
SONY DSCHedefimiz Elbasan üzerinden Berat şehrine varmak. Geceleme orada. Bugün hepimiz için önemli. Berat, Arnavutluk’ta en çok merak ettiğim yerlerden. Bu küçük şehir, Osmanlının en çok izlerini taşıyan şehirlerden iyi bir örnek. Sınırdan girer girmez Bunker denen sığınakları görmeye başladık. Bunkerler, yani sığınaklar, Enver Hoca’nın Ruslar tarafından işgal edileceğini düşündüğü için bombalara karşı yaptırdığı yerler. Bunların sayısını 700000 ler civarında olarak okumuştum ama Rehberimiz Kliti bu sayının 160000 ler civarında olduğunu söylüyor.

Elbasan’a doğru yol almaya devam ediyoruz. Sınırdan Elbasan’a kadar olan mesafe 80 km civarında. Elbasan deyince aklımıza hemen kuzu eti ile yapılan süt, yoğurt, yumurta, pirinç ve un kullanılan Elbasan Tava aklımıza geliyor. Elbasan tavayı burada değil ama Berat ta eski çarşıda tatma şansımız oldu. Gerçekten güzeldi. Elbasan şehrine gelince; Elbasan ‘da önce kaleyi gezdik. Kale surları oldukça sağlam gözüküyor. Bu kale Romalılar döneminden kalma. Zaten Arnavutluk’un 36 eyaletinden biri olan ve 220000 nüfuslu Elbasan İstanbul’dan Roma’ya uzanan ticaret yolu yani Via İgnatia üzerinde. Bu kalede bu yolu koruyan Romalılar için yapılmış. Kaleden sonra Sultan Camisine gittik ama eskiliği dışında (1492-II.Beyazıt) çok da bir özelliği yoktu. Caminin devamında ara sokaklarda tipik eski Türk evleri var. Arnavutluk fakir bir ülke, gelir dağılımı pek iyi değil. Ama hayatımda görmediğim sayıda Mercedes var bu ülkede. Bu ne tezat?

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu arada Elbasan’da, Arnavutluk parası ile Euroları değiştirdik. Arnavut para birimi Leke. Bir EUR=131.5 Leke  (2014 de 139.2 Leke) ediyor. Yine karşılaştırma için benzinin litresi 100 Leke, bir şişe su 50 Leke, Tirana Birası 150 Leke.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Elbasan’dan sonra Berat şehrine gittik (43 km). Bin pencereli şehir diye de adlandırılan şehir (Kliti’nin söylediğine göre aslında “Bir pencere üstünde, bin pencere” şeklinde tercüme edilmeliymiş ki bence de doğrusu bu) Arnavutluk’a gelinince görülmeden dönülemez bir şehir. Safranbolu’nun şehir halini düşünün!
Önce otelimize yerleştik. Otel Tomorri’de konaklıyoruz. Tomorri buradaki dağın ismi. Otel ismini bu dağdan alıyormuş. Şehrin içinden de bir nehir geçiyor;Osum Nehri. Otel 15000 nüfuslu bu küçük şehrin en büyük oteli. Tam merkezde ve otelin çatısından tüm Berat ayaklar altında gözüküyor. Kaldığımız odanın penceresinden Berat şehrinin o güzel evleri harika fotoğraf veriyor. Otele valizleri atıp hemen geziye başladık. Bin pencereli şehir ismi ne güzel de uymuş bu kente..

SONY DSCÖnce kaleye gidip oradan şehir merkezine doğru ineceğiz. Kaleye çıkan yolda bir mezarlık gördük. Bu mezarlıkta Kliti aracı durdurdu ve bize Hıristiyanı, Ortodoksu ve Müslümanı yan yana aynı mezarlıkta, ebedi istirahata çekilmiş haldeki insanların mezar taşlarını gösterdi. Bu gerçekten önemli bir mesajdı. Kliti Stefan’a göre daha dolu bir rehber gibi gözüküyor. Zaten arkeoloji eğitimi almış deneyimli bir rehbermiş. Kendisi Bektaşi. Albania Express’in sahibi Fatos beyle (evet bu isimle yazıştığım insanın bayan olduğunu düşünmüştüm ama Fatos erkek ismiymiş) başlangıçta Türkçe konuşan bir rehber anlaşmamız vardı. Firma ile yazışmalarımda rehberin deneyimli ve bilgili olması gerektiği şartını ileri sürmüştüm. O da bu yapıda Türkçe konuşan rehber bulamayınca, İngilizce konuşan ama deneyimli bu rehberde karar kılmış. İsabet oldu, çok bilgilendik ve güzel tartışmalarımız oldu.
Kale içinde ilk ziyaret yeri Onufri Müzesi. Onufri 16. Yüzyılda yaşamış Arnavut bir ressam. En önemli özelliği Bizans stili ikon boyamaları yapmasıymış. Portreleri de var. Kendine ait çok güzel bir kırmızı renk boyaması ile de bilinirmiş. Sağda-solda görevli olmayınca bastım deklanşöre, tabii ki flaşsız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCBuradan çıkınca dar kale sokaklarında yürüdük. Yol boyu Bizans stili kiliseler gördük. İç kalede iki adet cami var. Bu camileri Ortodoks Berat halkı, kale komutanı ve Türk askerleri için yapmışlar. Daha sonra anlatacağım Arnavut ulusal kahramanı İskender Bey ile Berat şehri halkının arası iyi değilmiş. Osmanlı ile birlikte bu şehri ona karşı savunmuşlar. Camilerde o dönemden kalmış. Osmanlı, bu İskender beyle çok uğraşmış.  Osmanlı ile İskender Bey 25 defa savaşmışlar. Fatih Sultan Mehmet en kudretli olduğu zamanlarda bile İskender Beyi yenememiş (2 savaş hariç). Osmanlı kendisinin yetiştirdiği devşirme İskender Bey ölünce Arnavutluk’u tam olarak alabilmiş.
Daha sonra seyir noktasına gelip buradan şehrin panoramasını aldık. Karşıda Tomorri dağları, diğer yanda Shpirag Dağları, ortada da Osumi nehri. Efsane bu ya; bir zamanlar Tomorri dağları bir ejder, Shpirag dağları ise bir diğer ejdermiş. Bu ikisi bir güzel için birbirleri ile savaşmış ve ikisi de bu yüzden ölmüşler. Bu iki ejder, iki karşı yakada birer ulu dağ olmuşlar. Uğruna öldükleri güzelin gözyaşları yüzünden de Osumi nehri oluşmuş. Ne güzel bir söylence!

Panoroma tepesinin altında Mangalem denen bölge var. Mangalem bölgesi seyir tepesinden iyi gözükmese de Gorica denen diğer bölge buradan çok güzel görünüyor. Burada da eski Türk evleri birer inci gibi duruyorlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan sonra aşağı şehre doğru iniyoruz. Yol üzerinde Etnografya müzesini gezdik. Müzedeki çok cici bir Arnavut bayan bize müzeyi Fransızca-Arnavutça karışık anlattı. Kaliteli bir müze ama daha iyisini bir sonraki Kruja şehrinde gezeceğiz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCDaha sonra şehrin Mangalem bölgesine geldik. Harika evler var. Dar sokaklar arasına daldık ama akşamın karanlığı da çökmeye başladı. Bazı sokakların arasında sırtımdaki fotoğraf çantası ile geçemediğimden geri döndüm. Düşünün sokakların darlığını.

Yok bu olmadı! Kendi kendime “Ertesi gün sabah erkenden, yola çıkmadan tekrar gelmeliyim” deyip, en son Bekarlar camisini dıştan gezerek geziyi bitirdik. Ancak akşam anladım ki günlük gez daha bitmemiş, Berat Şehrinde akşamları gezinin sosyal kısmı başlıyormuş. Neredeyse 15000 kişilik Berat şehrinin tamamı Mangalem alanını doldurmuş. Meğerse Komünist dönemde kalma alışkanlıkla saat 18-21 arası 7 den 70 e herkes bu cadde boyu volta atarmış. Biz de aralarına karıştık tabii ki. Çok renkli görüntülerdi.

Kim ne derse desin, bu gezi en güzel gezilerden bir tanesi oldu..
Yarın gece son günümüz olacak: Durres, Kruja ve Tiran.
Gezekalın..

Dr Ümit Kuru

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Yazının gözden geçirilmiş yayın tarihi 22.10.2014 Saat 11:35

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 5. Gün- Resne-Manastır-Makova Köyü-Prespa Gölü ve Galicica Milli Parkı

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sabah erken kalktım ve kendimi hemen Ohrid sokaklarına attım. Sokaklar boş, ama her gece yatmadan önce çay içmeye gittiğimiz Arnavut arkadaşın işlettiği kahve açık. Çay içmeyi sonraya bırakıp, dünden gözüme kestirdiğim rotadan yürümeye başladım. Hedef Saint Kaneo Kilisesi. Ara sokaklar çok güzel, bol bol fotoğraf çekme şansım oldu. Dünkü fırtına nedeni ile oluşan dalgaların kıyılardaki lokantaların masalarını, sandalyelerini göle çektiğine şahit olmuştum. Ama bugün çılgın Ohrid Gölünün yerini, ölü sessizliğine sahip Ohrid Gölü almıştı. Ohrid Gölü, dipte çakıl taşları seçilecek kadar berrak suları ile tam da fotoğraflarını gördüğüm Ohrid Gölü haline gelmişti. St. Kaneo Kilisesine ulaşıp, aynı yoldan fotoğraf çeke çeke geri döndüm. Bizimkiler kahvaltı salonuna inmişler, kahvaltı sonuna gelmişler bile.

Bugün de doğa ve tarih ağırlıklı bir gün olacak. Dün Stefan ve lokal Rehberimiz Cengiz’le yapmış olduğumuz görüşme ile, İstanbul’da yapmış olduğumuz planda bazı değişiklikler yaptık. Önce Resne’ye gidip daha sonra Manastır’a gideceğiz. Sonrasında Makova köyü ve devamında Prespa Gölü ve Galicica Milli Parkı yolu ile Ohrid’e döneceğiz.

Ahmed_Niyazi_Rsneliİlk durak Resne. Ohrid-Resne arası 40 km. Resne’ye, Resneli Niyazi’den dolayı gidiyoruz. Hürriyet kahramanı Niyazi, 1873 Resne doğumludur. Arnavut kökenli bir Bektaşîdir.  Askerî okulu bitirdiği yıl, yani 24 yaşında, 1897’deki Yunan savaşında büyük yararlılıklar gösterir ve bir Yunan birliğini toptan esir alır. Ancak Resne’li Niyazi’yi esas olarak iki özelliğinden dolayı biliyoruz. Bir tanesi 1908 devriminin kıvılcımını yakan kişilerin başında gelenlerinden olması, diğeri ise kendisine “rehber-i hürriyet” adını verdiği ve dağlarda bulup yanına alarak beslediği geyiği. Ama aslında bir de bir sözün ona atfedilmesi ile tanıyoruz kendisini; “ ne şehittir ne gazi b.. yoluna gitti Niyazi” . Balkan savaşında alınan yenilgi sonrası gemi ile İstanbul’a dönerken yolda kendi koruması tarafından tek kurşunla öldürülmesinden sonra bu sözün ortaya atıldığı söylencesi var.. SONY DSC

Resne’li Niyazi’nin Sarayı gerçekten müthiş bir yer, bahçesi çok güzel

Resne’de bu kısa mola sonrası, Makedonca Bitola denen Manastır’a geldik. Resne Manastır arası 75 km. Manastır’da saat kulesinin bulunduğu parkta buradaki rehberimiz ile buluşacağız. Bu sefer rehberimiz bir bayan çıktı. Bayan Anetta aslında bir arkeolog ama Türkiye’de de eğitim almış ve Türkçe biliyor. Ayrıca Elveda Rumeli dizisinde de görevli.  Bundan başka ne isteriz?

Manastır’a Türklerin ilk gelişi 1382 yılları. Yani Manastır aslında uzun yıllardır Türklerin elinde kalmış bir şehir. Manastır’da gezimize saat kulesi (1664) ile başladık. Eski Türk yerleşimlerinde Çarşı varsa, başında veya sonunda saat kulesi de  oluyor. Elveda Rumeli dizisindeki Terzi Hasan, Kasap Cabbar ve diğerlerinin dükkanlarının çekimlerini olduğu alan bu çarşıymış. Sağlı sollu dükkanlar, kepenkleri bile eski haliyle duruyor. Bedesten’in artık bir özelliği kalmamış gibi, Haydar (Ajdar) Kadı Camisini (Mimar Sinan tarafından 1561-62 yıllarında yaptırılmış) ise göremedik. İbadete de , geziye de kapalı imiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra Şirok sokak gezimiz yaptık. Burası Manastır’ın en güzel sokağı. Sağlı sollu Paris tarzı kafeler var. Evler eskinin barok tarzı ve hala bakımlı, belli ki zamanında zenginler buralarda yaşamışlar. Bir alımlı ev önünden geçiyoruz. Ben fotosunu çektim. Sonradan öğrendim ki bu ev sevgili Atatürk’ümüzün ilk aşkı yaşadığı Eleni adlı kız ve ailesinin eviymiş. Hani Manastır Askeri İdadisinde askeri öğrenci iken tanıdığı Mustafa Kemal’e,  sonradan yazdığı ve şu satırlarla başlayan mektubun sahibi olan genç kız;

“Kemal Atatürk’e herhangi bir zamanda ve her hangi bir yerde!

Çok seneler geçti, ben halen her gün içerisinde senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla ve kağıttaki göz yaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu kopar ve kendine sor: inanabiliyor mu ki, manastır’lı bir Eleni Karinte, bir günlük tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamıştır?  “

ve Eleni’nin mektubundaki son cümlesi:

“Ebediyen seni seven ve seni bekleyen, senin Eleni Karinte.”

SONY DSC

Manastır Askeri idadisindeki, 2. Kattaki Atatürk Müzesinde, girişte sizi karşılayan ve  duvara asılmış bu güzel dizelerin sahibi olan Manastırlı genç kız işte bu evde yaşamış. Hayatımda bu kadar güzel bir aşk mektubu okumadım. SONY DSC

Şirok Sokağı sonunda Manastır Askeri İdadisine (lise) geliyorsunuz. Daha kapısında yoğun bir duygu seline kapıldık. 1848 yılında kurulan bu okulda Mustafa Kemal Atatürk 1896-1899 yılları arasında okumuş. Balkan harbinde okulun öğrencileri Kuleli Askeri Lisesine nakledilmiş (hani bu günlerde siyasetçilerin göz diktikleri o güzelim bina. Bu arada övünerek söylerim ki, Kuleli Askeri Lisesi benimde okulum olur). Manastırdaki bu okul şu anda arkeoloji müzesi olarak kullanılmakta. Binanın ikinci katında Atatürk Anı Odası bulunuyor. 1998 yılında açılmış.

SONY DSCManastır’da Askeri Okulu gezdikten sonra 10 km Manastır dışında bulunan Heraklis antik kentini gezmeye gittik. Burada hala kazılar yapılıyor. Çıkartılan mozaikler çok değerli.

Bu gezimizden sonra ise hastanemde çalışan ve bir kısım aile büyükleri halen Manastır’da yaşayan bir arkadaşın, bu aile büyüklerini ziyarete gittik. Manstır’da ev gezmesi bile yapmış olduk. Hazırlanan güzel sofrada, demli çaylarımızı içerken Türkiye’den selam götürüp, Manastırdan selam   getirdik. SONY DSC

Sonraki durak ise 40 km ötedeki Makova Köyü. Elveda Rumeli’nin film seti olan bu köyde çok az sayıda yaşayan var. Dizi çekimleri bitmişti, kimse yoktu tabii ki.  Ama Anetta’nın rehberliğinde  köyü iyice tanımış olduk. Harika bir yer.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Tekrar yola düşüp Podmocani denen bir köye geldik. Aslında burası zamanında bir Türk köyüymüş ama şimdi çok çok az Türk yaşıyormuş. Buraya esas olarak Etnografya müzesini gezelim diye gittik. Türkiye’de program yaparken burasını “Lonely Planet de yazıyor, vardır bir bildikleri” deyip yazmıştım. Doğrusu Makova köyü sonrası yeşilden ve ortamdan mest olup dönerken buraya uğrayacağımızı unutmuştum bile. İçeriye girerken de bir şeye benzetemiyorsunuz burasını. Burası aslında özel bir müze ve sahibi çok şakacı bir adam. Ama içeride benim gördüğüm en zengin eski Türk giysisi koleksiyonu vardı. İnanılır gibi değildi. Makedonya ya giden burayı mutlaka gezmeli…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün son gezisi Prespa  Gölüne yapıldı. Burası Ohrid gölüne göre 100 mt daha yukarıda kalan göl. Yol çok güzel ama bir yağmura yakalandık ki sormayın! Oldu mu bu şimdi? Bir taraftan sis, bir taraftan yağmur. Ohrid gölü ile Prespa Gölü arasında Galicica Milli Parkını görmemiz gerekiyordu. Sadece kısa bir alanı görmeye müsaade var, Stefan pür dikkat yola bakıyor. Zevkle bitireceğimiz geziyi, biraz eziyetle bitiriyoruz. Bu kısım için Makedonya’dan alacağım var.

SONY DSC

Akşam otele attık kendimizi, herkes duşa ve dinlenmeye çekildi.  Akşama yemeği şirketten. Çalgılı,sözlü veda yemeğimiz oldu.

Yarın bir başka Ülke ve Elveda Makedonya.

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 21.10.2014 Saat 23:28

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 4. Gün- Makedonya’nın İncisi Ohrid

SONY DSC

Ohrid’de kaldığımız otel eski şehrin tam başında. Hemen karşı kaldırımda Türklerin ve Türkçe konuşan Arnavutlar’ın işlettiği kahvede bol bol çay hasretimizi giderme şansımızda oldu. Otel Cingo güzel bir otel ve kahvaltı menüleri de zengindi.

SONY DSCKahvaltı sonrasında bizi Ohrid’de gezdirecek olan Cengiz isimli rehber geldi. Cengiz’in Türkçesi biraz bozuktu ama konusuna çok hakimdi. Türkçenin yetmediği yerde İngilizce anlaşabildik. Stefan dün tüm gün direksiyon başında olduğundan ve yorulduğundan öğlene kadar dinlenmede. Öğlene kadar yürüyerek yapacağımız  Ohrid gezisi sonrasında onu ve aracımızı alıp St. Naum Kilisesine gideceğiz.

Ohrid şehir turu yaklaşık olarak 4 saat kadar sürüyor. Makedonya’nın Dünya Mirası Listesi içinde olan tek yeri Ohrid Şehri. Dünya Kültür Mirası Listesindeki Ohrid gezisine otelin hemen önünde bulunan eski Türk Çarşısından başladık. SONY DSCDün gece yorgunluktan camekanlara bakamayan hanımlar tam formda bir oraya, bir buraya koşturuyorlar. Önce Halveti Tekkesine girdik ama bu Tekke diğer gördüğümüz örneklere göre iyi bir örnek değil.

Eski şehrin ortasında 600-700 yıllık bir çınar ağacı var. Bunun altında rehberimizden Ohrid hakkında kısaca bilgilendik. Milattan önce 4. yüzyıldan beri bilinen bir şehir ve o zaman ki ismi “Işık şehri” anlamı taşıyan Lychnidos. Ben bu ismi daha çok sevdim. Ohrid ismi ise daha sonra verilmiş. Bu adın, kabaca, “Tepede” anlamına gelen Vo Hrid kelimesinden geldiği sanılıyor. Deniz yüzeyinden 695 mt yüksekte olan bu şehir, 10. yüzyılda Slav Ortodoksluğunun dini merkezi haline bile gelmiş ve söylence o ki her gün için bir kilise olacak şekilde, irili ufaklı 365 kiliseye sahipmiş. Ciril ve Metodyl Slav alfabesini bu şehirde yaratmışlar. Aynı şekilde ilk Slav Üniversitesi de bu şehirde kurulmuş.

SONY DSCOhrid Gölüne gelince; Ohrid gölünün tam 3 milyon yaşında olduğu düşünülüyor. Göl Avrupa’nın en derin olan gölü (288 mt) ve 358 km² lik bir alanı kapsıyor. Yazın burası Makedonların yüzme için tatile geldikleri bir yer. Biz de mayoları yanımızda götürdük ama hava yüzmeye pek müsaade etmedi. Bu göl 200 civarı endemik su canlısını barındırıyor. Galicica ormanlarına komşu olan doğu bölgesi, gölün en güzel yeri.

SONY DSCOhrid gölü, benim fotoğraflarda gördüğüm gibi sessiz sakin değil bugün. Sıkı bir rüzgar var. Sahilde Aziz Clement’in dev bir heykeli var. Aziz Clement şehrin koruyucusu anlamında, heykelinde bir elinde Ohrid şehrini tutarken yontulmuş. Yürüyüşe devaam edip dar bir sokağa girdik. Cengiz, sağ yanımızda olan eski binanın Elveda Rumeli’deki kaymakamın evi olduğunu söyledi. Yola devam ediyoruz, sağda dükkanın bir tanesine girdik. Sabah sabah bu rehber ne yapıyor derken, meğerse eski teknik kağıt yapımını izleyecekmişiz. İlginç bir deneyim oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCSonraki durağımız St Sophia Kilisesi oldu. Bu kilise, içindeki freskoları ile meşhur. Gerçekten çok güzeller. Sonra Antik Tiyatro ve devamında Kaleye çıktık.  Kaleden, Ohrid şehri çok güzel gözüküyor.  Burada gezdiğimiz en güzel kilise Sv. Bogorodica Perivlepta Kilisesi. Burası minicik bir Kilise ama 1295 tarihli ve kilise içinde Rönesans öncesinde, Rönesans dönemi güzelliği ve özelliğinde freskolar var. Ayrıca ilk Slav alfabesi ile yazılan yazılar, kilisenin mermer taşlarına kazınmış. Hemen yan tarafta okul olduğunu öğrendiğimiz bina, Elveda Rumeli dizisinde Kaymakamlık makam binası rolünü oynuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC

SONY DSCZiyaret ettiğimiz diğer bir kilise de Plaosnik kilisesi. Bu alanda kazı çalışmaları vardı. Burada Bizans dönemine ait eserler çıkartılıyor ve bahçede bu dönemden mozaikler var. Ama buradaki kilise çok yakın tarihte, 2002 yılında yapılmış. Burada aslında bir kilise varmış. Bu kilise yıkılınca, yıkıntılar üzerinde Osmanlı bir cami yapmış. Bu camiyi Makedonlar yıkıp, yerine 2002 tarihinde bu kilise yapmışlar. Sevgili Cengiz bu hikayeyi çok kızgın şekilde anlattı. Makedonların, önce Türklerin burada olan Kiliseyi yıkıp yerine cami yaptıkları için bu olayı gerçekleştirdiğini anlattı ve devam etti “ Aslında burada bulunan kilise Türklerden önce yıkılmıştı ve Osmanlı bu yıkık temel üzerine cami yapmıştı”. Bu olay, bu bölgedeki Türkleri ve Arnavutları çok etkilemiş.   Keşke cami yanında kiliselerini yapsalardı, 550 yıllık camiyi yıkıp yerine yeni bir kilise yapmak en azından tarihe saygısızlık. Bunun adına, kim yaparsa yapsın, “Vandallık” denir.    SONY DSC

Daha sonra St Kaneo kilisesine doğru yürüdük. Burası benim en çok görmek istediğim yerlerden. “Before the Rain” filminin çevrildiği St Kaneo kilisesinin, Makedonya tanıtımlarında çok güzel fotoğrafları vardı. Gerçekten çok güzel bir yer ve harika fotoğraflar aldım. Burayı gezdikten sonra şehre dönüyoruz, aslında programda burada bulunan iskeleden tekneye binip, şehre gölden dönecektik ama ne mümkün! Rüzgar artık tam bir fırtına oldu, tekneleri sahile atıp duruyor. Şu havanın yaptığına bak..

Söz verdiğim gibi bayanları inci dükkanlarına saldık. Ohrid incileri ile meşhur. Hemen hepsi inci kolye, yüzük ya da küpe aldılar. Ufak ufak yağmurda başladı, acıktık da daldık bir lokantaya. Balık çorbalarımızı ısmarladık. Aslında Ohrid’in meşhur bir alabalığı var, Kuran Alabalığı. Çok özel ve sadece burada çıkan bir alabalık.  Ama gölden bu balığı avlamak yasakmış. Arnavutluk tarafında ise avlanıyormuş. Zaten gelen aperatifler ve balık çorbası ile doyduk bile. Yemekler Makedonya da her yerde lezzetli ve ucuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC

Öğle sonrasında otelde Stefan ile buluşup, arabamızla St Naum Manastırına doğru yola çıktık. St Naum, St Clement ile birlikte Ciril ve Metodyl adlı azizlerin öğrencileri. St Clement Ohrid’de kalırken, St Naum  Ohrid’e 30 km kadar uzaklıkta bu yerde öğretisini yaymaya devam ediyor. Burada Manastır ve kiliseyi gezdik, içeride hayatımda görmediğim kadar çok sayıda tavus kuşu vardı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC

SONY DSCBurayı gezdikten sonra Kara Drim nehrinin kaynaklarında unutulmaz bir bot turu yaptık. Buradan kaynaklanan Kara Drim, Ohrid Gölüne akıyor. Struga şehrinde ise Ohrid Gölünden ayrılıyor. Kara Drim Nehri, deniz yüzeyinden 750 mt daha yukarıda olan Prespa Gölünün fazla sularını, 650 mt rakımlı Ohrid Gölüne taşıyor. Suyun sıcaklığı yaz-kış 8 dereceymiş. Sular o kadar berrak ki, suyun dibindeki balıkların hepsini seçtiğimiz gibi, suyun dibinde kumun içinden, kayanın dibinden gelen kaynak suyunun çıkışını bile görebiliyoruz. Ekip bu günden çok zevk aldı.   Harika bir tekne turuydu.

Sonrasında hemen kenardaki lokantada kahvelerimizi içtik. Ben zevkten kahvenin yanında bir sigara kaçamağı yaptım. Şöyle berrak sulara, yeşilin en canlı haline karşı. SONY DSC

Oh be, iyi ki gelmişiz Makedonya’ya, gel keyfim gel..

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

İlk Yayın Tarih:i 23 Temmuz 2009, 23:12

Son Gözden Geçirilmiş Yayın Tarihi: 19.10.2014 Saat 20:38

Balkanlarda Ataların ve Baharın İzlerinde 3. Gün- Üsküp’ten-Ohrid’e-Matka Gölü ve Kanyonu

SONY DSC

Bugün gezimizin en güzel günü olacak. Bunu programı hazırladığım gün biliyordum. Üsküp’ten hareket etsek ve hiç durmadan Ohrid’e doğru yol alsak 177 km ve 2,5 saat sürecek. Ama kim hemen gitmek istiyor ki?

Bugün hep yeşilin içinde olacağız. Matka kanyonu ve gölü ile başlayacak yolculuk, Tetova (Kalkendelen) şehri, Movrova Ulusal parkı, Rostuse köyü ve Şelaleleri, Debar şehri ve Gölü, Struga şehri ve en sonunda Ohrid’de bitecek. Küçük gezi grubum bugün beni ya taşlar, ya da yorgun ama aşırı mutlu oluruz. Günün sonunu ben de merak etmiyor değilim. SONY DSC

Otelden sabah kahvaltı sonrası ayrılıyoruz. Üsküp-Matka arası 17 km yani 30 dakika. Çabucak Matka’ya varıyoruz. Aracımızı park ettikten sonra Matka gölüne doğru yürüyüşe başladık. Matka, orta çağ binaları, kiliseleri ve manastırlarının yeşil ve mavi içine, insan tarafından özenle yerleştirilmesi ile tam görsel cennete dönüşmüş bir yer. Burada rafting, kaya tırmanışları ve çeşitli zorluk derecelerinde yürüyüşler yapılabiliyor. Bitki örtüsü ve doğal yaşamı ile özel bir yer. Matka gölü, Makedonya’nın en eski suni gölü. Matka Kanyonu yaklaşık 5000 hektarlık bir alanı kaplıyor.

SONY DSCBenim kağıt üzerindeki planım St Andreas kilisesini görüp, buradan botla karşı kıyıya geçip St Nicolas Manastırına kadar yürüyüş yapıp oradan kanyonu kuşbakışı görüntülemekti. Ama Stefan ile konuşunca bunun yarım gün alacağını öğrendim. Hemen bir B planı yaptık; o zaman St Andreas kilisesi önündeki küçük limandan bota binip Matka kanyonunu botla geçip, mağara gezisi yapıp geri dönmek yeni planımız oldu. Bu da 1,5 saatlik bir vakit harcamak demekti ki, bu bizim günlük programı bozmazdı.

Buraya erken sayılacak bir saatte geldiğimizden etrafta kimsecikler yok. Solda Türkuaz renk, sağda yeşil renk var. St Andreas Kilisesine vardık ama burasının saat 10’da açılacağını artık biliyoruz. Bu 14. Yüzyıl kilisenin çok güzel freskoları varmış. Bunların önemi Rönesans öncesinden, Rönesans dönemi resimlerini andırır kalitede resimler olmasıymış. St Andreas Kilisesinin yanındaki kafede temizlik faaliyetleri var. Stefan, burasının özellikle hafta sonları çok kalabalık olduğunu söyledi. Ne şanslıyız, bu hali bize özel ve çok güzel. Ekip kafedeki masalardan birine oturup, gölün türkuaz mavisine bakıp ve ortamdaki sessizliğin sesini dinlemeye daldı. Herkesin yüzünde güzel bir ifade var. İyi, galiba taşlanmayacağım.

SONY DSC

SONY DSCHemen kayaların oyulması ile yapılmış dar yolda kısa bir yürüyüşe çıktım. Etrafta çok güzel çiçekler var. Bugünün tamamında bülbül sesi vardı ama en yoğun olarak da burada duydum. Bir taraftan video çekimi yapıyorum, bir taraftan makro çekim yapmaya çalışıyorum. Kafeye geri döndüğümde sandalcı gelmiş ve tekne ayarlanmıştı. Hemen tekneye bindik ve sessizliğe aykırı bir motor sesi ile kanyon boyu tekne ile yol almaya başladık. Kanyonda tekne ile 6 km gidilebiliyormuş. Suyun derinliği başlangıçta 66 mt, kanyonun sonunda 22 mt’ye düşüyormuş. Biz 4 km yol aldık sonra bir mağara ziyareti için durduk. Burada çeşitli uzunluklarda mağaralar varmış, sadece bir tanesi şu anda ziyarete açıkmış. Grubun hepsi mağaraya gelmek istemedi, dışarıda durup manzaranın keyfini çıkardılar. Biz 3 kişi daldık mağaraya. Mağara güzeldi ama daha iyi örneklerini gördüğümden çok da etkilendim denemez.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mağara sonunda su var ve bu su epey derine devam ediyormuş. Tekne ile yolcuğu tamamlayıp geri döndüğümüzde kafenin kalabalıklaştığını gördük. Biz meğerse Matka Gölünün en sakin ve güzel zamanına şahit olmuşuz.

SONY DSC

Tetova ya da Kalkandelen Makedonya’nın 3. Büyük kenti. Arnavut etnik kökenli insanların hakim olduğu bir kent. (Matka-Tetovo arası 35 km). Kosova’da solumuzda kalan Şar dağları bu sefer sağımızda kaldı. Şar dağları eteklerinde, Pena nehri kıyısında kurulu olan Tetovo da ilk uğradığımız yer Alaca Cami. Bu camiyi iki kız kardeş yaptırmışlar. Bir kadının elinin değdiği her şey güzel oluyor galiba. Bu cami iç-dış boyamaları ile meşhur bir cami ve belki de Balkanların en güzel camisi. 1459 da yapılıyor. Camide çok güzel kök boya desenler var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCKöprü, Hamam ve Harabati Baba Tekkesi diğer ziyaret yerlerinden. Harabati baba tekkesi, balkanlardaki en meşhur Bektaşi tekkesi. 1538 de yapılmış. Tito zamanında burası otel yapılmış, bir ara müze olmuş. 1992 de bir grup Bektaşi tekrar buraya yerleşmiş. 2002 de ise silahlı Sünni bir grup buraya saldırı gerçekleştirmiş. Derviş Tahir Emini ölmüş, şimdilerde yeni bir dervişi var. Çok güzel bir bahçesi var. Rengarenk sardunyalar, küpelilerle dolu. Buraya öğle ezan vakti geldik, bizi Bektaşi tekkesinden bir grup gezdirdi ve bilgilendirdi ama yanda bulunan camiye namaza gelen bazı Arnavut Müslümanlar bu ziyaretten pek hoşlanmadılar nedense. Birisi burayı ziyarete gelenlerin Ergenokoncu olduklarını bile iddia etti. Hey yarabbim ! neler yaşıyoruz, burada da Allahın delisi buldu bizi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCTetova’dan sonra Mavrovo Ulusal parkına doğru gidiyoruz. (Tetovo-Mavrovo  arası 76 km). 73000 hektarlık alanı ile Makedonya’nın en önemli ulusal parklarından olan Mavrovo’da 1200 mt rakımlarda suni bir göl vardır. Kış turizminin de önemli yerlerinden olan Mavrovo’da yeşil artık gözlerimizi kamaştırmaya başladı. Bizden başka kimse yok gibi. Göl çevresinde bir tur atıyoruz. Stefan’dan aracı durdurmasını rica ettim. Yarım saat kadar süren bir yürüyüş yaptık. O kadar çok fotoğraflanacak şey var ki! Çilekler daha çok yeşil.  Burada bir tam gün geçirebiliriz ama yol uzun. Kışın ne kadar güzel olur burası!    Mavrovo’dan ayrılmak çok zor oldu. Ama hava iyice kapandı. Bulutlar yere fazla yakın, acele etmek lazım. Sırada Rostuse köyü ve Şelalesi ile Sveti Jovan Bigorski Kilisesi var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC27 km sonra Kiliseye varıyoruz. Burada bizi tavus kuşları karşıladı. Makedonya’da kiliselerde tavus kuşları bol miktarda var. Yeniden yaşama dönme ile ilgili bir inanış nedeni ile besleniyorlarmış.  Bu kilise öncelikle içinde bulunan ikonaları ile meşhur, sonra da kilisenin kurulu olduğu alanın manzarasının güzelliği ile. İkonaları yapan ustaların ismini ve eserlerini Üsküp’te Sveti Spas kilisesinde duymuş ve görmüştük. İçeriyi fotoğraflamak yasak olunca foto alamadık. SONY DSCİçeride bize rehberlik eden kilise görevlisi ile biraz tartıştık. Kilisenin Osmanlı tarafından yıkıldığını söyledi. Ben öyle okumamıştım ve Osmanlı’nın kiliseyi, cami yaptığını biliyordum ama yıktığını pek duymamıştım. Belki de olabilir. Kilise bahçesinden karşıdaki Rostuse köyüne baktık. Hedef orası. Kısa bir yolculuk sonrası köye geldik, ekipte biraz yorgunluk emareleri var. Öğle yemeğini de ayak üstü yapınca açlıkta başladı. Köyde insanlar turiste alışık ama Türk olduğumuzu görünce “ne işiniz var burada” ifadesi ile bakıyorlar. Bizim kahveleri andıran bir kahvede Türk kahvemizi içip (Makedonya’da her yerde harika kahve yapıyorlar)  Rostuse şelalesi için yürümeye başladık. Bir iki damla yağmur düşmeye başladı. İçimden “Aman Tanrım biraz daha müsaade et de şu şelaleyi de görelim” diye dua ediyorum. Bir kilometre kadar yürümek lazım. Yürüyüş yolu çok güzel ama yağmur hızlandı. Yağmur yapraklardan yol bulup bizi ıslatamıyor. Altı yüz metrede ilk şelaleyi gördük ama yağmur artık  işi abarttı. Bir gözüm insanlarda, Allahları var sesleri çıkmıyor ama işi de zorlamamak lazım. İleri de esas şelale 100 mt yüksekten akıyor ama buradan ileri gitmeyelim dedim. Grup dünden razı, orada kesip, birkaç fotoğraf sonrası dönüşe geçtik. Araca döndüğümüzde ıslanmıştık ama şelalenin gördüğümüz kadarı bile bizi mest etti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araca binince Debar şehrine doğru yola düştük. Eşim gelincikleri çok sever. Bol gelincikli bir tarla ve arka fonda da Debar gölü olunca, Stefan’dan aracı durdurmasını rica ettim. Manzara harikaydı.

SONY DSC

Rostuse-Debar arası 16 km. Debar şehrinin pek bir özelliği yok. Ama şehri geçtikten sonra Cami denen ve göl kenarında bir restoran var, burada durup bir kahve molası daha verdik. Çok iyi bir mola yeri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aslında programda Vevcani köyü ve şelalesi vardı ama hava hem kararmaya yakın, hem de yağmur var. Hiç teklife açmadan iptal ettik. Daha sonra her yıl şiir etkinliklerine ev sahipliği yapan Struga şehrine geldik. Aracımızı park edip kısa bir yürüyüş yaptık. Aslında benim kağıt üzeri gezi programımda, buraya güneşin batımına şahit olacak saatte gelmek vardı ama ara ki güneşi bulasın..

Struga şehri bugünün son şehri. Hem Ohrid gölüne ve hem de içinden geçen Kara Drim Nehrine kıyısı olan çok güzel bir şehir burası. Ohrid gölünden geçen Kara Drim nehri, Struga şehrinde Ohrid’den ayrılıp Debar gölü ve devamla Arnavutluk’u geçerek Adriyatik Denizine boşalıyor.

Burada SONY DSCDrim nehri kenarı yürüyüş yaptık, civarda mağazalar var ve meşhur Ohrid incileri vitrinlerde tüm cazibeleri ile bizim bayanlara bakıyor. Ama bizim bayanlar hiç yüz vermiyor demek ki artık sıfır tükendi. SONY DSCHemen bir lokantaya girip güzel bir akşam yemeği yiyoruz. Kahvelerimizi içip 14 km ötede ki Ohrid şehrine vararak, kalacağımız otele yerleştik.

Yarın Ohrid gezimiz var.

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

Son güncel yayın tarihi 19.10.2014 Saat 02:39