• Arşivler

  • Diğer 534 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 390.508 ziyaretçi
  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları / Gezi Öncesi Notlar-1

Bazı coğrafyalar harita üzerinde bir noktadan çok daha fazlasıdır; onlar, geçmişin bugünün içinde nefes almaya devam ettiği kadim birer zaman kapsülüdür. Uzun zamandır bu tanımı her sokağında, her çinisinde bulabileceğiniz bir ülkenin; Özbekistan gezisi yapmanın hayalini kuruyordum. Nihayet beklenen an geldi: 21 Nisan – 3 Mayıs 2026 tarihleri arasında Maveraünnehir’in kalbine doğru bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yazı, o efsanevi topraklara dair ilk adımlarımızın ve hazırlıklarımızın hikayesidir.

Türkiye çıkışlı standart turların çoğu genellikle Taşkent, Semerkant ve Buhara üçgenine odaklanır; ancak bizim ekiple yaptığımız geziler klasik rotaların biraz dışına taşmayı sever. İstanbul-Taşkent-İstanbul uçuşları dahil toplam 13 günlük bu programda, rotamıza sadece kadim şehirleri değil; Nukus, Muynak, Hive, Şehrisebz ve Tirmiz gibi daha az ayak basılan, saklı kalmış Özbekistan duraklarını da ekledik.

Bu kez bir ‘Gezekalın’ geleneğini bozuyor ve yolculuk heyecanını henüz yola çıkmadan, hazırlık aşamasındaki tüm detaylarıyla paylaşıyorum İlk olarak, bölgeyi gezerken bolca duyacağımız isimlerin ne anlama geldiğini ve tarihsel arka planını hatırlayarak konuya başlamakta fayda görüyorum.

KONU BAŞLIĞI OLARAK NEDEN MAVERAÜNNEHİR SEÇİLDİ?

Kelime anlamı ‘nehrin ötesi‘ olan Maveraünnehir; Orta Asya’da Ceyhun (Amuderya) ile Seyhun (Sirderya) nehirleri arasında kalan tarihi coğrafik bölgeyi ifade ediyor. Bugün Özbekistan’ın büyük bir kısmını, Güney Kazakistan’ı ve Türkmenistan’ın bir bölümünü kapsayan bu topraklar; tarih boyunca medeniyetlerin, ticaret yollarının ve ilmin kesişme noktası olmuştur. Gezeceğimiz bugünkü Özbekistan’ın neredeyse tamamı bu sınırlar içinde yer alıyor. Gezi yazımın başlığını da bu köklü geçmişe atıfta bulunmak amacıyla tercih ettim.

ÖZBEKİSTANI NE ZAMAN GEZELİM? ÖZBEKİSTAN COĞRAFYASININ ÖZELLİKLERİ NELERDİR? BU COĞRAFYA BİR GEZGİNE NELER SUNAR?

Özbekistan, sert karasal iklimi nedeniyle ziyaret zamanının iyi seçilmesi gereken bir ülkedir. Genel olarak ülkeyi gezmek için en ideal dönemler ilkbahar (Nisan-Mayıs) ve sonbahar (Eylül-Ekim) aylarıdır.

Tarih boyunca ‘Türkistan‘ olarak anılan Orta Asya; denize kıyısı olmayan, bozkırların ve yüksek dağların hüküm sürdüğü, stratejik öneme sahip devasa bir coğrafyadır. Bugün Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan ile birlikte Özbekistan da bu coğrafyanın kalbinde yer alıyor. Özbekistan’ın konumu nedeniyle onu dünyadaki pek çok ülkeden ayıran başka bir coğrafik özelliği daha var. Özbekistan “double-landlocked“, yani denize ulaşmak için en az iki ülkenin sınırından geçmek zorunda olacağınız dünyadaki iki ülkeden birisidir (diğeri Lihtenştayn).

Özbekistan’ın coğrafik olarak bu izole konumu bir zamanlar çok önemli olan bir ticaret yolu üzerindeki kadim dokusunu, bir “zaman kapsülü” gibi korumasını sağlamıştır. Okyanus etkilerinden uzak, bozkırın ortasındaki Semerkant, Buhara, Hive gibi vaha şehirler, deniz ticaretinin yükselişinden önceki dönemin görkemini günümüze taşımıştır. Bu noktada bir diğer temel kavramı, İpek Yolu‘nu da burada anmamız gerekir.

Sanılanın aksine İpek Yolu ismi antik çağlardan kalma değildir. Binlerce yıl boyunca bu rotaları kullananlar ona sadece ‘yol’ veya hedefteki şehre göre ‘Semerkant Yolu’ derlerdi. ‘İpek Yolu’ terimi ilk kez 1877 yılında Alman coğrafyacı Baron Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılmıştır. Bu yol sadece kervanların geçtiği bir yol değil; antik dünyanın ‘yüksek hızlı internet hattı’ gibiydi. Çin’in kadim başkenti Chang’an’dan (bugünkü Xi’an) başlayıp Maveraünnehir’in vaha şehirlerinden geçerek İstanbul ve Roma’ya uzanan bu devasa köprü, sadece ipek ve baharat değil; kağıt, barut, matbaa ve pusula gibi dünyayı değiştiren icatları da taşıdı. Dinler, felsefeler ve diller bu güzergahta birbirine karıştılar. Bu nedenlerden dolayı Özbekistan ziyaretimizde, tarih içinde bu bölgede yaşamış olan kültürlerin ve dinlerin karışımlarının etkilerini de görmeyi bekliyoruz. Karakalpakistan’da İpek Yolu’nu koruyan heybetli Harezm kalelerini gezerken Zerdüştlüğün izlerini sürecek; Tirmiz’de Budist stupalarıyla karşılaşacak ve bu katmanların İslam sanatının zirvesi olan medreselerle nasıl bir harmoni oluşturduğuna tanıklık edeceğiz.

Eminim benim gibi diğer gezgin arkadaşlarım da Hive, Semerkant ve Buhara’nın tarih kokan atmosferini fotoğraflamak için sabırsızlanıyorlardır. Gökyüzünün en büyülü lacivert tonlarını sunduğu o kısa zaman dilimini —mavi saati— yakalayabilmek adına gün doğumu ve gün batımı vakitlerine göre ayarlamalar da yapmaya çalışacağız.

ÖZBEKİSTAN HAKKINDA KISA KISA: GİTMEDEN BİLMENİZ GEREKENLER

Özbekistan bayrağı: Mavisiyle Timur’un asaletini, beyazıyla barışı, yeşiliyle bereketi anlatırken; üzerindeki 12 yıldızla Uluğ Bey’in astronomi mirasına bir selam gönderiyor. Nüfus: Yaklaşık 37 milyon. (Orta Asya’nın en yüksek nüfusuna sahip ülkesidir ve nüfusu oldukça gençtir). Yüzölçümü: 448.978 km². (Karşılaştırmak gerekirse Türkiye’nin yaklaşık yarısından biraz büyüktür). Okuryazarlık Oranı: %99,9’un üzerindedir. Eğitim seviyesi, Sovyet döneminden kalma güçlü eğitim altyapısı sayesinde oldukça yüksektir. Kişi Başına Milli Gelir: Yaklaşık 2.800 – 3.000 dolar. Ekonomik Kaynaklar: Altın (dünyanın en büyük rezervlerinden birine sahip), doğalgaz, pamuk ve uranyum temel ihracat kalemleridir. Son yıllarda turizm ve sanayi yatırımları hızla artmaktadır. Özbekistan idari olarak 12 vilayet (eyalet), 1 özerk cumhuriyet (Karakalpakistan) ve 1 bağımsız şehir (Taşkent) statüsünde bir başkentten oluşur. Etnik Yapı: Özbekistan, demografik olarak homojen bir yapıya sahip görünse de önemli azınlıkları barındıran zengin bir mozaiktir. Özbekler: Yaklaşık %84, Tacikler: %5, Kazaklar: %2,5. Ruslar: %2, Karakalpaklar: %2 (Kendi özerk cumhuriyetlerinde yaşarlar). Kırgızlar ve Tatarlar: %1 civarı. Dini Yapı: İslam: %93-94 (Büyük çoğunluğu Sünni-Hanefi), Ortodoks Hristiyan: %3-4, geri kalan kısmı küçük topluluklar halinde Musevi, Katolik ve Budistlerden oluşur. Para Birimi: Özbek Somu (UZS). (Kur farkı nedeniyle yüksek rakamlı banknotlar taşımaya hazırlıklıyız. Nisan 2026 itibarıyla 1 USD yaklaşık 12.150 SOM). Özbekistan seyahatinde yanımızda Amerikan Doları bulundurmak daha fazla tavsiye ediliyor. Ancak paranın sorunsuz bozdurulması için mutlaka yeni para olmasına dikkat edeceğiz. Eski paraları bozmak istemediklerini vurgulayan yazılara rastladım.

ÖZBEKİSTAN’DA SOFRA ADABI VE YEMEK KÜLTÜRÜ

Özbekistan seyahatimizin sadece gözlerimize değil, damağımıza da hitap edecek bir gastronomi şöleni olacağını biliyoruz. Rotamızı çizerken, İpek Yolu’nun bu kadim duraklarında bizi bekleyen o meşhur sofraların hayalini kurmaktan kendimizi alamadık.

Özbek kültüründe ekmeğin (Nan) sadece bir gıda değil, bir saygı sembolü olduğunu şimdiden biliyorum. Örneğin Özbekler için ekmek kutsaldır; asla yere ters konulmaz ve bıçakla kesilmez, elle bölünür. Henüz tatmamış olsam ve sadece fotoğraflarını görsem de her şehrin kendine has motiflerle damgalanmış, fırından yeni çıkmış o meşhur tandır ekmeklerinin kokusunu şimdiden duyar gibiyim. Özellikle Semerkant’ın o dillere destan, bayatlamayan ağır ekmeklerini yerinde görmek ve o meşhur damgaların (nan-par) fotoğraflarını çekmek için sabırsızlanıyorum.

Deneyimleyip göreceğiz bakalım; “Gerçekten de her şehrin pilavı o kadar farklı mı?” Pilavın Semerkant’ta katmanlı sunumu, Taşkent’in o devasa düğün kazanlarındaki pilavlar, Buhara’nın bakır kazanlarda meyvelerle pişirilen zarif ‘Oshi Sofi’si! Farklı şehirlerde, farklı pişirme biçimleri ve sunumları ile pilavları karşılaştıracağız. Her öğle vaktinde farklı bir şehrin pilav kültürüne konuk olup, o meşhur “Plov Center”ların atmosferini solumayı büyük bir heyecanla bekliyoruz.

İpek Yolu’nun kalbinde olduğumuzu bize her lokmada hatırlatacak o efsanevi kebapların peşine düşeceğiz. Köz ateşinde pişen kuzu ve dana şaşlıkların, közlenmiş sebzeler ve keskin sirkeli soğanlarla buluştuğu o anı fotoğraflamak ve deneyimlemek için geri sayımdayız. Sadece etler değil; tandırdan yeni çıkmış dumanı üstünde somsalar, hamur işinin en zarif hali olan buharda mantılar ve Orta Asya’nın imzası olan el açması lagman. Bu seyahat, bizim için bir lezzet avcılığına dönüşecek gibi görünüyor.

ÖZBEKİSTAN TUR PROGRAMIMIZ

Son olarak sizlerle gezi programımızı da paylaşayım;

  1. GÜN : ISTANBUL -TAŞKENT UÇUŞ-TAŞKENT VARIŞ VE TAŞKENT GEZİ
  2. GÜN : TAŞKENT GEZİ
  3. GÜN: TAŞKENT-NUKUS (UÇUŞ) / MUYNAK GEZİ
  4. GÜN: NUKUS-(HAREZM KALELERİ GEZİ-HİVE
  5. GÜN : HİVE GEZİ
  6. GÜN : HİVE / URGENÇ DEN UÇUŞ BUHARA-BUHARA GEZİ
  7. GÜN : BUHARA GEZİ
  8. GÜN :BUHARA GEZİ-HIZLI TREN/SEMERKANT
  9. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  10. GÜN :SEMERKANT GEZİ
  11. GÜN :SEMERKANT-ŞEHRİSEBZ (GEZİ)-TİRMİZ
  12. GÜN :TİRMİZ GEZİ-TAŞKENT UÇUŞ
  13. GÜN :TAŞKENT-İSTANBUL UÇUŞ

Gezi öncesi yazılarımdan birisini Özbekistan tarihine ve bir diğerini ise yörenin İslami din alimlerine ve tarikatlarına ayırdım. O yazılara kadar GEZEKALIN.

Dr Ümit Kuru

11.04.2026

Batı Kültüründeki “13. Cuma” Uğursuzluğu İnancının Kaynağı Nedir?

Bazı bilgiler ve okumalar kimine göre gereksiz birer ayrıntı olarak algılanırken kimilerini de çok heyecanlandırır. Özellikle gezi planlarken ki okumalarım sırasında “Hadi ya! Buradan mı geliyormuş? dedirten bu tür bilgilere çokça rastladığımı fark ettim. Bundan sonra bu türden öğrenmeleri “Yeni Öğrendim” kategorisi başlığı altında siz Gezekalın dostları ile paylaşmaya karar verdim. Bölümün ilk yazısının konusu ise Batı Kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğuna olan inancın kökeni.

Batıl inançların kökenleri genellikle belirsizdir ve çoğu zaman efsaneler ve spekülasyonlardan doğmuşlardır. Bu batıl inançlardan biri de, kötü şansla ilişkilendirildiği için birçok kişi tarafından korkulan 13. Cuma günüdür. Hatta onun için konulan ve telafuzu bile insana ürkütücü gelen bir adlandırma da var; Paraskevidekatriaphobia. Yunanca kökenli “paraskevi”nin Türkçe karşılığı “cuma”, “dekatria”nın ise “13”tür. Birleşik kelimenin tam karşılığı ise “13. Cuma Korkusu“.

Batıl inançlar toplumdan topluma ve döneme göre değişebilir. “13″ sayısının uğursuzluğu binlerce yıl öncesine dayansa da, “13. Cuma“nın özel bir şanssızlık günü olarak kabul edilmesi büyük ölçüde 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. yüzyılda popüler kültürle pekişmiştir. Dan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” adlı eserinde popülerleşen bir teoriye göre, bu batıl inanç Orta Çağ şövalye tarikatı olan Tapınak Şövalyeleri‘nden geliyor.

Orta Çağ boyunca Haçlı Seferleri ile birlikte kurulmuş olan üç büyük ve meşhur tarikat vardır:

Tapınak Şövalyeleri (“Templars”): Asıl adları “Mesih ve Süleyman Tapınağı’nın Fakir Askerleri”‘dir. 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulmuşlar. Zamanla hem askeri hem de finansal açıdan Avrupa’nın en güçlü kuruluşlarından biri haline gelmişler.

Hospitalier Şövalyeleri (“St. John Şövalyeleri”): “Kudüs Aziz Yuhanna Hastanesi Şövalye Tarikatı” olarak da bilinirler. İlk başta hasta ve yaralı hacılara bakmak için kurulmuş, sonra askeri bir yapıya bürünmüşler. Bugün askeri güç olmasalar da hala varlar ve varlıklarını “Malta Şövalyeleri” olarak sürdürmekteler.

Töton Şövalyeleri: Genellikle Alman soylularından oluşan bu tarikat, askeri bir yapıya sahiptir ve daha çok Doğu Avrupa ile Baltık bölgesinde faaliyet göstermiştir.

Bu tarikatlardan en çok bilinen ve “din şövalye tarikatı” denildiğinde akla ilk gelen oluşum “Tapınak Şövalyeleri“. Bu tarikat tarihin gördüğü en görkemli yükselişlerden birini, en karanlık ve trajik çöküşlerden biriyle tamamlamış ve “Tanrı’nın hem askerleri hem de bankacıları” haline gelmiş gizemli bir oluşum. Bir zamanlar Kudüs sokaklarında yoksul devriyeler olarak başlayan serüvenleri, Avrupa’nın krallarını borçlandıran devasa bir finans imparatorluğuna dönüşmüş. Tarihin ilk bankacıları olmasalar da, günümüz modern bankacılık sisteminin (çek kullanma, kredi verme, swift işlemleri gibi) temellerini atan ve bunu küresel ölçekte uygulayan ilk kuruluş olmuşlar. Ancak bu muazzam güç onları kendi hırslarının ve dönemin siyasi ihanetlerinin kurbanı yapmış.

Batı kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğu inancı Tapınak Şövalyelerine ve Tapınak Şövalyeleri’nin 1307’deki davasına kadar uzanıyor. Bu dava tarihin en büyük komplo ve tasfiye operasyonlarından biri olarak kabul edilir. Bu olay, bir zamanlar Hristiyan dünyasının en güçlü ve zengin askeri tarikatının bir gecede nasıl çöktüğünü anlatır.

Kara Cuma Baskını” olarak da adlandırılan olayların arkaplanı şu şekilde yazılıyor; Fransa Kralı IV. Philippe (Güzel Philippe), hem tarikatın elindeki muazzam zenginliğe göz dikmiş ve hem de tarikata olan borçlarını ödeyemeyecek kadar batağa saplanmış. Kralın borç batağından kurtulma yolu olarak bulduğu çözüm “alacaklıyı yok etme” yolu olmuş. Bu iş için gereken “ahlaksızlık, sapkınlık, dinden çıkma!“gibi evrensel suçlamaları yapmayı da unutmamış.

IV Phillippe

Kral, gizli bir emirle 13 Ekim 1307 Cuma günü şafak vaktinde Fransa’daki tüm Tapınakçıların aynı anda tutuklanmasını emretmiş. Zenginliğe göz diken ve alınan yüklü borçları ödemek istemeyen kim varsa bu davaya ortak olmuş. Sonunda tarikat üyeleri tutuklanmışlar ve ağır işkencelerden geçirilmişler.

Tapınak Şövalyeleri’nin tasfiye süreci 1307’de başlamış ve 1314’te sona ermiş. Bu süreçte ölenlerin sayısı, Orta Çağ kayıtlarının düzensizliği nedeniyle tam olarak bilinmiyor. Tarikatın son Büyük Üstadı Jacques de Molay 1314’te Seine Nehri üzerindeki küçük bir adada yakılarak idam edilmiş. Ölmeden önce hem dönemin Papası Clemens’i ve hem de IV. Phillippe’i kendi ölümünden sonra takip eden bir yıl içinde ölecekleri konusunda lanetlediği söylenir. Lanetden midir? Değil midir? Bilemem ama Papa Clemens, Jacques de Molay’ın onu bir yıl içinde Tanrı huzurunda buluşmaya çağırmasından bir ay sonra, IV. Philippe ise 29 Kasım 1314’te bir av kazasında ölmüşler. Tüm bu ölümler Jacques de Molay’ın laneti olarak görülmüş.

Avrupa’nın en güçlü askeri birliğinin bir “hukuk ve din tiyatrosu” kurularak tamamen yok edildiği bu dava tarihin en büyük siyasi cinayetlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayın “13. günü” ile “cuma“nın yan yana geldiği bu davanın “13. Cuma” uğursuzluğunun da kökeni olduğu ileri sürülüyor. En azından bazıları buna inanıyor.

Şimdi fark ettim ki yazıyı 12 Şubat Perşembe günü yazıyorum. Yarın ise 13. Cuma! Hadi hayırlısı bakalım!

Gezekalın

12.02.2026

Dr Ümit Kuru

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Seul-12.Gün

Bugün artık hem Kore gezimizin hem de gezi yazımın son günü. Jeju Adası’ndan Seul’e geri döneceğiz. Seul’de Seonjeong Höyük Mezarlarını gezeceğiz. Sonra Lotte Sky Observatory Tower‘a çıkıp Seul’ü en yüksek noktasından son kez göreceğiz ve son alışverişlerimizi yapılacağız Lotte Tower önünde bulunan Seokchon Gölü çevresinde gezerek turumuzu bitirmiş olacağız.

Sabah 08:45 Jeju-Seul uçağı ile Seul’e döndük. Burada bekleyen aracımıza binip Seonjeongneung’a gittik. Bu mezarlar UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Joseon Hanedanı kraliyet mezarlarından. Yani biz son gezi günümüzde Güney Kore’de bulunan UNESCO eserlerinden 11.sini de ziyaret etmiş olacağız. Güney Kore’nin 17 UNESCO eserinden, 11 tanesini ziyaret etmek başarı olsa gerek. Jeju’daki Manjang Mağarası (Manjanggul) kapalı olmasaydı 12 tanesini de görmüş olacaktık. Kendi adıma bu açıdan çok mutluyum.

Silla Hanedanları öldüğü zaman höyük mezarlara gömülmüşlerdi ve biz de Gyeongju’da bu mezarlardan bazılarını gezmiştik. Joseon Hanedanları öldüğü zaman da aynı şekilde höyük mezarlara gömülmüşler. Bu hanedanlarına ait toplam 42 adet höyük mezar var. Bunlar Seul ve çevresindeki 18 farklı bölgeye dağılmışlar. 1392’de Taejo ile başlayan ve 1910’da tahttan indirilen Sunjong ile sona eren Joseon Hanedanlığında toplam 27 kral tahta geçmiş. Bu nedenle 42 mezar sadece krallara ait değil, aynı zamanda kraliçelerin de höyük mezarları bulunuyor.

Silla ve Joseon Kral mezarları genellikle toprakla örtülmüş höyük biçimli yapılar. Siyasi veya toplumsal gücü temsil eden anıtsal yapılar olarak tasarlanmışlar. Her iki hanedanlıkta mezarlar sadece defin alanı değil, ataların ruhlarının huzur bulduğu ve koruyucu güç taşıdığı yerler olarak görülmüşler. Bu yönlerden iki hanedanlık mezarları benzerlik gösterirler.

Ancak iki hanedanın höyük mezarları arasında farklılıklar da mevcut. Silla mezarları daha arkeolojik ve mistik olarak tasarlanmışlar. Mezarların içinden çıkan eşyalar ve takıların zenginliği onların güç gösterisini ve öteki dünyaya hazırlığını yansıtıyor. Budist ve Şamanist unsurlar iç içe geçmiş ve ölüm sonrası yaşam vurgusu yapılıyor.

Joseon mezarları ise daha etik, törensel ve felsefi mezarlar olarak kabul ediliyorlar. Mezarlarda Konfüçyüsçü sadelik anlayışı hakim ve sadece bazı sembolik eşyalar mezar odasına konuluyor. Atalara saygıyı ve Konfüçyüsçü düzeni temsil ediyorlar.

Silla mezarlarından farklı olarak Joseon toprak höyükleri düzgün daire formundalar ve çevresinde taş muhafız heykelleri (asker, sivil memur, hayvan figürleri) ve geleneksel Kore mezar düzeni görülüyor. Bu ön bilgilerle höyük mezarları gezerseniz aradaki farkları yerinde daha iyi görebilirsiniz.

Seul’un kötü trafiği ile son kez cebelleşerek Seonjeong Höyük Mezarları‘na (Seonjeongneung) ulaştık. Mezarlık alanda turistten ziyade yürüyüşe gelmiş Seul halkı mevcut. Alan çok güzel düzenlenmiş. Biz bıraktığımızdan beri sanki Seul’de ağaçların yaprakları daha bir sararmış ve kızarmış.

Neung ek fiil olarak kral ve kraliçe mezarlarında kullanılır ve “kraliyet mezarı” anlamına gelir. Seonjeongneung, Seong ve Jeong Kral Höyük Mezarları anlamında kabul edilebilir. Yani burası iki kralın birleştirilmiş mezar alanıdır.

Joseon Kral isimleri genelde -jo veya –jong ile bitiyor. Örneğin -jo eki genellikle yönetimlerinde çok önemli işler yapmış veya dönüm noktası kabul edilen olaylara öncülük etmiş krallara veriliyor. “Kurucu ata / büyük ata” anlamına geliyor. Kral Teojo, deyince “Büyük ata Kral Teo” anlamının çıkması gerekiyor. Jong eki ise kral adının sonuna gelerek, “hanedanın saygın atası” gibi anlamlar katıyor. Kral Seongjong’da olduğu gibi.

Ulaştığımız birinci höyük mezar 9. Joseon kralı Kral Seongjong (1457–1494) ve sonraki mezar ise eşi Kraliçe Jeonghyeon’un mezarlarını içerir. Kral Seongjong, Joseon döneminin kültürel gelişiminde önemli rol oynamış ve özellikle kapsamlı hukuk metinlerinin oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Üçüncü eşi Kraliçe Jeonghyeon, Seongjong’dan 35 yıl daha uzun yaşamış ve bu alanda doğu yönünde bulunan görkemli bir mezara gömülmüş. Kraliçe Jeonghyeon’un Budizm’e karşı derin bir ilgisi olduğundan ve yakınlardaki Bongeunsa Tapınağı’nı kurduğundan daha önce bahsetmiştim. Mezarının etrafı taş bir çitle çevriliyken, kocasının mezarının etrafında bir istinat duvarı bulunmaktadır. Mezarların önünde sivil ve askeri yetkililerin heykelleri ve atları yer almaktadır.

Joseon kraliyet höyük mezarlarının (wangneung da deniyor) önünde yer alan ve seokho, seokmo ve seokyang taş heykellerinin her biri belirli bir anlam taşır. Bu heykeller sadece dekorasyon amacı ile konmamıştır. Kralı korumak, ritüel düzeni göstermek ve göksel-dünyevi semboller oluşturmak için konulmuştur.

Kaplan heykeli Seokho, mezarı kötü ruhlardan ve şeytani varlıklardan koruyan muhafızdır. Taş erkek geyik heykeli Seokmo, Kore kültüründe uzun ömür, barış, uyum ve asalet sembolüdür. Ayrıca öbür dünya rehberi olarak görülür ve ölü ruhun yol bulmasına yardımcı olduğu düşünülür. Koç veya koyun heykeli olan Seokyang yumuşaklık, huzur ve dinginlik temsil eder. Kötü ruhların agresif enerjisini yumuşatma sembolüdür. Yin–yang dengesinin yin tarafını temsil eder (geyik yang, koyun yin olarak görülür).

Yani özetle kaplan dış tehditlerden korur, geyik ruhu doğru yola götürür, koç/koyun enerjiyi yumuşatır, uyumu sağlar. Bu üçlü bir arada olunca kralın mezarı korunan, dengelenen, kutsal bir alan haline gelir. Mezarların önünde taş asker ve sivil memur heykelleri de bulunur. “Ölümden sonra bile kralı koruyan sadık asker” fikri, hem şamanist hem Konfüçyüsçü kültürde güçlüdür.

Bu yüzden mezarın ön cephesine taş asker heykelleri yerleştirilirmiş. Bilgelik ve erdemin sembolü olarak da mezar önlerine taştan sivil memur heykelleri yapılırmış. Sivil memurlar Konfüçyüsçü Joseon devletinin en yüksek itibarlı sınıfından insanlar olarak kabul edilirlermiş. Bu figürler kralın hem korunduğunu hem de devlet düzeniyle çevrili olduğunu simgeliyorlar. Asker ve sivil otorite birliğini sağlayan taş heykellere ise “munmu” deniyor.

Alanın en doğu ucunda bulunan diğer mezar, Joseon’un 11. hükümdarı Kral Jungjong’a ait(1487-1544) . Jungjong, Joseon hanedanında reform girişimleriyle biliniyor. Ancak döneminde saray içi siyasi çekişmeler yoğundur.

Mezarların güneyinde T şeklinde tek bir türbe bulunmakta. Ayrıca anma törenlerinde kullanılan malzemelerin depolandığı birkaç yardımcı bina da bulunmaktadır.

Alanın gezilmesi bitince Lotte Sky Observatory Tower’a doğru yola çıktık. Lotte binası 123 katlı ve 555 metre yüksekliğinde süper yüksek bir gökdelen. Kafayı kaldırıyorsunuz, binanın ucu bucağı gözükmüyor.

Dünyanın altıncı en yüksek binası olan kule 3 Nisan 2017’de halkın hizmetine açılmış. Bize asansörle gözlem katına çıkış için biletlerimiz teslim edildi. Bir buluşma saati verildi. O zamana kadar herkes alışveriş, yemek ve kulenin gözlem katına kadar çıkma işlerini halledecek.

Asansörle çok hızlı bir şekilde 118. kata kadar çıktık. Sonra asansörden inip cam bir kata geldik. Altımızda muazzam yükseklikte olduğumuzu gösteren camdan bir taban bulunuyor. İnsan düşecekmişim hissine kapılıyor. Korka korka fotoğraflarımızı çektirdik.

119-120. katlarda Cafe ve gökyüzü terası, 121 ve 122. katlarda ise diğer bir Cafe ve hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Seul’un panoraması buradan daha da güzel gözüküyor. Seul havası biraz puslu. Fotoğraflar istediğim gibi değil.

Lotte Tower’da açlığımızı gidermek için restoran aramaya başladık. İlginçtir ki bu kulede çoğu restoran ara vermiş ve belli saatler arasında müşteri kabul etmiyordu. Ayak üstü bir şeyler yedik.

Alışveriş işimizi de tamamlayınca Seokchon Gölü‘nü ziyarete gittik. Aslında burası doğal bir göl değilmiş. Seokchon Gölü’nün bulunduğu bölge, geçmişte Han Nehri ile bağlantılı geniş bir su yoluymuş. 1970-1980’lerde Seul hızla büyürken, Han Nehri çevresinde büyük bir şehir planlama çalışması yapılmış. Bu süreçte nehrin bu kolu doldurularak kesilmiş, çevrede yeni yollar ve yerleşim alanları oluşturulmuş. Arta kalan su bölgesi ise yapay bir göl olarak korunup düzenlenmiş. Bu şekilde bugünkü Seokchon Gölü ortaya çıkmış.

Mühendislik çalışmaları sırasında göl Doğu Gölü ve Batı Gölü olmak üzere ikiye bölünmüş. 1980’lerin sonundan itibaren bölgede yürüyüş yolları, yeşil alanlar, kültürel etkinlik alanları yapılmış. Lotte Tower sonrasında ise gölün popülerliği artmış.

Burası mevsiminde açan kiraz çiçekleri ile çok güzel oluyormuş. Her zaman kalabalık bir yer. Ancak çok fotoğrafik bir yer. Bir süre yürüdük ve son fotoğraflarımızı da buradan aldık.

Evet Sanal gezgin arkadaşlarım sonunda Güney Kore gezimizin anlatımı bitti. Sabırla okuyan gezgine teşekkür ederim. Kore taraflarına yolu düşecek olan gezginler için ise yol gösteren bir rehber olmasını dilerim.

Hayat müsade etsin de gezelim, anı biriktirelim ve gezekalında paylaşalım. Gezekalın bunun için var..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-11.Gün

Bugünün ilk gezisini Cheonjiyeong Şelaleleri gezisine ayırdık. Güne güzel bir doğa içinde ve zevkli bir yürüyüşle başlayacağız. Korece Cheon, Ji ve Yeon kelimelerinin Türkçe karşılıkları sırasıyla “Gökyüzü / Cennet” ve “Çukur”/Derin Havuz” anlamlarına geliyor. Birleştirildiğinde “Gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği derin havuz” gibi bir anlamı çağrıştırıyor. Aslında bu adlandırmanın dayandığı bir efsane de var. Bu yerel efsaneye göre, “Gece gökten bulut köprüsüyle yedi peri” (veya “yedi nymp”) iner ve havuzda yıkanırlar. Bulut köprüsü temalı efsane, Seonim Köprüsü ile bağdaştırılır ve köprünün üzerinde yedi periyi temsil eden kabartmalar işlenmiş. İşte biz bugün adı ve yerin ruhani havası nedeniyle gökyüzü ile yeryüzünün buluştuğu bir yer olan bu şelaleleri gezeceğiz.

Gezi günümüzün en uzak noktası şelaleler ve bazalt kayaların bulunduğu Jusangjeolli. Adanın kuzey kısmında kaldığımız otelden kalkıp güneyine yani gezeceğimiz noktaya gitmek için 40 km yolumuz var. Bunun anlamı iyi bir trafikte yaklaşık bir saat kadar yol gitmek demek. Sonra adayı batıdan kuzeye doğru dolaşıp başladığımız yere yani otele geri döneceğiz.

Şelalelere güzel bir saatte vardık. Etrafta bizden başka kimse yok. Ortamın keyfini süreceğiz demektir. Biletlerimizi alıp geziye başladık. Birinci şelale çok yakın. Bu şelalenin yüksekliği yaklaşık 22 metre, genişliği ise 12 metre. Suyun düştüğü havuz ise şaşırtıcı bir derinliğe sahip; Tam 20 metre. İkinci şelaleden giden su ise 30 metreden düşüyor. Üçüncü şelaleden akan su doğrudan okyanusa kavuşuyor.

Kore’de park olsun, saray ve bahçeler olsun bilet ile birlikte hemen bir harita veriliyor. Vermezlerse de mutlaka siz bir tane isteyin. Verilen haritayı takip ederek kolayca yürüyüşünüzü yapabilirsiniz.

Biz de burada kaybolmadan ve rahatlıkla yürüdük. İkinci ve üçüncü şelaleleri daha yakından göreyim derseniz, biraz merdiven inmeniz lazım. Onun dışında rota kolay sayılır.

Yürüyüş mesafesi gidiş dönüş toplam 1,7 km. Birinci şelale ile ikinci şelale arası 200 metre, sonraki şelale ise 500 metre. Kalan kısım ise geriye dönüş yolu.

Birinci şelale girişe en yakın olanı ve bu şelale çoğu zaman kurumuş oluyor. Ancak yağmur mevsiminde akıyor. İkinci şelale ise güzel akıyor. Buradan sonra yürüyüşe devam ederseniz Seonim Köprüsü‘ne ulaşacaksınız.

Seonim Köprüsü, her iki tarafında yedi su perisi ve 100 korkuluğun arasında 34 taş fener bulunan demirden yapılmış bir kemer köprü. Köprü 128 metre uzunluğunda ve 78 metre yüksekliğinde. Köprüyü biz yarısına kadar yürüdük. Köprü yan taraflarına 7 peri teması işlenmiş.

Köprünün tamamını yürüyüp geçsek Obokcheon Taş Heykeli, Yedi peri Anıtı ve Cheonjeru Köşkünü görüp, buradan 3. şelaleye gidebilirmişiz. Oradayken bunu yapmayı bilemedik. Geldiğimiz yola dönüp, üçüncü şelaleye yürüdük ve sonrasında da park alanının girişine doğru geri döndük.

Parktan çıkmadan önce Jeju 4.3 Anıtı önünden geçtik. Bu anıt 3 Nisan 1948 yılında başlayan ve 1954 yılına kadar süren Jeju’daki olaylarda hayatını kaybeden sivilleri anmak için kurulmuş bir anı parkı ve müzesi. 4.3 Olayları bir dizi ayaklanma, askeri operasyon ve şiddet olaylarını ifade ediyor. “4” aylardan nisanı, 3 ise nisanın 3. gününü gösteriyor. Güney Kore’nin kuruluş sürecindeki siyasi gerilimler, komünizm karşıtı kampanyalar ve yerel direniş hareketleriyle bağlantılı 4.3 Olaylarında 30.000 kişi hayatını kaybetmiş.

Jungmun Daepo Jusangjeolli ya da sadece Jusangjeolli adanın güney kıyısında bulunan ünlü bir bazalt sütun kayalık oluşumu. Jungmun bölgenin, Daepo ise mahallenin (veya limanın) adı.

Burası gezdiğimiz şelalelere 5-6 km kadar yakın bir yer. İçerisi, şelalelere göre oldukça kalabalık. Burada da bir yürüyüş rotası boyunca geziyorsunuz. Girişte volkanik kayalar mevcut. Bunlar denize kavuşamamış olan lavlar.

Sütunların yüksekliği: 10–20 metre arasında değişirken, tüm kayalıkların uzunluğu yaklaşık 2 km’yi buluyormuş.

Kayalıklar altıgen biçimli sütunlar hâlinde duruyor. Bu şekiller, Jeju’daki Hallasan Yanardağı’nın lavlarının denize doğru akıp hızla soğuması sonucu ortaya çıkmış. Dünya’daki en etkileyici bazalt kolonu örneklerinden birisi Jeju Adası’ndaki bu kayalar. Aynı sütunlardan İzlanda veya Kuzey İrlanda da bulunuyor.

Dalgalı deniz ile siyah bazalt sütunların kontrastı çok etkileyici olabiliyormuş ama bizim ziyaretimiz sırasında deniz çarşaf gibiydi. Burası Jeju’nun doğal anıtı olarak korunmakta.

Ben çay bahçelerini hep sevmişimdir. Jeju Adasında da çay bahçeleri bulunuyor ve bu bahçeler adanın gezilmesi tavsiye edilen yerleri arasında. Bazalt kayalıkları ziyaretimiz sonrasında adanın batı tarafına doğru O’sullac Yeşil Çay Bahçesi ve Müzesini gezmek amacıyla hareket ettik.

Başlangıçta bölgede kayalıklar nedeniyle herhangi bir ürün yetiştirmek imkansızmış. Ancak 1979 yılında Osulloc çiftliği başarmış ve şimdi burayı Kore’nin en kapsamlı organik çay çiftliği haline getirmiş. Bu firmanın Jeju Adası’nda Seogwang, Dolsongi ve Hannam olmak üzere üç organik çay tarlası bulunuyor . Çay bahçelerinin toplamda 330 hektarlık bir alana yayıldığı yazılıyor.

Bu bahçede ilk defa bir çay çiçeğini açmış halde gördüm. Bahçe çok fotoğrafik. Plan yaparken buraya gitsek mi gitmesek mi? Çok düşündüm ama bugün iyi ki gitmişsiz diyorum.

Biz Seowang Çay Bahçesini gezdik. Burayı gezdikten sonra çay müzesine gittik. Müze içinde çayın işlenme aşamaları hakkında bilgi veriliyor ve ürün satışı yapılıyor. Yeşil çay müptelaları paket paket çaylarını satın aldılar. Biz ise dondurma ile yetindik. Yeşil çay dondurmasını beğendik.

Müze gezmesi sonrasında grupça yemeğe gidildi. Yemekte Samgye-tang vardı. Tang korece çorba demek. Samgye-tang, ginsengli bütün tavuk çorbası yemeği. Lezzetliydi. Zaten Kore mutfağını hepimiz sevdik. Yemek sonrası gezi grubumuzdan sevgili Selma-Ömer Sökmen çiftinin 41. evlilik yıldönümlerini tur firmamızın jesti ile alınan pastayı yiyerek kutladık. Dünyanın bir ucunda ve evden uzakta bile olsa sevdiklerle beraber yapılan bu tür kutlamaları seviyorum.

Gezimin en heyecanla beklediğim bir diğer kısmı ise Hallim Park gezisiydi. Hallim Park, gezdiğimiz çay bahçesinden 15 km daha yukarıda ve batıda olan bir yer. Park, 1971 yılında bir girişimci tarafından satın alınan çorak bir arazinin tonlarca toprakla doldurulup tropikal / subtropikal bitkilerle yeşillendirilmesiyle kurulmuş. Satın alınan arazi içinde bulunan iki lav tüp mağarası ise işin bonusu olmuş. O zamandan beri de sürekli olarak çalışılmış ve park genişletilmiş.

Park tam olarak 330.000 m2 alanı kaplıyor. Sabah saat 08:30 ile 19:00 saatleri arasında açık. Burayı hakkı ile gezmek için 2-3 saatlik zamana ihtiyaç var. Bizim ise yaklaşık 1.5 saatimiz oldu. Dolayısı ile tematik alanlardan bazılarını atlamak zorunda kaldık. Parka girdiğimiz yerden itibaren gezilecek 9 adet tematik alan mevcut.

Parka girdikten sonra ilk karşımıza çıkan Subtropikal Botanik Bahçesi oldu. Bu kısımda subtropikal bitkiler, palmiyeler, kaktüsler, sukulentlerden oluşan 2000 den fazla bitki ve ağaç bulunuyor. Alana serpiştirilmiş renkli papağanlar ortamı çok hoş kılıyor.

Daha sonra Palmiye Ağaçları yoluna çıkıyorsunuz. Hallim Parkın kurucusu 1971 yılında ilk olarak palmiye ağaçları fidesi ithal etmiş. Çorak bir kumun içine besleyici topraklarla ekim yaparak onların tutmasını sağlamış.

Daha sonra benim heyecanla beklediğim lav tüp mağaralarının gezisine başladık. Hallim Park içinde Hyeopjae Mağarası (Hyeopjaegul) ve Ssangyong Mağarası (Ssangyonggul) olmak üzere iki mağara var. Mağaraların Hallasan Volkanından püsküren lavlarla ve 25 milyon yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Mağaraların, Jeju Adası’nın lav tüpü sistemlerine güzel birer örnek olduğu kabul ediliyor.

Hyeopjae Mağarası yaklaşık 200 metre uzunluğunda ve 10 metre yüksekliğinde. Mağara içi sıcaklık yaz kış sabit ve 17-18 C derecelerde sabit kalıyormuş. Bu mağara, hem lav hem de kireçtaşı mağaralarının benzersiz özelliklerini bünyesinde barındırıyor. 

Milyonlarca yıl önce bu mağaranın içinden korkunç sıcaklıkta akan lavları düşününce insan ürpermiyor değil. İkinci mağaraya doğru giderken yol kenarında çok sayıda taş büyükbabalar görüyorsunuz. Ben bu taş heykelleri çok sevdim. Bir tane satın almadığıma çok üzüldüm.

Ssangyong Mağarası ise ilkine göre daha uzun; 400 metre uzunluğunda. Bazı jeologlar, Ssangyonggul ile Hyeopjaegul’ün geçmişte bağlantılı olabileceğini düşünüyor. Ssangyonggul, “çift ejder mağarası” anlamında ve bu ismin verilme nedeni mağaranın iki kola ayrılmasından geliyor (“ssang” = “çift”, “yong” = “ejderha”)

Mağaranın sonuna doğru bir heykel var. Bu heykeller ada halkınca anlatılan Dr Jin efsanesi ile ilgili. Yörede yaşayan Jin adlı bir genç, bir gün yağmurdan kaçarken mağaraya sığınıyor ve içeride bir kızla tanışıyor. Onunla vakit geçiriyor, oyunlar oynuyor. Sonrasında, Jin konuyu öğretmenine açıyor. Öğretmeni ona o kızın aslında “yaşlı bir tilki” olduğunu ve elinde bir boncuk taşıdığını söylüyor.

Öğretmen Jin’e eğer o boncuğu kızın elinden alıp yutarsa, kendisinin gerçeği anlayacağını söylüyor. Öğretmeninin dediği gibi Jin o boncuğu kızın elinden alıp yutuyor. Bu boncuğun etkisiyle insanların vücudunun içini görebilme yeteneği kazanıyor. Kızın aslında kim olduğunu görmesi yanında, boncuğu yutarak kazandığı yetenek sayesinde Jin ünlü bir doktor oluyor. Mağara içindeki bu heykel, Jin’in boncuğu yuttuğu anı simgeliyor. Kore, efsaneler ve masallar ülkesi..

Mağaralar kısmından sonra parkın Jeju Taşları ve Bonzailer tematik kısmını ziyaret ettik. Burası bence mağaralardan sonra en kıymetli bölüm. Bu kısımda banklarda oturup, koşturmaca olmadan, ortamın keyfini çıkartmak isterdim. Çok huzur verici bir yer.

Parkın bu kısmında bonzailerin yaşları 10 ile 300 yıl arasında değişiyormuş. Taşlar ise bonzailerle uyumlu bir park yaratmak amacıyla Amazon Nehri kıyılarından getirilmiş.

Park içinde Jaeam Halk Köyü denen bir köy de oluşturulmuş. Sazdan evler, turşu küpleri, taş büyükbabalar bir köy mizanseni içinde çok güzel şekilde yan yana getirilmiş.

Park içinde kuş bahçesi bölümüne şöyle bir bakabildim. Su bahçesi bölümüne ise hiç gidemedik bile. Zamanı ben koydum, geç kalırsak ayıp olur diye buluşma noktasına gittik.

Bizim ekibin sahile gittiğini öğrenince biz de oraya yöneldik. Gittikleri yerin ismi Hyeopjae Plajı. Buraya gitmezseniz asla Jeju Adası geziniz tamamlanamaz. Bizim Jeju Adası’nda bir gün daha geçirmemiz ve o günün 5-6 saatini bu civarlara ayırmamız gerekirmiş. Adanın batısı çok güzel.

Hallasan Volkanı’nın en hızlı ve aktif olduğu zamanlarda püskürttüğü lavlar burada denize ulaşınca soğumuşlar ve kıyıyı şekillendirmişler. Beyaz kumlar arasında siyah kayalar farklı bir güzellikte gözüküyorlar.

Buradan ayrılmamız güç oldu ama daha gidecek yerlerimiz var. Handam Sahil Yolu da bu yerlerden bir tanesiydi. Bu sahil 2009 yılında adanın “gizli güzelliklerinden biri” olarak seçilmiş.

Bu sahil yolu, sertleşmiş lav kayaları (siyah bazalt kayalar) ile yapılan bir yürüyüş yolu ve 1.2 km boyunca uzanıyor. Jeju’nun doğal volkanik dokusunu (lav kayalarını) doğrudan hissetmek için harika bir rota. Tavsiye edilen rota Aewol Limanı’ndan başlayıp, Gwakji Gwamul Plajı’na (Gwakji Beach) kadar uzanıyor. Burada yürüyüş yapmak çok güzel olacaktı. Biz 15 dakika fotoğraf çekip müzeye doğru devam ettik.

Jeju Folklor ve Doğa Tarihi Müzesi, Jeju’nun hem doğasını hem de geleneksel kültürünü tek çatı altında anlamak için harika bir yer: Jeju’nun bitki ve hayvan çeşitliliği, jeolojik yapısı doğa tarihi bölümünde anlatılıyor.

Müzenin içine girmeden bahçedeki volkanik kayaları gözden kaçırmayın.

Doğa Tarihi Salonunda deniz canlıları, Jeju’nun toprak ve kaya yapısı, Jeju’nun flora ve faunası gibi doğal unsurlar sergileniyor. Ben en çok da müzenin bahçesinde olan taş heykelleri ilginç buldum. Genelde gördüklerimiz taş büyükbabalar olurken, burada çok farklı taş heykellerde sergileniyor.

Günün sonunda Jeju’nun sokak lezzetleri sokağı olan Dongmun Gece Markette büyük çoğunluğumuz otobüsten indi. Marketi gezip daha önceden tatmadığımız yiyeceklerden tadarak grup olarak günü bitirdik. Biz küçük bir grup otele bir uğrayıp Jeju gecesi için yine dışarı çıktık. Jeju merkezde sahil çok hareketli. Bolca balık restoranı var. Gençler bangır bangır bağırmadan müzik yapıyorlar. Koreliler spor yapmayı seviyorlar. Obez Koreli gördüğümü hatırlamıyorum.

Jeju Adası gezimizi de sizlerle paylaşmış oldum. Bu satırları yazarken anladım ki Jeju programından herhangi bir yeri çıkartmam mümkün değilmiş. Ancak Jeju’ya 2 değil ama en az 3 gece ayırmamız gerekliymiş.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-10.Gün

Busan’dan sabah erken kalkan uçakla Jeju Adasına gittik. Adanın şirin bir havalimanı var. Bizi orada Dol hareubang’lar karşıladı. “Dol hareubang” kelimesini dilimize çevirirsek “taş büyükbaba” anlamına geliyor. Onlara adanın hemen her yerinde ve çok çeşitli boyutlarda rastlayabiliyorsunuz.

Adanın iki simgesinden bir tanesi bu geleneksel volkanik kaya heykeller (diğeri ise dalgıç kadınlar). Bunların kökenleri 18. yüzyıla, özellikle Joseon Hanedanlığı dönemine kadar uzanıyor. Bu heykeller kötü ruhlara karşı koruyucu olsunlar diye kapıların önüne yerleştirilirlermiş. Ayrıca doğurganlığın sembolleri ve ritüel nesneleri olarak da kullanılmışlar. Bu heykellerin bazı ortak özellikleri var; Volkanik taştan yapılıyorlar ve genellikle yuvarlak şapka takan figürler olarak tasvir ediliyorlar. Bu yuvarlak şapkanın heykeli “fallik” yaptığı ve dolayısıyla doğurganlığın sembolü haline getirdiği söylenir. Genellikle büyük gözleri, kapalı ağızları vardır ve bir omuzları diğerinden daha yüksektedir. Bazıları büyük kulaklara sahip ve elleri ya önlerinde ve karınlarının üzerinde ya da sırtlarının etrafında olarak tasvir edilmişler.

Kore Yarımadası’nın en yakın noktasından 83 km uzakta yer alan 700000 nüfuslu Jeju, Güney Kore’nin en büyük adası ve tek özel özyönetimli eyaleti. Jeju halkı adanın yerlisidir ve adaya erken Neolitik dönemden beri iskan olduğuna dair bulgular var. Jeju dili UNESCO tarafından kritik derecede tehlike altında olduğu kabul edilen bir dildir. Ayrıca Şamanizm’in en yoğun görüldüğü Kore bölgelerinden birisi de bu adadır.

Ada, yaklaşık 2 milyon yıl önce bir su altı volkanın patlamasıyla oluşmuştur. Adada bulunan Geomunoreum Lav Tüp Sistemi, küresel volkanizmanın anlaşılmasına özgün ve değerli bir katkı sağladığı, erişilebilir volkanik özelliklerin sergilenmesi nedeniyle 2007 yılında UNESCO Dünya Doğa Mirası alanlarından biri olarak kaydedildi. Jeju, geniş lav tüpleri sistemi nedeniyle bilimsel olarak değerli. Bir zamanlar içinden magmanın aktığı bu doğal kanalların bazıları, artık dünyanın en büyüklerinden olan boş mağaralardır. Benim heyecanla ziyaret etmeyi beklediğim UNESCO Listesi içindeki Manjanggul Lav Tüp Mağarası bir süredir bakımdaydı. Güya temmuz 2025’de bakımı bitmiş ve açılmış olacaktı. Ancak bizim gezi zamanımıza yetişmediği gibi, Mart 2026’ya kadar da bakım çalışmalarının uzatıldığı bilgisi geldi. “Kısmet değilmiş” diyeceğiz artık. Bununla birlikte Hallim Parkı’nda benzer ama daha küçük olan iki mağarayı gezme şansımız oldu.


Güney Kore’nin en yüksek dağı, deniz seviyesinden 1.950 metre yükselen ve uyuyan bir yanardağ olan Jeju Adasındaki Hallasan Dağı‘dır. Jeju’daki en son patlamaların yaklaşık 5.000 yıl önce olduğu tahmin ediliyor ve bu da yanardağı aktif sınıfına sokuyor. Ada, Hallasan tarafından üretilen volkanik kaya ve toprakla kaplanmış. Bu verimli toprak sayesinde Hallasan Dağı Milli Parkı’ndaki flora benzersiz. Bu nedenlerle Jeju Adası UNESCO tarafından Biyosfer Reserv ve Küresel Jeopark Alanı olarak da ilan edilmiştir. Yani şu küçük adanın bir sürü ünvanı var.

Adaya iner inmez ilk olarak Seungeup Halk Köyü gezimiz için yola çıktık. Bu 600 yıllık tarihi köy volkanik taştan yapılmış surlarla çevrili bir şehir kalesidir. Zaten kelime olarak da “Kale Kasabası” anlamına geliyor. Bir zamanlar surlar içindeki kasabada yönetim binaları, garnizon alanları ve depolar bulunurmuş. Kale duvarlarının bazı bölümleri kısmen günümüze kadar ulaşmış.

Köyün evlerinin çatıları pirinç samanı, kamış veya ot ile kaplanıyor. Evlerin bu çatılarına Korece “Choga-jip” deniyor. Türkçesi de “Saman Çatılı Ev ” anlamına geliyor. Evlerin duvarları genellikle çamur, saman ve ahşap karışımından yapılıyor. Rüzgara dayanıklı taş duvarlar, siyah bazalt taş temeller evlerin doğal malzemeleri. Bu malzemeler kullanılarak yapılan evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olacak şekilde doğal yalıtım sağlıyor.

Köy evleri görünüm olarak yöreye özgün ama evlerin önemli bir kısmı hediyelik dükkana ve kafelere dönüştürülmüş.

Köyü biraz daha gezdik ve hediyelik eşya dükkanlarına girdik. Grubun kadınları dükkanların birinde özgün sayılabilecek elbiseler beğendiler. Ama fiyatları çok pahalı geldi. Köy meydanından son karelerimizi aldık. Aslında bugün bu yazıyı yazarken köyü biraz eksik gezdiğimizi fark ediyorum. Diğer yerler belki önemli değil ama sur kapılarının olduğu yeri ve önündeki taş büyükbabaları siz fotoğraflamayı ihmal etmeyin.

Köyde bir eski ailenin evini ziyarete gittik. Bizi adanın ağzı en çok laf yapan adamı ve en renkli kişisi karşıladı. Kendisine “Kral Wwang Bali” olarak tanıtan Jeju Adalı, bizdeki muhtar karşılığına tam olarak denk gelmese de, köyün resmi yetkilisiymiş.

Biz kısaca orada bu adama muhtar dedik ve bu yazıda da öyle devam edelim. Muhtar üç uzun dallı kapının önünde konuşmaya başladı ve ailesine ait olan evi onunla birlikte gezmeye başladık. Kore gezimizde yöresini tanıtmak için bu kadar hevesli yerel rehbere rastlamamıştık. Muhtar adeta geçmişi yaşayarak, anlatıyor da anlatıyor!

Allahı var bizim muhtarın ağzı hem güzel laf yapıyor ve hem de seyirciyi etkilemeyi başaran mimiklere sahip. Bize bu geleneksel Jeju evinin her köşesini bir güzel tanıttı. Yeri geldi yöresel şarkılar söyledi.

En sonunda bu kadar tatlı konuşmanın, tatlı bir satışa dönüşmesini gayet doğal gördük. Bu devirde hiç bir şey, dünyanın hiç bir yerinde bedavaya olamaz! Biz de, muhtarın ifadesi ile yüzünün güzelliğini ve genç görünümünü borçlu olduğu “Jeju Atı cilt altı yağından” elde edilen krem ile enerjisini ve bağışıklık sisteminin güçlü olmasını borçlu olduğu “OmijaŞizandra Üzümü” adlı meyvenin konsantre sıvısını satın aldık.

Jeju Atı cilt altı yağını kullanarak elde edilen kremin cilt bariyeri onarıcı, güçlü nemlendirici, cilt yumuşatıcı ve yüksek omega yağ asidi içerikli olduğu ispatlanmış. Jeju Adasında at eti de yeniliyor. Omija ise Uzak Doğu’ya özgü tırmanıcı bir bitki türü. Parlak kırmızı renkli meyveleri var. Geleneksel Çin ve Kore (Hanbang) tıbbında yüzyıllardır kullanılan şifalı bir meyve. Bu meyve tatlı, ekşi, acı, tuzlu, keskin / buruk olmak üzere beş tadı aynı anda içeriyormuş ve bu nedenle meyvenin bir diğer adı da “beş tat meyvesi“. Soğuk veya sıcak sıvı şeklinde içilen bu meyvenin suyunun enerji artıran, karaciğeri koruyan, antioksidan, stres azaltıcı ve bağışıklığı destekleyici etkileri varmış. Aldık bakalım! Akşamları hanımla içip duruyoruz.

Aşağıda Seungeup Halk Köyü gezimizden hazırladığım bir video sunusu bulunuyor. İzlerseniz, bu köyün gezisi öncesi sizin için bilgilendirici olacaktır.

Daha sonra yemeğe doğru hareket ettik. Aslında bugün programın bu kısmında Manjanggul Mağarası gezimiz olması lazımdı. Ancak yukarıda açıkladığım nedenlerle mağara gezimiz olmadı. Ben grup restorana girerken, restoran karşısındaki denize inen yola doğru yürüdüm. Burası Jeju’nun haenyeolarının kullandığı yerlerden bir tanesi diye düşündüm. Onların dalış noktalarını göstermek ve ürünlerini içinde biriktirmek amacıyla kullandıkları turuncu renkte mantarlardan ve etrafta var olan sayısız deniz kabuklarından bu çıkarımı yaptım. Bu satırları yazarken çektiğim fotoğraftaki tabelada yazan Korece yazıyı tercüme ettirdiğimde “Haenyeo Soyunma Odası” yazdığını gördüm. Yani tahminim doğru çıktı.

Yemeğe geç gittim ama menüde olan Uzun Gümüş Balığından payıma düşen kısmı hızlıca yedim. “Haenyeo teyze fotoğraflar mıyım acaba?”diye bir daha o tesisin önüne gittim. Haenyeolar kolay kolay fotoğraf vermiyorlar. Daha sonra denizi yukarıdan gören bir patika yola yürüyüşe başladık. Bilmeden girdiğimiz güzel patika yol, aslında sonraki ziyaret yerimiz olan Seongsan Ilchulbong Zirvesi‘ne çıkıyormuş.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi UNESCO Dünya Doğa Mirası listesinde olan bir yer. Yani biz bugün Kore’deki turumuzda 10. UNESCO listesi alanımızı gezeceğiz. “Seongsan Ilchulbong” “Kale Dağı Gündoğumu Tepesi” gibi bir anlam taşıyor ve burası “Gündoğumu Tepesi” olarak biliniyor. Bu tepe 100.000 yıl önce volkanik bir patlama sonucu denizin altından yükselmiş.

Patika yolun sonunda zirveye çıkan esas giriş yerine geliyorsunuz. Buradan başlayan merdivenleri takip ederek zirveye çıkmanız gerekiyor. Tırmanış aslında zorlu değil.

Dura dinlene olsa da zirveye çıkmanızı tavsiye ederim. Emin olun ödülünüz büyük olur. Aşağıdaki video bizim yürüyüşten çektiğimiz videolardan oluşturuldu. Bir fikriniz olsun isterim.

Tırmanış boyunca zirveye 180 metre kadar rakım değişikliği oluyor. Yavaş tempo ile tırmanış için 20-30 dakika tırmanış yeterli oluyor. Tırmanırken her bir yükseltide, her bir kıvrımda adanın değişen manzarasına şahit oluyorsunuz.

Tırmanırken işaret taşı olarak köylülerin oluşturduğu yapay ve volkanik patlamaların oluşturduğu doğal kayaları göreceksiniz ve sonunda da zirveye ulaşacaksınız.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi’nin tepesinde devasa bir krater bulunmakta. Kraterin çapı yaklaşık 600 metre, yüksekliği ise 90 metre. Krateri çevreleyen keskin kayalar, devasa bir taç gibi görünüyor.

Kraterden güneşin doğuşunu izlemek muhteşem oluyormuş. Ayrıca zirve bahar aylarında parlak sarı renkli kanola çiçekleriyle kaplanırmış. İki manzaraya da şahit olabilmeyi isterdim. Aynı yoldan ama bu sefer manzaranın keyfini daha çok çıkarta çıkarta aşağıya indik.

Seongsan Tepesinden inince, çıkışa değil de, sağa denize doğru yönelirseniz kadın dalgıçların belirli saatlerde yaptıkları dalışlara şahit olabilirsiniz. Biz bir türlü bu gösteriye denk gelmeyi beceremedik. İstanbul’dan beri bu isteğimi belirtiyorum ama işin şov kısmı da olsa kadınların dalışlarını seyredemeden geldik. Bu arada Koreli rehberlerle ilgili bir eleştirim de olsun. Çok iyiler ve hoşlar, çeşitli konularda çok da yardımlarını gördük. Bu bakımlardan minnettarız: Bunu da kendilerine maddi ve manevi olarak ifade ettik. Ama ülkelerini canı gönülden ve heyecanla tanıtma kısmını bence iyi yapamıyorlar. Çok hevesli değiller. “Görseniz ne olacak? Kadınlar dalıp çıkıyorlar işte!” mantığındalar. Bunu sadece bu konuda değil ama Suwon’da kaleleri gezerken de hissetmiştim. Kore’ye sadece alışverişe gitmeyen, onların kültürlerini tanımaya giden tüm iyi gezginler eminim ki Koreli bir rehberden bu izlenimi edineceklerdir. O kadar görmek istediğim bu özel olaya, kendi gözlerimle şahit olamamak büyük eksiklik. Yine de bardağın dolu kısmından bakalım. Kore gezimizde çok şey yaptık ve çok özel anlar yaşadık. Genelden mutluyuz.

Yukarıdaki ve aşağıdaki fotolar sevgili arkadaşım Ayşe Aktunalı’ya aitler. Onlar bizim Kore’ye gittiğimizden bir hafta sonra oradaydılar ve bu özel gösteriye şahit olup fotoğrafladılar. Videolarını çektiler. Onun izni ile bu fotoğrafları yayınlıyorum. Kendisine müteşekkirim.

Haenyeolar, Jeju Adası’ndaki dünyaca ünlü “kadın dalgıçlar”dır. Serbest dalış yaparak deniz ürünleri toplayan bu kadınlar hem kültürel hem tarihsel açıdan Kore’nin en özel topluluklarından birisi. Tarihsel kayıtlarda Jeju Adası’nın kadın dalgıçlarına 17. yüzyıldan itibaren daha fazla rastlanıyor. Özellikle 18. yüzyıldan sonra, vergi yükümlülükleri ve ekonomik nedenlerle adada erkekler yerine kadınların deniz ürünleri toplaması yaygınlaşmış. Böylece Haenyeo kültürü Jeju’nun temel mesleklerinden biri haline gelmiş. Bu kadınlar dalış tüpü kullanmazlar ve dalışları tamamen serbesttir. 2–3 dakika nefes tutabilirler. Genellikle 50–70 yaş arası kadınlardır. Bu aktivite UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kayıtlıdır.

Jeju’da turistlerin izleyebileceği en bilinen haenyeo gösterileri Seongsan Ilchulbong Haenyeo Gösteri Alanında oluyor. Sevgili Ayşe Aktunalı’nın fotoğraf ve video çekimleri de orada yapıldı. Hava şartları müsade ettiği müddetçe her gün saat 13:30 ve 15:00’de haenyeolar denize girerek 20–30 dakika süren geleneksel dalışlarını canlı olarak sergiliyorlar.

Biz zirve yürüyüşümüzden dönüşümüzde gösteriye denk gelmedik. Ama yine de aşağıya indim ve ortamı gördüm. Aslında burada haenyeoların deniz ürünlerini sattıkları tezgahları var. Günde iki defa dalış şovu yapılıyor ama devamlı olarak deniz ürünü satışı yapılıyor. Burada da deniz ürünlerinden oluşan yemeğinizi yeme şansınız olduğunu unutmayın.

Zirvenin sol tarafında ise Gwangseongsa adlı ve pek de özelliği olmayan şirin bir tapınak var. Ziyaret etmeseniz de olur.

Zirve ziyaretimiz sonrasında Haenyeo Müzesi’ne doğru hareket ettik. Jeju’nun müze kavramı oldukça geniş. Klasik sanat–tarih müzelerine ek olarak tema parkı formatındaki yerler de “müze” olarak sınıflandırılıyor. Bu nedenle adada müze sayısı yüksek.

Jeju’da tüm müze sayısının yaklaşık 100-120 tane olduğu biliniyor. Biz bu müzeler içinden Haenyeo Müzesini gezi programımıza almıştık. Bu müzeyi gezmenizi mutlaka tavsiye ederim. Jeju’ya özgü “haenyeo (kadın dalgıçlar) kültürünü anlatıyor. Modern bir müze ve sergiledikleri ile Jeju’nun tarihini, deniz kültürünü, kadın emeğini ve adanın yaşam koşullarını en iyi şekilde açıklıyor.

Günümüzün son gezisini Hamdeok Plajı‘na yapacağız. Burası adanın biraz daha tenha ama daha sosyetik olan kısmı gibi gözüküyor. Orada olduğumuz saatler akşamın geç saatleriydi. Burasının gündüz gözü ile güzel görüneceği kesin. Akşam çektiğim fotoğraflara bakınca bile güzellik hissediliyor.

Sonunda günlük gezilerimizi bitirip adanın kuzeyinde Jeju’nun merkezinde, sahile yakın olan otelimize geldik. Akşam yemeği için dışarıya çıktık. Civarı keşfetmek için epey uzun bir yürüyüş yaptık. Merkezde kalmanın hakkını verdik.

Jeju Adası’nda bir gün ve gece konaklamamız daha olacak. Biz bu güzel adayı çok sevdik. Burada mevsiminde yüzmek ve Haenyeolarla birlikte dalıp, onları su altında fotoğraflayabilmek ne hoş olurdu!

Gezekalın

Dr Ümit KURU

18.11.2025