• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.741 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

HIRVATİSTAN, KARADAĞ, BOSNA-HERSEK GEZİSİ-Mostar, Saraybosna

IMG_2892


SONY DSCMostar’da, Tito Köprüsünün yakınında bulunan Bristol adlı otelde kalıyoruz. Sabah erken uyanıp pencereyi açtığımda dışarıda iki görüntü dikkatimi çekti. Bunlardan birisi, otelin karşısında bulunan evin kurşundan delik deşik olmuş duvarlarında ve pencerelerinde açan çiçekler. Pencerelerde, rüzgarların getirdiği tohumlar zamanı gelince gelişip, çiçeklenmişler. Savaşın kötü izleri üzerinde yeşeren yaşam, yüzümde gülücükler yarattı. Diğer görüntü ise karşı tepelerden birisi üzerine dikilmiş kocaman bir haç.  Ben bu görüntülerden nefret ediyorum. Yanlış anlaşılmasın! NSONY DSCefret ettiğim haç görüntüsü değil. Nefret ettiğim, bu şekildeki çok kültürlü ve etnik gruplu kentlerin tepesine devasa boyutlarda haç veya benzeri dini simgeler dikmeleri ve bunu 2000’li yıllarda yapmaları. Aynı olayı Üsküp’te de görmüştüm.  

Mostar, Boşnakca köprü demek. UNESCO tarafından Dünya Miras Listesinde olan eski Mostar Şehri’ne otobüsümüzle gidince, şehir turuna da tersten başlamış olduk. Otobüs bizi eski şehre en yakın yer olan Fransisken Manastırının önünde bırakıyor. Buradan yürümeye başlayarak Mostar’ın meşhur eski köprüsünü görmeye gidiyoruz. Yol boyunca gördüğümüz ve dün geceye göre, gündüz gözüyle görünce daha da etkilendiğimiz savaştan kalma binalar ve bunlar üzerinde kurşun izleri içimizi biraz hüzünlendiriyor. Ancak hemen hepsinin ya yıkık duvarı ya da penceresi üzerinde çiçekler açmış. Sanki birisi buraları çiçeklendirmiş. Bu birisinin doğa olduğuna şüphe yok.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCKısa ve zevkli yürüyüş yaptıktan sonra Mostar Köprüsü karşımızda gözüktü. Mostar Köprüsü, Neretva Nehri üzerinde Kanuni Sultan Süleyman zamanında,  Mimar Sinan’ın öğrencisi Mimar Hayrettin tarafından 1566 yılında inşa edilmiş. Yirmi altı metre yüksekte 30 metre uzunluğunda, 4 metre genişliğinde olan köprünün yapımında 456 kalıp taş kullanılmış. Taş köprünün yapımında tenelija adı verilen yöreye has hafif fakat yeterince güçlü bir oolitik kireçtaşı, beden duvarlarının inşasında breça denilen ve nehir kıyısı boyunca bol miktarda bulunan bir çeşit yuvarlak çakıllı konglemera, köprü döşemesi üzerinde ise kreçnyak denilen ve adeta mermer sertliğinde olan kireç taşı kullanılmış.

Bir zamanlar bu köprünün yerinde tahtadan bir köprü varmış. İnternetteki eski fotoğraflarını buldum. O zamanlar çevresindeki daha az bina ile çok daha güzel gözüküyor. Köprünün sağ tarafındaki kuleye Halebiya, sol tarafındaki kuleye ise Tara adı verilmiş. Bu kulelerde her zaman muhafızlar bulunmuş (köprünün yeniden yapımı ile ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti Karayollarına ait bir pdf formatlı belge buldum. Bu belge de yapım çok güzel ve ayrıntılı olarak anlatılmış.  Bu kadar emek verilen ve güzel bir eserle sonuçlanan işi yapanların Türk firması olduğuna dair hiçbir uyarı yazısı köprü civarında yoktu. Bana o zaman bunun olmayışı çok ilginç, bir o kadar da üzücü gelmişti. Hatta bizim katkımızdan şüpheye bile düşmüştüm.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Savaş sırasında Mostar Köprüsü’ne ilk saldırıyı 1992’de Bosnalı Sırplar düzenledi. 1993’te Hırvat tankları köprüye daha büyük zarar veren saldırılarını başlattı. Dokuz Kasım 1993’de saat 08:30’da köprü tamamen yıkıldı. Hırvatlar yaptıkları marifeti saniye saniye kaydedip, televizyonlara gönderdiler. Aslında Vandallıklarının göstergesi olan bu kayıtlarla da, tarihin kara sayfaları içinde yerlerini aldılar. Mostar Köprüsünün yıkılışının televizyondan gösterildiğini hatırlıyorum. Buna ait bir video görüntüsü ararken bir tanesini buldum. Adresini aşağıda verdiğim görüntüler hikayeyi çok güzel anlatıyor.

 Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini birbirine bağlayan Mostar Köprüsünün yıkımının tek anlamı, Mostar’ın çok uluslu mirasının reddedilmesi olsa gerek. Savaş sonrasında İngiliz güçleri yıkılan köprünün yerine geçici bir demir köprü yapmış. Mostar civarındaki diğer köprüler de tahrip edildiğinden, nehrin iki yakasını birleştiren tek yapı olarak bu köprü kalmış.

Savaş sonrasında 1996 yılında Türkiye, Dünya Bankası’na 1milyon $ tutarındaki ilk bağışı yaparak, uluslararası kampanyayı başlatmış, ardından İtalya, Hollanda, Hırvatistan gibi ülkelerin bağışlarıyla toplam 15 milyon $ tutarında bağış toplanmış.  Köprünün yeniden aslına uygun inşasına 1997’de başlandı. Köprünün inşaatını bir Türk şirketi üstlendi. Köprünün dev taşları, Neretva Nehri’nin sularından Macar dalgıçlarca çıkarıldı ancak bu taşlar köprünün yeniden yapımı için kullanılamadı. Bunun üzerine bu köprünün taşlarının çıkarıldığı taş ocağı, artık kapalı iken, yeniden açıldı ve buradan çıkan taşlarla aslına uygun bir şekilde inşa edildi.

Köprünün kemerindeki çalışma Haziran 2002’de başlanmış ve Kilit taşı Ağustos 2003’te yerine konulmuş. İnşaatı tamamlanan Mostar Köprüsü, çok sayıda devletin temsilcilerinin hazır bulunduğu bir törenle, İngiliz Prensi Charles tarafından 23 Temmuz 2004 tarihinde açılmış.  Mostar Köprüsü, eski Mostar şehriyle birlikte 2005 yılında Dünya Miras Listesi’ne eklendi.

IMG_2920Mostar Köprüsü civarında çok sayıda kafe var. Bunları geçip köprünün üstüne doğru yürüdük. Şortları ile bazı gençler köprünün korkuluklarına çıkıp atlarmış gibi yapıyorlar. Bugünlerde bu gösteri turistler için parası karşılığı yöre gençleri tarafından yapılıyor. Ancak eskiden gelen bir geleneğe göre şehrin erkekleri nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atlarlarmış. Bugün bu iş Euro karşılığı yapılıyor. Atlamanın bir stili var tabii ki. Gençler 25 mt yükseklikten, çok da derin olmayan bir derinlikteki Neretva Nehrine, tehlikeli sayılabilecek bir atlayış yapıyorlar. Bunun için ayaklar karına doğru iyice çekilip, tam suya değecekleri zaman açılıyor.

Bu şehirdeki bir diğer eski köprü ise Neretva’nın diğer bir kolu olan Radobolja Deresi üzerinde bulunan ve şekil olarak Mostar Köprüsüne çok benzeyen Kriva Cuprija Köprüsü.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu köprüyü Civan Kethüda diye bir mimar yapmış ve yapım tarihi 1558. Yani aslında daha sonra yapılan Mostar Köprüsü bu ilk yapılan köprüye benzetilmiş gibi. Bu köprüde saldırılarda tamamen yıkılmış. Bu köprüyü fotoğrafladıktan sonra Mostar’ın Baş Çarşı denen eski çarşısına girdik. Taş döşeli sokaklarda, sağlı sollu dükkanlar var. Satıcılar dükkanlarını yeni açıyorlar. Buraya da bol bol Çin malları girmiş. Bazı dükkanlarda bakır üzerine işlemeler (özellikle de Mostar şehrinin simgesi olan nar meyvesi işlemeleri) alınabilecek güzel ev eşyaları olarak gözüküyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Mostar Karaözbek camisiYolumuzun sonunda Karacaözbek (Karadozbegova) Camisini ziyaret ettik. Güzel bir avlusu, caminin yanında eski mezar taşları ile dolu bir mezarlık mevcut. Burayı da Mimar Hayrettin yapmış. Bitim tarihi 1557. Camiye son savaşta çok hasar vermişler. İçeride zamanında çok güzel kalem işleri varmış.

Bir sonraki durağımız ise eski bir Türk evi. Biscevica adlı sokakta bulunduğu için Biscevica Evi olarak biliniyor. 1635 Yılında yapılmış ve Neretva Nehri’nin kenarına yapılmış. Buradan Neretva Nehri bir başka güzel görünüyor. Avlusunda küçük taburelere oturarak gelen kahveleri içiyorsunuz. Kahveler bizim Mırra cezveleri gibi cezvelerde geliyor. Ev tipik bir eski Türk evi; fıskiyeli avlusu ile 2 katlı bir ev. Şükürler olsun ki savaştan hiç zarar görmemiş ve her şey orijinal. Burada avluda biraz dinlendik ve Türk kahvelerimizi içtik. Mostar’da yapılan kahveler gerçekten çok güzel. Bizim dedelerin eski yaptıkları evler kesinlikle daha güzel evlermiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonrada Koski Mehmet Paşa Camisine gittik. Bu Camii 1618 yılında yapılmış ama bu camiden çok güzel Mostar köprüsü manzaraları yakalanıyor. Bu caminin minaresine tırmanarak çok güzel şehir manzarası alma şansım olduğunu yeni öğrendim. Bunu kaçırmışız, ne yazık oldu!

Artık öğle oldu ve yemek yiyeceğimiz lokantaya gittik. Rehberimiz Ayşe Hanım ve şoförümüz Stefan sayesinde çok güzel bir yer ayrılmış. Köprünün hemen yanında bulunuyor. Köprünün muhteşem manzarası ve üstünden atlamaya başlamış olan gençleri birkaç kez görmek de işin bonusu olacaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada yemekten bahsedecek olursak önce bir börek geldi (yediğim en güzel börek), meşhur köfteleri Cevapi ve arkasından da baklava (muhteşem bir ev yapımı baklavaydı).

Öğle yemeği sonrası tekrar otobüsümüze binerek gezimizin son şehri ve son konaklama yerimiz olan Saraybosna’ya doğru yola çıktık. Mostar’dan çıkarken çok sayıda mezarlık gördük. Bu güzelim şehirde, ne kadar büyük boyutlarda vahşetin yaşandığının belgesi olan mezarlıklar, bu şehre hiç yakışmıyor. Ama yaşanmış işte.

Mostar-Saraybosna arası 140 kilometre kadar ve yaklaşık 2 saat yoldayız. Yol çok güzel, yemyeşil. Yol boyunca Neretva nehri bize eşlik ediyor. Elimde video kamera otobüsün muavin koltuğunda oturduğumdan durabilecek bir yer kestirirken,  Mostar’dan 53 km sonra Jablanica adlı şehre yakın yemyeşil bir tepede bulunan Zdrava Voda adlı restoran da duralım dedik. Gördüğümüz manzara tek kelime ile harikaydı. Bir nehrin rengi bu kadar güzel olsun ve bu kadar güzel aksın! Yarım saat kadar burada oyalandık. Jablanica şehrinin zaten %70’lik kısmı ormanlıkmış. Neretva Nehrinin suları ile burada suni bir gölde oluşturmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otobüsümüzle kısa bir yolculuk sonrası 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanmış bir tren yolu köprüsünü görmeye gittik. Bu köprüden Tito ve Partizanları asker ve silah geçirirken, Alman uçaklarınca bombalanmışlar. Köprü üzerinde trenle birlikte Neretva’nın sularına gömülmüş. Hala orada o haliyle duruyor. Bir de müzesi var ama kapalıydı.

IMG_2978

Burayı da ziyaret ettikten sonra bir saate yakın bir yolculukla Saraybosna’ya vardık. Saraybosna’ya nisbeten erken vardık sayılır. Valizleri atar atmaz şehre ulaşıp, şehirle erken bir tanışma yapmak istiyoruz. Çünkü ertesi gün öğle saatlerinde uçakta olacağız. Ülkeye dönüş saati geldi.

Otobüs kalacağımız otele gittik ancak bir problem var ki bir türlü otele giriş yapamıyoruz. Sonunda öğrenildi ki otel yerimizi değiştirmişler ve bir üst otele yer ayırtmışlar. Ancak bu da olmayınca bir üstte değil, bir alt kategori de otele yerleştirmeye çalışıyorlar. Rehberimiz Ayşe Hanım diretince de lokal acente yetkilileri Saraybosna’nın en iyi otellerinden birisine yerleştirmek zorunda kaldılar. Doğrusu otobüsle beklediğimiz parkta başlangıçta bir Boşnak düğününe denk geldiğimizden fotoğraf, video kaydı filan derken vakit geçirdiğimizden başta umursamamıştım. Ama sonra vakit kaybedince Saraybosna’yı gece göremediğimiz için kızdım. Kaldığımız otelin döner lokantasında gece yemek yerken şehre yukardan bakıp, şarapları yudumlamak da ayrı bir keyif oldu. Akşam üstü ve gece de yağmur yağınca, “Her şey de bir hayır vardır” dedim içimden. Arkadaşlarla sağlığa kadeh kaldırırken aklımdan “Yarın Saraybosna’yı gezerken yağmur yağmasa bari” diye geçirdim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yarın son gün. Öğlene kadar Saraybosna gezilecek, sonra da İstanbul’a dönüş var.

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 17.06.2010

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi 22.11.2014 Saat 01:04

HIRVATİSTAN, KARADAĞ, BOSNA-HERSEK GEZİSİ-Neretva Deltası, Pocitelj, Blagaj, Mostar

IMG_2685

Her zaman ki gibi sabah erkenden kalktık ve kahvaltı sonrası otobüse doluştuk. Bu gün epey bir yolumuz var. İki yüz kilometreye yakın yol gideceğiz. Bu sefer dün olduğu gibi dağlardan zig zaglar çizerek inmek yok. Kestirmeden bir yol izleyerek Budva’dan Tivat’a gelip, buradan da Lepetani Limanından vapurla karşı kıyıya geçerek, Kamerani limanına ineceğiz. Herceg Novi üzerinden Karadağ-Hırvatistan sınırına ulaşıp, tekrar Hırvatistan topraklarına gireceğiz. Metkovic denen yerden Hırvatistan-Bosna-Hersek sınırını geçerek Bosna topraklarındaki gezimize başlayacağız.

Tam ekran yakalama 20.11.2014 231932

Yol, düne göre çok eziyetsiz ama daha az yeşil diyebilirim. Yalnız vapur gezisi iyi oldu. Böylece kısa da olsa Kotor Körfezi üzerinde, denizden yolculuk da etmiş olduk. Herceg-Novi üzerinden sınıra rahatça ulaştık. Kotor körfezi gerçekten çok güzel bir doğa harikası. Keşke Herceg-Novi  (burayı sadece uzaktan gördük) ve Kotor şehirlerini  (burası hiç mi hiç yetmedi) daha fazla gezebilseydik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dubrovnik’e tepeden son kez bakıp, Stedrica üzerinden Hırvatistan’ı terk edip Bosna-Hersek topraklarına girdik. Ama girmemizle çıkmamız bir oldu. Çünkü burası sadece 15 kilometrelik bir sahil şeridi ve Bosna-Hersek toprakları sayılıyor. Bu kısım, 1991-1995 Yılları arasında Hırvatların ve Sırpların, Bosna-Hersek’lilere yaptıkları eziyetlere (sayısını tam olarak söyleyemeseler de 100000 civarında olduğu düşünülen ölümler, soykırım, sistemli tecavüz, sebep oldukları göç hareketleri, sakatlıkları kast ediyorum) karşılık, tüm dünyanın, Bosna-Hersek’e denize ulaşması için bıraktığı sahil şeridi.  Sınırı Hırvatlar mı, Bosnalılar mı koruyor pek anlamadık ama burasının daha çok baş ağrıtacak bir bölge olduğu kesin. Umarım bir daha bu kadar büyük acılar ve insanlık ayıpları yaşanmaz (Not: Günümüz yılı 2014. 2010 yılında bu yazıyı yazarken var olan umudum hala katlanarak yaşadığımız acılarla gittikçe azalıyor). Burada Neum denen, Bosna-Hersek yerleşim yerinde durup alışveriş ettik.  Tekrar Hırvatistan topraklarına girdik ve Neretva Nehri ile ilk tanışıklığımız da bu bölgelerde başladı.

Villa Neretva adlı bir restoranda öğle yemeğimizi yedik ve kısa bir yolculuk sonrasında tekrar Hırvatistan topraklarını terk edip, Bosna Hersek topraklarına giriş yaptık. Yani sizin anlayacağınız 30 km içinde Hırvatistan ve Bosna-Hersek topraklarını birkaç kez girip çıktık.

mbosnia

Bosna topraklarına girdiğimiz anda kendim de bir huzur hissettim. Eminim bunu tüm gezi arkadaşlarım da hissetmiştir. Her yolculuk bana ve eşime birer macera olmuş ve hepsinden ayrı bir zevk almışızdır. Ama yurda her dönüşümüzde, (nereden dönersek dönelim ve o geziden ne kadar zevk almış olursak olalım) uçağımız Atatürk Havaalanına iner inmez içimizi her zaman bir huzur kaplamıştır. Her zaman “Ne olursa olsun, dünyanın en güzel ülkesi bizimkisi” demişizdir.  Bosna-Hersek topraklarına girdiğimizde işte tam da bu duyguyu hissettim. Bu duygum gezi sonunda biraz karmaşık bir hale dönüştü ama bundan daha sonra bahsedeceğim.

Neretva  Nehri 230 km uzunluğu ile Adriyatik havzasının en büyük nehridir. kısa bir bölümü Hırvatistan toprakları içinde (22 km) ve Hırvatistan ile Bosna-Hersek’in en önemli taze su kaynağıdır. Neretva Nehri Dinar Alplerinden doğup, Adriyatik denizine dökülüyor. Neretva Nehrinin, Hırvatistan topraklarında oluşturduğu deltalar çok güzel manzaralar yaratıyor. Bu deltanın büyüklüğü 12000 hektarlık bir alanı kaplıyor.

Bosna-Hersek, Balkanlar’da 51.197 km2‘lik yüzölçümü ve yaklaşık 4.500.000 kişilik (2013 yılında 3,829,307) nüfusu olan bir ülke. Ülke bir bütünü oluşturan üç etnik gruba ev sahipliği yapıyor: Boşnaklar, Sırplar ve Hırvatlar. Ülkenin bu etnik zenginliği aynı zamanda yaşanan tüm acıların da sebebi. Ülke, yönetim açısından iki devletçiğe bölünmüş durumda, Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti.

Ülkenin para birimi Convertible Marka (BAM) ve 1 EUR=1.95 BAM.

SONY DSC

Ben Bosna-Hersek’in bu kadar da yeşil olacağını beklemiyordum doğrusu. Bir taraftan Neretva nehrinin türkuaz rengi, bir taraftan ağaçların yeşil rengi içinde ilerliyoruz. On sekiz kilometre sonrasında karşımıza Pocitelj adlı köy çıktı. Bu köy için, rahatlıkla Anadolu’nun bakımlı herhangi bir Türk köyü diyebilirsiniz. Camisi, hamamı, medresesi taş evleri ile tipik bir Türk köyü. İçindeki eski eserler 16-17. Yüzyıl dönemine ait Osmanlı eserleri.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Otobüsümüz köyde durur durmaz, ellerinde meyve sepetleri ve hediyelik eşyalarla yerel satıcıların saldırısına uğradık. Dedim ya burası artık bizim diyarlar, Hırvatistan ve Karadağ’da hiç rastlamadığımız bu manzara bizim diyarda sıradan bir olay ve her yerde karşılaştık. Doğrusu ben şakır şakır Türkçe konuşan insanlar bekliyordum. Ama konuştukları sadece birkaç Türkçe kelime oldu. Bir de “Hurra Türkler geldi, bizim akrabalar geldi” havası, yüzlerde gülücükler açmasını da bekliyordum ama o da olmadı. Aslında bu hissi Bosna-Hersek’de gezdiğimiz tüm yerlerde hissetmedim değil. SONY DSC

Yerel rehberimizle buluştuk ve bizi Neretva Nehri kıyısında kurulu ve UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesi içindeki bu güzel köyü anlatmaya başladı. Bu köyde etrafta, Mostar ve Saray-Bosna’da daha çok hissedeceğimiz, yaşanmış kötü anılar kol geziyor. Yerel Rehberimiz de hiç bahsetmedi ya da ben kaçırdım ama Hırvatlar 1993 yılında buradaki Boşnaklar üzerine ciddi bir etnik temizlik yapmışlar. Şehrin tüm Osmanlıya ait eserleri ağır bir bombardımana tutulurken, Boşnaklar ya öldürülmüşler ya da toplama kamplarına sürülmüşler. Bu köyde gördüğümüz çoğu eser aslında orijinal değil ve savaş sonrası tamir görmüşler. Ancak ya ölen Boşnaklar? Onların çektikleri acılar? Onlar pek geri gelecek gibi değiller. Şimdi gezi sonrası anılarımı yazarken ve Bosna Savaşını çeşitli kaynaklardan tekrar okurken, gezi sırasında anlam veremediğim bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyorum. Bu savaşı en son da geniş olarak yazacağım ancak sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; Bu köyde, Mostar’da ve Saraybosna’da gördüğümüz insanlar, eğer Müslüman Boşnaklarsa, bu insanlar hepimize kızgınlar, kırgınlar. Yanlış anlaşılmasın; Türk olduğumuz, Müslüman olduğumuz için değil, insan olduğumuz ve 20. Yüzyılın sonunda bu katliamlara izin verdiğimiz, seyirci kaldığımız için kızgınlar. Bence bu insanlar için Müslüman veya Türk olduğumuz pek bir şey ifade etmiyor, yaşanan yaşandı ve onlar yaşadılar. SONY DSC

Pocitelj’de bulunan kalenin tarihi 14 yüzyıllara kadar gidiyor ve 1471’de Türklerin eline geçmiş.

SONY DSCTürklerden kalan en önemli eser Hacı Alija Camisi (yapımı 1563). Caminin Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin tarafından yapıldığı biliniyor. Cami Hırvatlarca ağır bombardıman sonrası yerle bir olmuş. Şişman İbrahimpaşa Medresesi ile birlikte yeniden inşa edilmiş. Caminin içindeki Türk işi kalem oymaları da bu bombardımandan nasibini almış. Savaş sonrası caminin onarımını üstlenen Suudilerce caminin dışı aslına uygun yapılmış ama içindeki restorasyonda Türk işi kalem işleri yerine, Suudi izleri verilmiş. Makedonya’da ya da Arnavutlukta gördüğüm camilerin güzelliğini ve sıcaklığını ben bu camide pek hissedemedim. Hacı Ali Cami10-001

Saat kulesi, burada diğer önemli bir yapı ve 16-17 yüzyıllarda yapılmış. 1664’de burayı ziyaret eden Evliya Çelebi’nin yazdığına göre bu kuledeki çan Girit’ten getirilmiş ve ağırca bir çanmış. Ancak bu çan, 1878’den beri bu bölgeyi ele geçirmiş olan Avusturya-Macaristan imparatorluğunca, 1917 yılında silahlara kurşun elde etmek için eritilmiş. Yani bugün saat kulesinde çan yok.

Pocitelj’in bir diğer özelliği de 1970’lerde burada artistler kolonisinin bulunduğu Gavran Kapetonovic Evi’nin varlığı. Bu ev de bombardımandan nasibini almış ve yeniden yapılmış ve 2003’de yeniden açılmış ve dünyanın dört bir yanından gelen 2000 civarı her daldan sanatçı,  bu kolonide yeniden toplanıp savaşı protesto etmişler.

IMG_2568Her zaman olduğu gibi bu bilgilenmeler ve gezi sonrasında, yarım saat kadar süren bir serbest zaman verildi. Bizim iki hedefimiz var; surlara ve saat kulesine kadar çıkabilmek ve Pocitelj’in girişinde Türkçe olarak yazan “Türk çayı bulunur” yazısı bulunan yerde demli bir çay içmek. Zaman kısa olduğundan biz hanımla surlara ama Türk evlerinin bulunduğu tepelere doğru yöneldik. Diğer bir gezgin grubun hedefi ise surların kulesi. Manzara harika. Neretva Nehri gördüğüm en güzel nehirlerden bir tanesi. Fotoğrafları çektik ve aşağıda çay içeceğimiz kafede buluştuk. Büyük beklenti ile çayları söyledik ama hey hat! Gele gele sallama çay geldi. O da bir sallamadan 4 çay çıkartmışlar gibi açık ve tatsız. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadık.

Otobüsün bu sefer ki rotası Blagaj. Burası ise benim Bosna-Hersek içindeki favori yerim. Fotoğraflarda gördüğüm kadarı ile buraya herkes bayılacak. Blagaj, Mostar’ın 20 km güneydoğusunda yer alan bir kasaba. Burasının önemi Buna Nehrinin kaynağı olması. Buna Nehri, dağın içinden geçip 200 metre yükseklikteki sarp kayalıktan dışarıya çıkan küçük bir nehir. Dokuz kilometrelik batıya doğru bir akış sonrası Neretva nehri ile birleşiyor. Bu doğa harikası yanına 1520 yılında, Mostar Müftüsü olan Ziyauddin-Ahmed ibni Mustafa döneminde bir de derviş tekkesi yapılmış.

SONY DSC

Blagaj’a kısa bir yolculuk sonrası vardık ve otobüsümüzü yeni ve eski mezarların bulunduğu bir mezarlığın karşısında park edip, bir müddet yürüdük. Suyun olduğu her yer bir başka güzel oluyor. Dar ama ağaçlarla ve eski taş evlerle dolu bir yolun sonunda Derviş tekkesine geldik. Su dağı delip, adeta fışkırırcasına çıkıyor. Tertemiz suyun tadına baktık. Sonrasında Karşı kıyıya geçip, tekke ve suyun çıkışını bol bol fotoğrafladık. Burası tam beklediğim gibi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Blagaj mezar3Sonrasında otobüsün yanına döndük. Daha evvelden dikkatimizi çeken mezarlığa bir göz atmak için girdik. Burada ataların eski mezarları yanında çok sayıda yeni mezarda mevcut. Tarihler 1990’lı yıllarda kümelenmiş gibi. Aslında sonradan Mostar’da ama en fazla da Saraybosna göreceğimiz çok sayıda mezarlığın habercisi olan bu mezarlıkta, her mezarda olan hüzünden daha fazlası vardı.

Bugünün en son ziyaret yeri, geceyi de geçireceğimiz Mostar. Mostar, Bosna-Hersek’te Hersek bölgesinin en büyük şehri ve Bosna-Hersek Federasyonu’na bağlı Hersek-Neretva Kantonu’nun idarî merkezi olan şehir. Neretva Nehri’nin kıyısında yer alan Mostar, Hersek’in başkenti. 105.000 nüfuslu şehir, Bosna-Hersek’teki iç savaş sırasında büyük zarar gördü. Şehirden ismini alan ünlü Mostar Köprüsünü ben Sırpların yıktığını sanıyordum. Ama Hırvatlar tarafından yıkılmış. Yani savaştan Sırplar nedeni ile acı çeken Hırvatlar, Sırplarla anlaşarak Boşnaklara beraberce acı vermişler. Geçen gün bir yazı da Hırvat Devlet Başkanının, Boşnaklara verdikleri acı için, Boşnaklardan özür dilediğini okumuştum. Ölenleri geri getirmez ve kalanları da ne kadar avutur bilmem ama sonradan özür dileneceğine, özre sebep olacak işler yapmamak lazım (bu satırları yazarken televizyonda geçen alt yazıda, Kırgızistan’da Özbeklere karşı yapılan saldırıları ve en az 124 kişinin öldüğünü yazıyordu. Bu insanoğlu hiç ama hiç akıllanmayacak!) Savaş sırasında şehrin etnik yapısı değişti. Müslümanlar Mostar’ın doğusunda, Hırvatlar batısında yaşamaya başladı. Sırpların çoğu ise şehirden ayrıldı.

IMG_2712Mostar’a girer girmez bizi mezarlar karşıladı. Bu şehrin mezarlığı o kadar çok ki! Her yerde hala hasar görmüş binalar var. Binaların bazıları kurşun yemekten delik deşik olmuş. Savaşın kötü yüzü her yerden, açık seçik bize bakıyor.

Mostar’daki otelimiz Bristol Otel. Eski şehre uzak ama yine de yürüme mesafesinde. Otele yerleştik ve kısa bir dinlenme sonrasında yemeğe indik. Yemek sonrası ise Mostar’ı gece keşfine çıktık.

Mostar körüsü gece8

Yirmi dakikalık bir yürüyüş sonrasında eski Mostar’a vardık. O güzelim Mostar Köprüsü karşımızda tüm güzelliği ile duruyor. Mostar Köprüsünü uzaktan gören bir noktadan fotoğraf çekerken, mermer üzerine İngilizce olarak yazılmış bir yazı fark ettim; “Don’t Forget-Unutma”. Bosnalılar acı günleri unutmak ve unutturmak niyetinde değiller.  Mostar unutma yazısı (2)Eski Mostar’ın Baş Çarşısının Arnavut kaldırımlı sokaklarında, kapalı olan dükkanları seyrederek yürüdük. Köprünün aşağısında Mostar’lı gençler toplu halde bir yandan içip, bir yandan da şarkılar söylüyorlar. Sözlerini anladığımız bir şarkı değil, belki hüzün belki de aşkı anlatıyor. Ortam güzel, ışıklandırılmış Mostar köprüsü karşımda, Neretva nehri müzik sesini bastırmak istercesine uğultulu akıyor. Daha ne isterim ki!

Yarın Mostar Şehri gezilecek, sonrasında ise son konaklayacağımız şehre Saraybosna’ya doğru hareket var.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru-

İlk yayın tarihi :14.06.2010

Gözden geçirilmiş son yayın tarihi .21.11.2014 Saat 00:45

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

HIRVATİSTAN, KARADAĞ, BOSNA-HERSEK GEZİSİ-Kotor Körfezi / KARADAĞ

SONY DSC

Sabah saat 09:00 gibi otobüsümüz, bu sefer yeni bir ülkeye, Karadağ’a gitmek için hareket etti. Hırvatistan’da 1-2 gün daha rahatlıkla geçirebilirdim ama yapacak bir şey yok, program belli. “Bu gezi ile kendimize gelecekte yeniden gideceğimiz bir rota belirlemiş olduk” diyeceğim ama hanımla ” bir gittiğimiz yere, bir daha gitmeme” şeklinde bir gezi anlayışımız var. Öyle ya! Gezilecek çok yer var ama para ve zaman kısıtlı. . O nedenle önce görmediğimiz ve gitmeyi planladığımız yerler bitirilmeli..

map_of_montenegroKaradağ benim merakla beklediğim bir ülke. Bizim programda burası için 2 gece 3 gün vermiştim. Ama tur programı 1 gece 2 gün şeklinde. Baştan biliyorum ki Karadağ’ın tadı damağımda kalacak.

Hırvatistan’ın safir mavisi Adriyatik denizi, Karadağ’da da devam etse de, heybetli gri dağların gölgesinde, denizin renginde kararma oluyor. Karadağ (Montenegro) ismi de bu dağlardan geliyor zaten.

Karadağ, tarih boyunca bağımsızlığı için savaş vermiş olan bir ülke. Bizim dedeler buralarda hep başarısız olmuşlar. Karadağlılar, bu başarıları ile de haklı olarak büyük bir övünç duyuyorlar. Gerçi “Bu kadar dağda taşta dedelerin işi de neydi?” diye soruyor insan. Bağımsızlığı için savaşan insanları takdir etmek lazım.

Tarihlerinde iki kez bağımsızlıklarını kaybetmişler. Bunlardan bir tanesi 1166 yılında Sırp Kralı Raska’ya karşı olmuş ve 200 yıl Sırpların boyunduruğu altında yaşamışlar. Bir diğeri ise 1. Dünya savaşında, 1916 yılında Avusturya işgali ile olmuş. Sırplarla birlikte Avusturyalılara karşı savaş vermişler ve kurtulmuşlar. Ama bu sefer de Sırplar bu ülkeyi 1922 yılında topraklarına katmışlar.

Vladika_daniloTarihte Karadağ’lılar aslında kabile yaşamı süren insanlar olmuşlar. 17. Yüzyılda bu kabileleri birleştirip devlet haline getiren, prens-din büyüğü karışımı Danilo Petrović (Vladike Danilo) olmuş. Bu yönetici hiç evlenmemiş ve ondan sonra da yönetime yeğeni geçmiş. Bu amcadan yeğene tahtın nakli sonra da devam etmiş. Vladike 1. Petar ve sonraki takipçisi 2. Petar Petrovic Njegos Karadağı, merkezi yönetimi olan bir devlet haline getirmişler. Osmanlı-Rus savaşlarının olduğu bir dönemdeTürklerin elinde olan bazı bölgeler 2.Petar sayesinde Osmanlılardan alınmış ve siyasi başkenti Cetinje olan bağımsız bir devlet olmuşlar. Devletin başına geçen 1. Nikola ise evlenmeme geleneğini bozup, bir de üstüne çok sayıda çocuk sahibi olmuş. Çocuklarından 6 kız çocuğunu Avrupa’nın aristokrat ailelerine gelin verince Karadağ’ın devlet olarak durumu daha da sağlamlaşmış ve Cetinje’de bazı büyük devletlerin elçilikleri açılmış. 1910’da 1. Nikola kendini kral ilan edince Karadağ’a monarşi gelmiş. Dört yıl sonra Karadağ savaşa girmiş ve 4 yıl sonra da Sırp boyunduruğu altına girilmiş. 1919 yılında Kral 1. Nikola’nın desteklediği bir başkaldırı olsa da başarılı olamamış. İkinci Dünya savaşında Partizanlara yaptıkları yardımlar karşısında Tito, Karadağ’a ödül olarak Cumhuriyet statüsü vermiş. 2006 yılında ise Karadağ, özgürlüğünü ilan edip, Dünyanın 192. Devleti olmuş.

Halen kendine has bir para birimi olmayıp, Euro resmi para olarak kullanılıyor. Ülkenin başkenti Podgorica’ya taşınmış. 2014’de tahmini nüfusu 650.000 ve yüzölçümü ise 13.812 km².

Dubrovnik’ten çıkışta son bir kez daha Dubrovnik fotoğrafları almak için durduk. Sabahın bu saatlerinde bu ışıkta bir başka güzel gözüküyor, Dubrovnik.

SONY DSC Dubrovnik’ten 45 km sonra Karadağ sınırına geliyorsunuz. Sınırda biraz beklemek zorunda kaldık. Sınırı geçtikten birkaç kilometre sonra bir benzin istasyonunda durduk. Kilometre olarak biraz erken olan ama sınırda kaybettiğimiz zamana göre yerinde bir molaydı. Karadağ tahmin ettiğim gibi yemyeşil bir ülke. Hele de gittiğimiz zaman yeşilin en canlı zamanı olunca, manzaraya doyum olmuyor.

Kısa mola sonrası Kotor’a doğru yola düştük. Avrupa’nın bu en güneyindeki ve dünyanın en büyük fiyortlarından birini görmek heyecan veriyor. Kotor Körfezi, aslında Bokelj adlı Orenj Dağlarından gelen bir nehrin yaptığı kanyon. Yani bu kanyonu dolduran Adriyatik denizinin altında bir nehir akıyor. Bu nedenle burada sular soğuk oluyormuş.

Kotor körfezini kestirmeden vapurla da geçebiliyorsunuz. Ancak bizim amaç yolu uzatmak ve Kotor’da şehri turlamak olunca tüm körfezi dolaştık. Kotor körfezi kıvrıla kıvrıla önümüzde akıp gidiyor. Gerçekten çok güzel görüntüler var ama yol o kadar dar ki, koca otobüsü kenara çekip de doya doya fotoğraf alma imkanımız olmadı. “Buraya kendi kullandığın bir araçla gelmen şarttı” diye düşündüm.

Kotor Körfezine girişteki ilk yerleşim yerleri Herceg Novi sonra da Perast. Risan adlı şehir ise Kotor körfezinin en eski yerleşim yerlerinden birisi ama bu üç şehri de doğrudan geçmek zorunda kaldık. Önceleri durmadık diye biraz kızmıştım ama Kotor’dan sonra 25 km tırmandığımız, neredeyse ancak bir arabanın geçebileceği yolları ile dağları görünce “Durmamamızın sebebi varmış” dedim. Karadağ’ı bir gün daha gezmeliydik.

SONY DSCSonunda güzel bir yolculuk sonrası Kotor körfezinin Unesco’nun Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Kotor adlı şehrine geldik. Surlarla çevrili Kotor şehrinin limanında kocaman bir yolcu gemisi vardı. Bu şehir Avrupa’nın en güneydeki, en derin fiyordun ucunda kurulmuş. Osmanlının meşhur kaptanıderyası Barbaros Hayrettin, Kotor’a kadar gelip bu korunaklı şehri almayı denemiş ama becerememiş.

Şehre deniz kapısından girdik. Şehre girdikten sonra karşınıza gelen alan (Oruzia) şehrin en işlek yeri ve bir de 1602 yılından kalma saat kulesi var. Şehrin dar sokaklarında hızlıca bir bilgilenme ve gezinti yaptık. İçini gezdiğimiz St Tryphon Katedrali, Kotor şehrinin koruyucu azizi Tryphon için yapılmış olan bir katedralmiş. Yapımı 11 yüzyıla kadar gidiyor ancak depremlerle yıkılmış ve yeniden yapmışlar. Gotik-Romanesk tarzdaki bina içinde, ince sütunların bir araya gelmesi ile tavan desteklenmekte. Yerel rehber bizi St Mary adlı bir diğer kiliseye götürdü. Bizi bu kilisenin kapılarındaki oymaları göstermek istediğini anlattı. Vasko Lipovac adlı bir sanatçı buradaki oymaların bir tanesinde Barbaros Hayrettin’in savaş gemilerini oymuş ve yengilerini anlatmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kotor şehrinde birkaç saati rahatlıkla geçirebilirdik. Doğrusu burası için mutlaka vakit ayırmak lazımdı. Hele şehrin yukarılarında bulunan kale surlarına çıkıp, şehri yukarıdan fotoğraflayamamak çok kötü oldu.

 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonrasında otobüsümüz 25 kilometrelik, keskin virajlarla dolu Dinar Alpleri’ne yani dağlara doğru yükselmeye başlayarak, Cetinje’ye doğru yöneldi. Altımızda Kotor körfezi her bir virajı dönüşümüzde ufaldıkça ufaldı, manzara daha da bir güzelleşti. Ancak neredeyse bir otobüs genişliğinde olan yolda, karşıdan gelen araçlar nedeni ile oldukça sıkıntılar yaşamadık değil. Kâh biz bekledik, geriye gittik, kah da karşıdaki araba. Sonunda uygun bir yerde durulabildik ve aşağıda tüm güzelliği ile duran Kotor Körfezi ve Adriyatik manzarası karşısında heyecanlandık. Tabii ki bol bol fotoğraf çektik.

SONY DSCLovcen Dağlarında uzun bir tırmanış sonrasında tepede Njegusi denen bir köyde durduk. Öğle yemeğimizi geç yiyebileceğimiz için bu köyde, Konoba adlı bir restoranda hazırlamış oldukları sandviçleri yedik. Bu köyün iki özelliği var; bir tanesi 1696-1918 yılları arasında Karadağ’ı yönetmiş olan Petrovic sülalesinin çıkış yeri olması ve diğeri de bu köyün ürünlerinin tamamen organik ürünler olması. Gerçekten o küçücük sandviçin içindeki peynir ve et muhteşem bir tada sahiptiler. Hata yaptım, orada satılan peynirlerden almadım. IMG_2319

Tekrar yola düştük dağların zirvesinde Çetinje şehrine vardık. Bu şehir bizim kasabalara büyüklüğe ve nüfusa sahip. Ancak tertemiz ve yemyeşil görünümde. Kısa bir tur sonrası şehir müzesine doğru yöneldik. Yukarıda bahsettiğim Kral Nikola’nın Sarayı şimdilerde müze haline dönüşmüş. Müzesi tek gezilecek yeri olunca bizden önceki grupları beklememiz gerekti. Bizi bir rehber eşliğinde gezdirmeye başladılar. Rehber komünist dönemden kalma bir memur izlenimi bıraktı. İlk lafı “Türkler bizi hiç yenemediler” oldu. Sorduk mu be kadın!

Sonra Abdülhamit ile Nikola arasındaki derin muhabbet ve bizimkinin Nikola’ya verdiği değeri ve hediyeleri anlatmaya ve göstermeye başladı. O zamandan karar vermiştim “Bu ne biçim bir dostluktur, sadece bizimkisi vermiş. Bu konuyu İstanbul’a dönünce araştıracağım” diye. Dediğine göre Nikola ile Abdülhamit Paris’te Askeri Okuldan arkadaşmışlar! Abdülhamit Paris’e gezmeye gitti ama Askeri Okulu hiç duymamıştım. Yaptığım araştırmaya göre Prens Nikola 1883 ve 1899 yıllarında iki İstanbul ziyareti yapmış. İlk gezisini 20 Ağustos 1883 yılında gerçekleştiren Prens Nikola ve beraberindeki heyet Göksu Kasrında misafir edilmiş. Abdülhamit, ayrıca İstanbul’da kaldığı müddetçe masrafları için 10.000 altın tahsis ederek bütün masrafların hazine-i hassa tarafından karşılanmasını sağlamış. Prens Nikola, ikinci İstanbul seyahatini 1899 yılında Abdülhamit’in cülus günü kutlama merasimleri münasebetiyle ve bir dizi temaslarda bulunmak üzere gerçekleştirmiş. 17 gün süren bu ziyarette, eşi Prenses Milena ve oğlu Prens Mirko da hazır bulunmuş. Konuk devlet lideri, muhteşem bir şekilde karşılanmış ve aynı şekilde ağırlanmış. Kendisine bizzat Abdülhamit tarafından hediye edilen ve bugün Sabancı Müzesi olarak kullanılan boğaza nazır Emirgan Yalısı’nda ikamet eden Nikola, İstanbul’a hayran kalmış. Yani bizim rehber hanım biraz haklı galiba. “Neden bu muhabbet ?” derseniz, Abdülhamit’in Nikola’nın kızlarının gelin gittiği Avrupa soyluları ile arayı hoş tutmak istemesi olabileceğini düşündüm. Kim bilir ? Vardır bizim Kızıl Sultan’ın bir bildiği.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC

IMG_2378Cetinje sonrasında otobüsümüze tekrar binip bu sefer Budva’ya doğru yola çıktık. Otuz kilometre sonrada Budva’ya vardık. Budva Karadağ’ın en turistik mekanlarından birisi. On bin nüfuslu çok şirin bir şehir. Ancak tam bir şantiye yeri olmaya doğru gidiyor izlenimini aldık. Çok uluslu şirketler burada da cirit atıyor.

1572 yılında Uluç Ali Paşa tarafından Venediklilerden alınarak Türk topraklarına katılan Budva, Venedik ile 1573 yılında yapılan anlaşma ile tekrar bu ülkeye verilmiş.


Budva’da önce yemek yiyeceğimiz lokantaya gittik. Sahilde çok güzel bir lokantada, güzel bir yemek yedik. Sonrasında eski şehir (Stari Grad) içinde kısa bir tur attık. Kalesi, surları, daracık sokakları ile bu eski şehirler artık hep birbirlerine benzemeye başladılar. Ama bıktırmayacak bir sevimliliğe de sahipler. 1979’da iki deprem sonrası olan büyük hasarlar, sonradan tamir edilmiş ve bugün ki hali ortaya çıkmış. Akşam için bir kafeyi gözümüze kestirip otobüsümüze geri döndük. Bu gün daha bitmedi, sırada Sveti Stefan var.

IMG_2420

Sveti Stefan, Budva’dan 15 km kadar dışarıda olan aslında bir zamanlar minicik bir yerleşim yeri iken, Sophia Loren ve Carlo Ponti’nin tatillerini burada yapmaları ile ünlenen bir yer. Bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü olan bu ada, Ana karaya kısa ve dar bir yolla bağlanmış ve şimdilerde Japonlar burayı tamamen satın alıp otel yapıyorlarmış. Buraya ziyaret yok, bu nedenle biz tepeden bakıp, fotoğraflayacağız. Buradan gün batımı da çok güzel oluyormuş. Gittiğimiz saat çok uygun ama bulutların ardındaki güneş yüzünü hiç de göstereceğe benzemiyor. Bol bol fotoğraflayıp, kalacağımız otele yerleştik. SONY DSC

Bugün aslında epey yorulmuşuz, yatağa girince anladık. İki saat kadar uyumuşum. Arkadaşlarla gece eski şehre gitmeye karar vermiştik. Hanımı derin uykudan uyandırmanın imkanı yok ama ben bir gayret giyinip otel lobisine inince bizim ekibin hazır kıta beklediğini gördüm.  Seviyorum bu gezginleri!

Gece ancak 2 saat kalıp, kısa bir tur ve bir kahve sonrasında otele döndük. Yarın yine yolardayız ve bu sefer başka bir ülkeye Bosna-Hersek’e doğru gideceğiz.

IMG_2435

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 09.06.2010

Gözden geçirilmiş son basım tarihi 20.11.2014 Saat 00:20

HIRVATİSTAN, KARADAĞ, BOSNA-HERSEK GEZİSİ: Dubrovnik

SONY DSC

Sabah, hanımla, kahvaltı öncesi sahil yürüyüşümüzü bu kez de Dubrovnik’te yaptık. Dün üstünden geçtiğimiz Franja Tudmana Asma Köprüsü, kaldığımız otel bölgesinden de muhteşem görünüyor.

SONY DSCKahvaltıları bizim kahvaltılara benziyor. Bir Avrupa ülkesine, turla gelenler için zengin bir kahvaltı sayılır. Kahvaltı sonrası Dubrovnik’in eski kısmına doğru yola çıktık. Otobüsümüz bizi surlar içindeki Dubrovnik’in Pile kapısında bıraktı. Burada rehberimiz ile buluştuk.

Önce giriş kapısı önünde bulunan parkın içindeki heykel önünde rehberimiz bize şehir hakkında bilgi verdi. Ancak benim gözüm heykele takıldı bir kere. Heykel, bir erkek ve kadının bulunduğu bir temayı işlemiş ama erkek ve kadın zevki mi yaşamışlar, yoksa şiddeti mi anlamak için uzun süre heykeli izledim. Kadının yüz ifadesine bakılırsa pek zevk filan yok ortada..

Dubrovnik 1991 yılı sonbaharından, 1992 yılı Mayıs ayına kadar Sırpların yoğun bombardımanına uğramış ve 2000 kadar bombanın insanlı-insansız, eski-yeni bina ayrımı yapmadan düştüğü bir şehir olmuş. İmparator Constantine Porphyrogenitus’a göre bu şehri Roma şehri Epidaurum’dan (şimdiki Cavtat kasabası) kaçanlar 7. Yüzyılda kurmuşlar. Önce Bizans sonra da Venedik hakimiyeti sonrası 1382 yılında bağımsızlık kazanılmış ve Ragusa Cumhuriyeti kurulmuş. 15-16. Yüzyıllarda bu cumhuriyetin 500’ün üstünde gemili bir donanması varmış. Şehrin zenginliği ve gösterişli binalarının dikilmesi, Amerika’nın ve yeni ticaret yollarının keşfi ile ilgili ama şimdiki binalar 1667 yılında olan depremden sonra, yıkılan binaların yerine dikilmiş.

Pile kapısı eski şehrin ana giriş kapısı. Bu kapıda bulunan taş köprü 1537 yılından ve şimdilerde park olan yerde eskiden bir hendek varmış. Pile kapısının üstünde şehrin koruyucu azizi olan St. Blaise’in Ivan Mestrovic tarafından yapılmış bir heykeli var.

SONY DSC

Dubrovnik’in simgesi olan surların uzunluğu neredeyse 2 kilometreyi buluyor. Yüksekliği bazı yerlerde 25 metre civarlarında. Yapımına 10. Yüzyılda yapılmaya başlanmışsa da 13 yüzyıla kadar ilavelerle yapım devam etmiş.  Bu surların çeşitli yerlerinde 10 kadar yarım daire şeklinde burç, Adriyatik denizine bakan Bokar ve St. Jhon Hisarları ve Minceta Kulesi var.  Bu surlar üzerinde yürünmedikten sonra Dubrovnik’i tam olarak gezmiş sayılamazsınız. Biz surlarda yürüyüşü en sona sakladık.

Pile kapısından giriş sonrasında sol tarafta Onofrio Çeşmesi var. Şehirde en iyi bilinen anıtlardan olan bu çeşme 1438-1444 yılları arasında Napolili bir mimar (Pnofrio de la Cava) tarafından yapılmış. Bu mimar aynı zamanda şehrin su şebekesini de planlamış. Zamanında bu yapı 2 katlı imiş ancak 1667 yılındaki depremde bu kısım harap olmuş. Çeşmenin 16 adet bölmesi ve her bir bölmede bir rölyef mevcut.

Bu çeşmenin hemen karşısında Fransisken Manastırı var. Manastırın yapımına 1317 yılında başlanmış ve yapımı neredeyse 100 yıl sürmüş. 1667’deki depremde Manastır büyük oranda tahrip olmuş. Ancak Romanesk ve Gotik tarzda sütunlu bir dehliz ve fıskiye ilk yapım yıllarından hala ayakta duruyor. 1317 yılından beri açık olarak duran bir de eczane var. Manastır müzesi de geniş bir koleksiyona sahip.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastırdan çıkınca denize doğru giden ana cadde Placa veya Stradun olarak biliniyor. Şehri doğudaki kapıdan, batıdaki kapıya doğru bağlıyor. Bizde bu cadde boyunca yürüyerek Loggia Meydanına kadar yürüdük. Bu meydan bugün için popüler bir buluşma meydanı, geçmişte ise politika ve ekonomik yönden önemli bir meydanmış. 1418’de yapılan Orlando Sütunu hemen alanın ortasında duran ve elinde bir kılıçla Dubrovnik’in özgürlüğü için savaşmış efsanevi asker Orlando için yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSC

Bu alanda doğuda bir saat kulesi var ve bunun yanında da içinde 4 adet çanın bulunduğu bir yer mevcut. Bu çanların çalınması şehrin tehdit altında olduğunu halka duyurmak içinmiş. Saat kulesinin hemen sol tarafında ise zamanında gümrük işlerinin yapıldığı bir bina var; Sponza Sarayı. Bu bina 1706 yılında, 1667 depreminde tamamen yıkılan binanın yerine yapılmış ve çok güzel barok tarzda bir kapısı ve Venedik tarzı pencereleri var. Bu sarayın dam kısmında beyaz bir gülle tarzında objeyi, Osmanlı’ya şükran olarak dikmişler. Bu minnet nereden geliyor derseniz Osmanlı’nın, Venedik’e karşı Ragusa krallığının yanında yer alması diye anlattılar. Saat kulesinin sağında ise Onofrio’nun küçük çeşmesi mevcut ve 1438 yılından kalma bir çeşme. IMG_2138

Sonraki durağımız ise Rektörler Sarayı. Bu muhteşem saray içinde zamanında şehri yöneten kişi otururmuş. Buradaki yönetici belirli süreliğine seçilir ve hep burada kalırmış. Güzel bir avludan içeri giriliyor ve avluda zamanında Dubrovnik’e hayır işleri için yüklüce bir para yardımı yapan zengin bir gemicinin (Miha Pracata) büstü bulunuyor. Alt katlarda siyasi mahkumlar için koğuşlar var. Merdivenle yukarı çıkınca karşımıza çeşitli eserlerin sergilendiği bir müze çıkıyor.

Rektörler Sarayından sonra dar sokaklardan geçip sahile ulaştık. Zaman öğleyi bulmuştu, yemek yiyeceğimiz lokantanın konumu çok güzeldi. Poklisar adlı bu restoran hemen eski limanda bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eski limanı gezerken, sahilde civar adalara ve eski şehri denizden gezdiren kiralık teknelerin varlığı bizi dürttü. Grup ve grup liderimiz Ayşe hanım da yeşil ışık yakınca, şehri denizden gezi fikrimiz teoriden eyleme dönüştü ve yaklaşık bir saatlik bir tura katılarak şehrin surlarını ve Lokrum Adasını denizden görme şansımız oldu. Çok keyifli bir gezi oldu. Sonrasında limana geri dönüp, grubu serbest bıraktılar. Biz birkaç arkadaş, şehri surlardan gezmeyi de kafaya koyduğumuzdan, Dominikan Kilisesinin sokağında geçip, surları gezmek için bilet aldık ve şehri bir de yukarıdan surlarda görmek üzere yola düştük.

Surlardan şehrin manzarası harikaydı. Gerçekten surları yürümeden “Dubrovnik’i gezdik” denilemez. Surların, kulelerin, kalelerin tamamını yürümüş oldu. Minceta Kulesinden şehri en yukarıdan görüyorsunuz. Bol bol fotoğrafladık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Surları gezdikten sonra, küçük Onofrio Çeşmesinin yanında bizi kahvelerini yudumlayarak bekleyen gezi ekibinin diğer kısmına bizde dahil olduk. Kahveleri bizim daha çok  hak ettiğimizi düşünerek bir güzel içtik. Gezmediğimiz ara sokaklara girdik, Katedrali şöyle bir gezdik ve en son da bir açık hava pazarı bulup minik hediyeliklerimizi de alarak, buluşma yerimiz olan Pile kapısına doğru yöneldik. Bugün güzel geçti diye düşünerek otelimize doğru yöneldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezimizin altınca günü olan 19 Mayıs benim yaş günüm, otelde akşam yemeği sonrası şaraplarımızı aldık, arkadaşlarla sahile indik. Bir güzel demlendik. Bu benim en geçirdiğim en güzel yaş günlerinden bir tanesi oldu. Güzel bir gece, istediğim yerde ve sevdiklerimle birlikteyim. Daha ne olsun?

IMG_2185

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

İlk Yayın tarihi 06.06.2010

Gözden geçirilmiş son basım tarihi 07.11.2014 Saat 01:10

HIRVATİSTAN, KARADAĞ, BOSNA-HERSEK GEZİSİ : Korcula-Ston-Dubrovnik

SONY DSC

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sabah erkenden uyanıp tekrar fotoğraf çekmek için sahile inip, kıyı boyunca uzunca bir yürüyüş yaptım. Dün akşam fotoğraf makinem bozuldu. Moralim o nedenle bozuk. Kaldık hanımın fotoğraf makinesine, o da eğer verirse!

IMG_1737

SONY DSCKahvaltı sonrası tekrar otobüse binip Brna adlı bu şirin sahil kasabasından ayrıldık. Hedefimiz adanın ismini taşıyan Korcula adlı küçük kasaba. Korcula adası 47 km²’lik bir ada ve üzerinde uzun yıllardır yaşam olmuş. Bu ada için Türkler dahil kimler savaşmamış ki? Bu adanın ve Korcula kasabasının en önemli özelliklerinden birisi de Marco Polo’nun bu ada da bir süreliğine yaşadığı ve Cenevizlilerin eline burada esir düştüğü söylencesidir.  SONY DSCKorcula kasabası küçücük ama şirin mi şirin bir yer. Kasaba Venediklilerce surlar içine alınmış ve giriş kapısında bir kule mevcut. Bu kapıdan girer girmez, daracık sokaklar sizi çekiyor. Burada sokaklar balık kılçığı planına sahipler. Bu dar ve balık kılçığı şeklinde sokakların amacı Bora rüzgarlarının etkisini en aza indirmekmiş.

Kapıdan sonra hemen sağda bulunan bina ilk yıllardan  beri sağlık evi ve eczane olarak kullanılmış. Kısa ama zevkli bir yürüyüş sonrası 13. Yüzyıl yapımı St. Mark Katedrali’ne ulaştık.   Korcula adası taşları ile meşhur ve bu Katedralin soluk, bal renkli taşları hemen aykırılık gösteriyor. Katedralin ana kapısı mahir ellerde şekillenmiş ve 15. Yüzyıldan kalma olup, 2 aslan figürü, spiral kolonlar ve Aziz Mark’ın heykeli göze çarpıyor. Bu meydanda daha sonradan bir kahve içimi zaman yaratacağız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Markopolo’nun evi olduğu düşünülen yeri gezdikten sonra kendimiz Korcula’nın dar sokaklarında yürüyüş yaptık. Burası gerçekten çok hoş bir yerdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCKorcula’dan küçük bir arabalı vapura binip 10 dakikalık bir yolculuk sonrası otobüsümüzle birlikte Orebic limanına geçtik. Buradan şarap testi yapacağımız bir bağa, sonrada öğle yemeği yemek ve gezmek amacıyla Ston şehrine gideceğiz.

Şarap testi için gittiğimiz yerin ismi Matusko Winery. Dubrovnik yolu üzerinde. Peljesac Yarımadası’nın Potmje köyünde ve Orebic’ten sonra 20. Km’de. Plavac Mali bölgesi üzümleri kullanılarak yapılan Dingac şarapları Yakut kırmızısı rengi ve sertimsi ve çok hoş bir aroması ile güzel bir şarap çıktı. Ne verdilerse içtik, ne verdilerse yedik!  Hızlı içip, verdikleri peynirde 23 kişi için az gelince hafif bir çakır keyiflik olmadı değil. Elin oğlu bedava tattırmıyor! Şişe şişe şarapları da alıp tekrar yola koyulduk. Yalnız şarapları gerçekten çok iyi. Gezekalın Ümit Kuru siz Sanal Gezginlere tavsiye eder..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

SONY DSCŞaraplarımızı aldıktan sonra 45 km kadar yol alarak, Ston denen kasabamsı şehre geldik. Ston, Dubrovnik’e 55 km uzaklıkta küçük bir şehir ve Peljesac yarımadasının güneyinde bulunuyor. Çin Seddi’nden sonra halen ayakta olan en uzun savunma duvarlarına sahip olan bir şehir. 900 metre uzunluğunda olan içerdeki şehir duvarları yanında 5 km uzunluğunda dış duvarlar var. Bu şehir sığ suları ve oluşan tuz tarlaları nedeni ile tarihin her döneminde önemli olmuş bir şehir. Dubrovnik sahili ve Korcula gibi adalara Venedikliler ama Ston gibi iç kısımlarda ise Ragusa krallığı hakimiyet sürmüş. Tuz tarlaları deyip te geçmeyin! Zamanında tuz altın kıymetinde ve uğruna çok savaşlar yapılmış. Bizim dedeler bile (Osmanlılar)  bu tuz tarlaları için buraları işgal etmişler.

Önce hala tuz elde edilen deniz tarlaları ile ve surları ile Ston şehrine, sonra da yemek yiyeceğimiz Mali Ston’a vardık. Yemek için durduğumuz yer midyeleri ile meşhur bir lokanta. Villa Koruna denizin kenarında midyesi ve balığı ile meşhur bir lokanta. Midyenin tavası dışındaki halini pek sevmem ama bu sefer açlıktan mıdır nedir çok beğendim.

SONY DSC

Yemekten sonra Ston Şehrini dönüp, şehir kısaca bir turladıktan sonra bize verilen yarım saatlik zaman içinde surlar üzerinde bir yürüyüş yaptık. Otuz Kuna (Hırvat para birimi- 1 EUR=7,66 Kuna) verip surlarda yürüyüş için ayrılan rotada yürüyüşe başladık. Amacımız kaleden Ston’un panoramik fotoğrafını çekmek. 15 dakikalık hızlı bir yürüyüş sonrası surlara vardık. Manzara müthiş, bir ara fotoğraf makinesinin vizöründe bizim hanım ve gezi grubumuzun diğer üyelerini görür gibi oldum. Kafayı kaldırdığımda bizimkilerin olmadık bir yerden bize doğru geldiklerini gördüm. Meğerse bizimkiler beleş ama zahmetli bir yol bulup, surlara tırmanmışlar. Az bir şey daha gecikseydik bizden evvelde surlarda olacaklardı. Az daha madara olacaktık. Buradan çok güzel fotoğraflar aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra karnımız tok, neşemiz yerinde bir şekilde Dubrovnik’e doğru yola düştük. Bir saatlik yol sonrası Dubrovnik’e vardık. Dubrovnik’e girişte çok güzel bir asma köprü var. Hem buranın ve hem de aşağıda uzanan Dubrovnik’in manzarasını fotoğraflamak için durduk.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İki gecemizi ve bir tam günümüzü geçireceğimiz Dubrovnik şehrine vardık. Hırvatistan denince akla ilk gelen bu şehirde çok güzel anılarımız oldu. Otelimiz Otel lapad, adını aldığı Lapad bölgesinde çok güzel bir otel. Bu şehirde geçireceğimiz günler Hırvatistan’daki son günlerimiz. Bu ülkeyi sevmeye hazırdım ama bu kadarını da beklemiyordum!

Gezekalın.

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi 02.06.2010

Gözden geçirilmiş son yayın 06.11.2014 Saat 00:52