• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.553 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Serhat Şehri Edirne-Hıdırlık Tabyası/Sarayiçi

Edirne’nin fethedilmesiyle birlikte şehirde Osmanlılar tarafından iki saray yaptırıldı. I. Murad, sonradan “Eski Saray” (Saray-ı Atik) olarak adlandırılacak olan ilk sarayı daha çok devlet işlerinin görülmesi amacıyla Kavak Meydanı olarak bilinen alanda inşa ettirdi. II. Murad 1450 yılında ikincisinin yani “Yeni Saray” (Saray-ı Cedid-i Amire) adıyla anılanın inşasını Sarayiçi denilen ve Tunca Nehri’nin ikiye ayırdığı ada üzerinde başlattı. II. Murad göremedi ama saray bir yıl sonra Fatih Sultan Mehmed tarafından tamamlandı. Edirne’nin Sarayiçi Bölgesi Tunca Nehri’nin bir kolu ile çevrili ve yarımada benzeri bir alan üzerine kuruludur. Sınırları genel olarak tarihi ve coğrafi unsurlarla tanımlanır. Yani resmi olarak idari bir mahalle sınırı değildir. Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı ve Kakava Şenlikleri festival alanları ile Saray-ı Cedid-i Amire’nin tarihi kalıntılarını kapsayan geniş bir tarihi, kültürel ve dinlence alanıdır. Gezi yazımın son bölümünde Edirne’nin bu kısmını gezeceğiz. Ama önce Hıdırlık Tabyası gezilecek, arkasından Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi‘ni ziyaret edeceğiz. Sonra da Saray-ı Cedid-i Amire kalıntıları ile Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı‘nı gezerek İstanbul’a dönüşe geçeceğiz.

Edirne, Balkanlar’dan İstanbul’a açılan stratejik bir kapı olduğu için Osmanlı zamanında da güçlü bir savunma sistemi kurulmuş. Bu amaçla kurulan Edirne Tabyaları, Osmanlı Devleti’nin özellikle 19. yüzyılda Edirne’yi savunmak amacıyla inşa ettiği askeri savunma yapılarıdır. Arapça ta’biye kelimesinden türetilen tabya, askeri bir terim olarak “hazırlık, yığma” anlamına gelmekte. Edirne civarında çoğu kaybolmuş ve unutulmuş durumda olan 30’a yakın tabyanın bulunduğu düşünülüyor. Bunlardan 7-10 tanesi görülebilir durumda. En büyük tabya olan Hıdırlık Tabyası, Ayvaz Baba ve Kartaltepe Tabyaları ise en iyi durumda olan tabyalar. Biz bugün ilk ziyaretimizi Hıdırlık Tabyası’na gerçekleştireceğiz.

Edirne’de en kolay ulaşılabilen ve gezilebilen Hıdırlık Tabyası, en iyi korunmuş durumda olan tabyadır. Tabya 2017-2019 yılları arasında restorasyon çalışmaları geçirmiş ve 2019 yılından beri de ziyarete açık. Bu alanları gezerken duygulanmamanız mümkün değil.

Osmanlı 19. yüzyıl başlarından itibaren gidişatın iyi olmadığını bizzat yaşayarak öğrenmiş. 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Anlaşması, Osmanlı tarihinde savaş sonu anlaşma maddeleri en ağır olan barış anlaşmalarından bir tanesidir. Ruslar Osmanlı’nın eski başkentine kadar gelmişler. Osmanlı’nın bir daha bu gibi durumlara düşmemek adına çare olarak aldığı kararlardan bir tanesi de savunma amaçlı yapılar yapmak ve var olan eskilerin modernize edilmesini sağlamak olmuş. Edirne’de bu amaçla tabya yapımına ilk olarak 1829 yılındaki Rus işgali sırasında başlanmış.

O dönemlerde Rusya tehdidi ve Balkanlardaki milliyetçilik hareketleri birbiriyle iç içe geçmiştir. Rusya’nın bir hedefi de Balkanlar ve Balkanlarda yaşayan Hıristiyan Ortodokslardır. Rusya kendisini Osmanlı topraklarında yaşayan Ortodoksların hamisi ilan etmiştir. Bunun sonucunda gelen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında, yani 93 Harbi’nde, savaşın önemli cephelerinden biri Edirne ve Balkanlar olmuştur. Osmanlı Devleti çok ağır bir yenilgi almış ve Rus birlikleri Yeşilköy önlerine kadar gelebilmiştir. Avrupa Devletleri Rusya’nın bu hakimiyetini kaldıramayacaklarına karar verip, Osmanlı yanında yer almaya karar verince Ayastefanos ve ardından Berlin Antlaşmaları imzalanmış. Osmanlı yıkılmaktan kurtulsa da Balkanlarda büyük toprak kayıpları yaşamıştır. Balkanlar üzerinden gelen düşman ordularının ciddi bir direnişle karşılaşmadan başkent İstanbul’a kadar gelmesi, Osmanlı yönetimini Edirne’de savunma hattı oluşturmaya sevk etmiştir. Rus Birlikleri Edirne ötesine geri çekilince Osmanlı Edirne’nin savunmasının güçlendirilmesi gerektiğini anlamış ve tabyaların inşasını hızlandırmıştır. Bunun üzerine şehirde en büyüğü Hıdırlık olmak üzere tabyalar inşa edilmiştir (tabyaların sayısı kimi kaynakta 24 kimisinde 30 tane olarak verilir).

Hıdırlık Tabya, 1886-1888 yılları arasında inşa edilmiş ve Osmanlı Devleti ile Balkan devletleri (Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan, Karadağ) arasında 1912-1913 yılları arasında yapılan Balkan Savaşları’nda ünlü Edirne savunmasının karargah binası olarak kullanılmıştır. Balkan Savaşı sırasında Edirne, Bulgar ordusu tarafından uzun süre kuşatılmış ve Şükrü Paşa şehrin savunmasını yapılan bu tabyalardan yönetmiştir. Şükrü Paşa’ya 2-3 hafta dayanması ve sonra geri çekilmesi emri verildiği halde kendisi ve askerleri bir destan yazarak yaklaşık 5 ay süren direnişten sonra Edirne’yi teslim etmiştir. Son mermisine kadar da savaşmıştır. Daha sonra II. Balkan Savaşı sırasında Edirne geri alınmıştır. İşte Hıdırlık Tabyası, diğer Edirne Tabyaları yanında, askeri savunma tarihinin en önemli savaşlarından birinin verildiği bir tabyadır.

Hıdırlık Tabyası’nın bulunduğu yerden Edirne’nin çok güzel bir panoramik görüntüsünü alabiliyorsunuz. Burası şehrin en yüksek tepe noktası ve bu nedenle hava soğuk olabiliyor. Özellikle kışın giyim anlamında önlemlerinizi almanızı tavsiye ederim.

Tabya müze kartla ziyaret edilebiliyor. Kemerli bir kapıdan geçerek avluya giriyorsunuz. Civarda o dönemlerden kalma irili ufaklı toplar bulunuyor. Yapı kompleksi nizamiye, koğuş binası, topçu odaları, topçu bataryaları, hendek ve avludan oluşuyor. Hıdırlık Tabya ve Balkan Tarihi Müzesinin teşhir-tanzim çalışmalarında taşınmazın restorasyonu sırasında açığa çıkan buluntu ve tabyanın faal dönemini yansıtan materyallerin sergilenmesi amaçlanmış.

Önce tabyanın ana binasına girdik. Burada sizleri Edirne’yi son mermiye kadar savunan Şükrü Paşa heykeli karşılıyor. Sonra savunmalar, savaşlar ve tabyalardan yaşam hakkında bilgilendirici belge, obje ve balmumundan heykellerin bulunduğu bölümleri ziyaret ediyorsunuz.

Aşağıdaki dehlizlerden kaydettiğim videoda duyacağınız gibi, hoparlörlerden sürekli olarak bomba, tüfek sesleri ve insan çığlıkları duyuluyor. Bu ortam gezdiğiniz yerin sıradan bir gezi yeri olmadığını, bir zamanlar bu siperlerde kahramanlıklar yaratıldığı kadar, gencecik canların da yitip gittiğini anlatıyor.

Müze içinde bizleri çok şey etkiledi ama en çok etkilendiklerimizden biri de aşağıda fotoğrafta gördüğünüz tahtadan küçük bir fıçı matara oldu. Bu mataranın ilginç bir öyküsü var. Osmanlı döneminde savaşlarda ağır yaralı ve ölmek üzere olan askerlere hekimler şehit olmadan önce ağızları tatlansın diye omuzlarında asılı bu küçük fıçıdan zemzemle hazırlanan bir şerbet içirirlermiş. Bu şerbeti içen askerin yaşama şansının olmadığı da buradan anlaşılırmış. “Şehadet Şerbeti içmek” terimi de buradan geliyormuş. Savaş hiçbir zaman iyi olmamıştır.

Daha sonra topçu bataryalarının bulunduğu bölümleri tek tek gezdik. Her bir odada bir konu işlenmiş ve özenle düzenleme yapılmış. Projenin sahibi Edirne Valiliği, uygulaması ve finansmanı ise Edirne İl Özel İdaresine ait. Alanın düzenlenmesinde tarih, sanat tarihi ve mimarlık alanlarında akademik danışmanlığı Trakya Üniversitesi vermiş, denetimi de Kültür ve Turizm Bakanlığı yapmış. Sonuçta iş birliği ile müzeciliğin en güzel örneklerinden bir tanesi ortaya çıkarılmış. Edirne gezinizin olmazsa olmazlarından bir tanesi Hıdırlık Tabyası gezisi olmalıdır.

Daha sonra bir başka önemli müzeyi daha gezdik; Sultan II. Bayezid Külliyesi. 1488 tarihinde Fatih Sultan Mehmed’in oğlu olan II. Bayezid’in yaptırdığı Külliye içinde cami, tıp medresesi, darüşşifa (hastane), tabhane (küçük misafirhanelerin bulunduğu konaklama mekanı), imarethane (yoksulların ücretsiz doyurulduğu kısım), hamam, değirmen, mehterhane, sübyan mektebi ve depolar bulunuyordu. Ayrıca Tunca Nehri üzerinden geçen ve mimarının Mimar Hayrettin olduğu söylenen taş köprü de (II. Bayezid Köprüsü veya İmaret Köprüsü) bulunuyor.

Külliyede yüzyıllar boyunca tıp öğrencileri yetiştirilmiş, hastalara şifa dağıtılmış, ihtiyaç sahipleri doyurulmuş. Külliyenin, İslam aleminin en saf ve yalın anlatımlı camilerinden biri olarak kabul edilen camisi önemli bir ibadet yeri olmuş, tabhanesinde ise misafirler ağırlanmış.

Gezimizde önce külliyenin bütünü hakkında bilgilendirildik. Sonra da sırası ile Tıp Medresesi ve Darüşşifa bölümünün gezisine başladık.

Darüşşifa kısmı dönemin en önemli sağlık merkezlerinden birisi olmuş. Kuruluşunda her türlü hastalara hizmet vermiş. Kuruluş vakfiyesinde hastanenin personeli sayılırken 2 cerrah ve 2 göz doktorundan da söz edilir. Yani dönemi için büyük bir sağlık kuruluşu olarak kabul edilebilir.

Daha sonraki yıllarda şifahane, ruh hastalarına yönelik hizmet vermeye başlamış ve hastalar dönemin tıbbi bilgi ve ilaçlarının yanı sıra, su sesi, musiki, güzel kokular ve çeşitli faaliyetlerle tedavi edilmişler.

Uzun yıllar boyunca hastalara şifa dağıtan bu şifahane, 1850’li yıllardan sonra sadece ruh hastalarının tecrit edildiği bakımsız bir kurum haline gelmiş. Bina bir yandan bakımsızlıktan diğer yandan yatağı dolan Tunca Nehri’nin taşkınları sonucu büyük zararlar görmüş. 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı esnasında Edirne işgal edilince, buradaki hastalar İstanbul’a gönderilmiş. 1896 yılında darüşşifa onarım görmüş ve ruh hastalarının tecrit ve tedavilerinde bir süre daha kullanılmış. 1910 yılında bir onarım daha gerçekleştirilmiş. Hastanenin 1916’lara kadar açık olduğu biliniyor ancak sonradan kaderine terk edilmiş. Yıkılmaya ve yok olmaya yüz tutmuş.

1950 yılında Edirne’ye Sıtma Bölge Başkanı olarak gelen Dr. Ratip Kazancıgil Darüşşifayı gezdikten sonra kubbelerinin yıkılmış, kurşunlarının sıyrılmış, bahçelerin dikenlik içinde olduğunu görmüş ve rapor etmiş. Darüşşifanın müze haline getirilmesi fikri aslında 1973 yılında Prof Dr Süheyl Ünver tarafından dile getirilmiş ve sonradan Edirne İl Sağlık Müdürü olan Dr Ratip Kazancıgil’le birlikte bu fikri olgunlaştırmaya çalışmışlar.

Sonrasında yine Trakya Üniversitesi ve İdari Yönetimler işbirliği devreye girmiş. Külliyenin, camii hariç diğer bölümleri Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 1984 yılında Trakya Üniversitesi’ne devredilmiş. Bir süre Trakya Üniversitesi Edirne Meslek Yüksekokulu’nun Restorasyon ve Duvar Süsleme Bölümleri burada eğitim ve öğretimini sürdürmüş.

Darüşşifanın, Trakya Üniversitesi bünyesinde Sağlık Müzesi’ne dönüştürülmesi çalışmalarına 1993 yılında başlanmış ve 1997 yılında müze olması resmileşerek Trakya Üniversitesi, Sağlık Müzesi olarak açılışı yapılmış. Tasarım ve Sanat Yönetmenliği yardımları alınarak bu bölüm tarihine uygun bir şekilde mankenlerle canlandırılmış.

Sağlık Müzesi Avrupa Konseyi 2004 Yılı Müze Ödülü’nü almış. Bu ödülü almasında en büyük etken Sağlık Müzesi’ndeki düzenlemelerin hepsinin amaca ve araca uygun olarak yapılması olmuş. Burada amaç bir dönemin sağlık uygulamalarının sergilenmesi bu işte araç ise Darüşşifanın fiziki yapısı. Avrupa Müzeler Birliği bu müzeye “Yaşayan Müze” adını vermiştir.

Müze Darüşşifa, Tıp Medresesi ve İmaret olmak üzere 3 bölümden oluşuyor. Darüşşifa, Sağlık Müzesi’nin ilk ve en önemli bölümü. Birinci avlu, ikinci avlu ve şifahane kısımları mevcut.

Şifahane, tarihteki hastane yapıları içinde gerek mimari ve gerekse tıbbi uygulamalar açısından çok önemli bir yere sahip. Merkezi hastane yapıları içinde de bir öncüdür ve benzerlerine batıda ancak 200 yıl sonra rastlanıyor. Osmanlı’nın en meşhur hekimleri bu sağlık yurdunda görev yapmış. Dönemin hekimlik bilgilerinin yanı sıra musiki, su sesi ve güzel kokuların da tedavide kullanıldığı bu bölümde ziyaretçilerin tıp tarihinde bir zaman yolculuğuna çıkmaları amaçlanmış. Darüşşifanın akustik yapısındaki mükemmellik, çalınan dönemin musiki nağmeleri ve ortadaki şadırvandan akan suyun çıkardığı ses, bugün bile ziyaretçileri derinden etkileyen bir ortam yaratmaktadır.

Müzenin ikinci bölümü Osmanlı tarihinin en önemli eğitim kurumlarından biri olan Medresetü’l Etıbba denilen tıp medresesi bölümüdür.

Talebeler geçmişte bu yapıda usta çırak ilişkisiyle tıp eğitimi görür, öğrendikleri bilgileri hemen yanı başındaki Darüşşifada uygulamaya geçirirlermiş.

2008 tarihinde medrese bölümü ”Tıp Medresesi” adı ile ziyarete açılarak müze yeni bir bölüme daha kavuşturulmuş. Tıp Medresesi, Sağlık Müzesi’ni daha önemli bir noktaya taşımış. Bu çalışma ile 15. yüzyıldaki tıp medresesi ve ders ortamı mankenlerle canlandırılmış ve dönemin hekimlik eğitiminin bilinmeyen yönleri vurgulanmış. Özellikle grupta benim gibi doktor arkadaşlar ortamdan etkilendiler.

Müzenin ziyarete açılan üçüncü ve son bölümü ise İmaret Bölümü’dür. Yakın sayılacak bir tarihte, 2020 yılında ziyarete açılmıştır. Geçmişte hasta yakınlarının, külliye personelinin ve fakir fukaranın doyurulduğu bu tarihi yapının içinde Osmanlıdaki imaret kültürü canlandırılarak, ziyaretçilere farklı ve etkileyici bir atmosfer sunulmaya çalışılmış ve çok da başarılı olunmuş.

Bu müzenin her 3 bölümündeki balmumu heykeller çok güzel yapılmış. Tasarımları harika, dönemin giysileri ve dekoru birbirlerini çok bütünlüyorlar.

Son olarak külliyenin camisini gezdik. Camiyi de külliyenin diğer bölümleri gibi Mimar Hayrettin yapmış. Dört duvar üstüne oturtulmuş 22 metre çapındaki tek bir kubbeli bir cami. Avlu kenarlarında 22 kubbeli bir revak ve ortasında üstü açık bir abdest şadırvanı yer alıyor.

Caminin, 17 mermer sütun içinde yer alan hünkar mahfilinin, Osmanlı cami mimarisinde yapılmış ilk mahfil olduğu kabul ediliyor.

Daha sonra aracımızla Saray-ı Cedid-i Amire yani Yeni Saray bölgesine gittik. Yeni Saray’a Tunca Sarayı, Hünkâr Bahçesi Sarayı, Edirne Saray-ı Hümayunu gibi isimlerde takılmış. Sarayın mimarı tanıdık bir isim; Üç Şerefeli Cami’nin de mimarı olan Muslihuddin. Sarayın inşa emrini II. Murat vermiş ama bitirilmesi Fatih Sultan Mehmed zamanına kısmet olmuş. Daha sonraları gelen sultanlar saraya yapılar eklemişler. Ancak bu sultanlar arasında sarayın gelişmesine en çok emek harcayan IV. Mehmed (Avcı Mehmed) olmuş. Sultan IV. Mehmed Edirne Sarayını çeşitli yapılarla en ihtişamlı noktasına ulaştırmış.

Sarayın acı sonu nedeniyle elimizde sağlıklı belge, çizim ve fotoğraf sayısı çok azdır. Elde bulunan tek belge, Dr. Rıfat Osman Bey’in çizdiği ve Sayın Kazancıgil’in kitaplaştırdığı yukarıda gördüğünüz “Edirne Sarayı Yerleşim Planı”dır.

Bugün saraydan geriye pek bir şey kalmamış. Ancak burası zamanında geniş bir alan üzerinde kasırlar, daireler ve hizmet binalarından oluşan ve Topkapı Sarayı’ndan daha büyük bir saraydı. Topkapı Sarayı’nın kapladığı alan 700.000 m2 iken, Edirne Yeni Saray’ın kapladığı alan 3.000.000 m2‘yi buluyordu. Saray duvarlarının etrafı yaklaşık 3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevriliydi.

Fatih Sultan Mehmed’in Osmanlı başkentini İstanbul’a taşıyıp, Topkapı Sarayında yaşamasından sonra bile Edirne Sarayı önemini kaybetmemişti. Padişahlar geniş bahçesi nedeni ile bu saraya avlanmaya gelirlermiş. Saray, çeşitli dönemlerde defalarca onarılmış ve Balkan coğrafyasının kaynadığı 1870’li yıllarda bodrum katları (mahzenleri) cephane deposu olarak kullanılmaya başlanmış.

1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rusların Şıpka’yı geçerek Edirne’yi işgal etme ihtimali doğduğunda, silahların Rusların eline geçmemesi için dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa ve Ordu Komutanı Ahmet Eyüp Paşa’nın emriyle cephanelik ateşe verilerek saray havaya uçurulmuş. Saray günlerce yanmış.

Bu olayın ardından o güzelim Edirne Sarayı tamamen yangın yerine dönmüş, harabe haline gelmiş. Sarayın değerli yapı malzemeleri, çinileri, çeşmeleri ve sebilleri yağmalanmış. Bir de her dönemde olduğu gibi kadir kıymet bilmezlik, ecdada ve emanetlerine saygısızlık da ortaya çıkmış. Kıymetli saray çinilerinin konsoloslarca ülkelerine götürülmesine göz yumulmuş. Hatta Rıfat Osman Bey’in kaydına göre, 27 sandık dolusu çok değerli çini ve seramikler İngiliz Kraliçesi’ne hatıra olarak gönderilmiş. Daha sonra saray alanı adeta bir taş ocağı haline gelmiş ve taşları yağmalanmış. Bu satırları yazarken bile içim daralıyor ama sonunda Edirne Sarayı, Milli Saraylar listesinde “ören yeri” olarak gösterilir hale gelmiş.

Edirne Yeni Saray hakkında Trakya Üniversitesi Tıp Tarihi ve Tıbbi Deontoloji Öğretim Görevlilerinden Sayın Nilüfer Gökçe’nin yazılarından faydalanarak bir derleme yapabildim. Günümüzde Bahçeşehir Üniversitesi Edirne Sarayı bölgesinde kazı çalışmaları yapıyor. Bazı kullandığım fotoğrafların kaynağı ise onların sayfası.

Ancak bu muhteşem saray hakkında bilinenler ve eldeki belgeler o kadar yetersiz ki! Biz oradayken restorasyon alanına giremedik. Ancak parmaklıklar arasından fotoğraf alabildik.

Osmanlı sarayları temel olarak 3 bölümden oluşurdu; “Birun” Osmanlı saray teşkilatında “dış saray” olarak adlandırılan kısımdır. Yönetici ve önemli saray çalışanlarının bulunduğu, devletin idari ve hizmet bölümüdür. Devletin en yüksek yönetim organı olan ve önemli kararların alındığı Divanı Hümayun toplantıları buradaki yapıda olurdu. Enderun (İç Saray) denen kısım sarayın eğitim ve yönetici yetiştirme bölümüydü. Devşirme sistemiyle alınan öğrenciler, has oda ağaları, saray görevlileri, geleceğin devlet adamları (sadrazam, vezir vb) burada ki yapılarda bulunur ve yetiştirilirdi. Bir bölümden diğerine geçiş şatafatlı kapılardan (Bab-ı Hümayun ve Babüssaade gibi) olur ve geçişler önce bir meydana açılırdı. Sarayın diğer bir bölümü ise “Harem” kısmıdır. Burası Padişahın özel hayatının geçtiği bölümdür. Burada Valide Sultan, padişahın eşleri (Kadın Efendiler), şehzadeler, cariyeler, kız ağası (Harem’in en yetkili görevlisi) harem ağaları bulunurdu. Edirne Sarayı’nda da bu temel korunmuş. Topkapı Sarayı ile karşılaştırıldığında Edirne Sarayı’nda bölümler daha geniş alana yayılmıştı. Hasbahçeler, kayıkla da gezilebilen Tunca Nehri Bahçeleri, Tavuk Ormanı gibi hassa avlakları, Bülbül Korusu, gül ve meyve bahçeleri ile saray mutfağı için bostanlar da Edirne Sarayı’nı Topkapı Sarayı’ından ayıran diğer özelliklerdi.

Saraya ulaşan iki köprü mevcut. Şükürler olsun ki onlar günümüze ulaşmışlar! Köprülerden birisi Kanuni Köprüsü. Adından da anlaşılacağı gibi Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış ve mimarı da Sinan. Şehir merkezi ile Saray’ın Hasbahçesi’ni birbirine bağlıyor. Köprü 4 gözlü ve uzunluğu 60 metre genişliği ise 4,5 metredir.

Köprüyü geçince solunuzda Mimar Sinan yapımı su terazisi ve Kakava Şenlikleri’nin yapıldığı alan bulunuyor. Sağ taraf ise Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı arenasına gidiyor.

Yeri gelmişken Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı hakkında da bilgilenelim. UNESCO 2010 yılında bu alanda yapılan güreş müsabakalarını “Kırkpınar Yağlı Güreş Festivali” adıyla İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne kabul etmiştir. Yağlı güreş müsabakaları geleneksel kabule göre 1361 yılından beri düzenlenmektedir. Bu nedenle dünyanın halen devam eden en eski spor organizasyonlarından biri sayılır.

Kırkpınar yağlı güreşleri ile ilgili birçok söylenceye rastlayabilirsiniz. Bunlardan en yaygın olanı da şöyledir; Rumeli’nin fethi sırasında Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa birkaç kaleyi ele geçirir ve sonrasında 40 akıncısı birlikte Edirne civarını keşfe çıkarlar. Bu birlik keşif sonrası geri dönerken, bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Samona (bugünkü adı Ammovouno) adlı bir yerde mola verir ve askerler güreşe tutuşurlar. Bunlardan ikisi birbiri ile yenişemezler.  Daha sonra iki güreşçi bir Hıdırellez gününde (6 Mayıs)  yeniden güreşe tutuşurlar. Güreş sabah erkenden başlayıp gece yarısı iki güreşçinin ölümüne kadar sürer. 

Bu iki kardeş, arkadaşları tarafından orada bulunan bir incir ağacının altına defnedilirler. Yıllar sonra arkadaşları aynı yere tekrar geldiklerinde İki pehlivan arkadaşlarının gömülü oldukları yerde temiz ve gür pınarların şırıl şırıl aktığını görürler. Bunun üzerine o yer “Kırkpınar” olarak adlandırılır ve böylece Kırkpınar Yağlı Güreş geleneği başlar.

1361 yılında Edirne’yi feth eden Murad Bey verdiği emir ile aynı yılın yazında kırk yiğit akıncı anısına bir güreş müsabakası düzenler. Bu düzenlenen güreş, “Kırkpınar Güreşleri” adıyla tarihe geçmiştir. Bundan sonra her yıl Hıdırellez günü Kırkpınar Güreşleri’nin yapılması gelenek haline dönüşür. Lozan Anlaşması sonrasında Samona sınırlarımız dışında kalınca, güreş müsabakaları önce Kapıkule’ye yakın Viran Tekke’de ve daha sonra da Sarayiçi’nde bugünkü yerinde yapılır olmuş.

Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı, her yıl temmuz ayı başında belirlenen bir tarihte güreş müsabakalarına tanıklık ediyor. Pehlivanlar, er meydanında 3 gün boyunca mücadele eder, son gün yapılan finallerde her kategoriye göre birinci, ikinci ve üçüncü belirlenir. Ata sporumuz olan güreşte, rakiplerini yenerek şampiyon olan güreşçi “başpehlivan” ünvanını alır ve gelecek sene yapılacak güreş müsabakalarına kadar “Türkiye Başpehlivanı” olarak kalır. Üç yıl süreyle başpehlivan olmayı hakedenler altın kemerin sahibi olur.

Kırkpınar Güreşlerinin en ilginç yönü Kırkpınar ağalığıdır. Eskiden de güreş müsabakaları ağanın denetiminde yapılırmış. Ağalar pehlivanları çağıran, yarışmaları düzenleyen, gelen konukları ağırlayan, yemek ve yatacak yerlerini temin eden, örf ve adetlere uygun olarak güreşlerin yapılmasını sağlayan, ödüller veren ve güvenlik düzeni alan yetkililerdir. Kırkpınar Ağalığı açık arttırma usulü ile elde ediliyor. Açık arttırma güreşlerin son günü yapılıyor. En yüksek bedeli veren kişi Kırkpınar Ağası olur. Üç yıl üst üste Kırkpınar Ağalığı’nı kazanan altın kemerin de sahibi oluyor. Altın kemeri alabilen başpehlivan ve ağaların heykelleri de yukarıda fotoğraflarını paylaştığım gibi arenanın önündeki meydana dikiliyor.

Kırkpınar ağalığını yüklenen kişiler mart ayı başından itibaren köylere, kasabalara, şehirlere “Mühürlü Kırmızı Dipli Mumlar” göndererek panayırın ne zaman açılacağını, güreşlerin hangi tarihte yapılacağını bildirirlerdi. Kırmızı dipli mumlar köy ve kasabaların kahvelerinin yüksekçe bir yerine asılır, böylece herkes Kırkpınar’a davet edildiklerini anlarlardı. Bu mumun bir heykeli de Kırkpınar Er Meydanı karşısında, başpehlivanlar ve Kırkpınar ağaları heykellerinin yanında bulunuyor.

Kırkpınar Yağlı Güreşleri Er Meydanı karşısında Adalet Kasrı ve hemen arkasında da Fatih Köprüsü bulunuyor. Edirne Sarayı’nın sağlam kalan tek binası olan Adalet KasrıKanuni Sultan Süleyman tarafından 1561 yılında Mimar Sinan’a yaptırılmış. Zeminle beraber dört katlı olup, üst katında mermer fıskiyeli bir havuz bulunurmuş. Döneminde, Divan-ı Hümayun (Bakanlar Kurulu) ve Yargıtay olarak kullanılmakta olduğu yazılsa da bu kısım biraz tartışmalı. Rivayete göre Sultan Süleyman imparatorluğun kanunlarını burada yazmış. Kasrın önünde iki taş var. Bunlardan sağdaki, “Seng-i arz“, halkın değerlendirilmesi için dilekçelerini üzerine bıraktığı taştır. Soldaki, “Seng-i İbret“‘te ise ölüm cezasına çarptırılanların kesik başları sergilenirdi.

Adalet Kuleleri sadece Edirne Sarayı’nda değil Topkapı, Dimetoka, Manisa gibi diğer saraylarda da vardır. Bu kulelerin çok önemli bir simgesel değeri vardır. Çok uzun bir dönem şehrin hemen her noktasından görülen bu kuleler, “Adalet buradan dağıtılıyor” anlamını taşıyorlar.

Fatih Köprüsü 1452 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından yaptırılmıştır. Sarayiçi’ni Balkan Şehitliği yönünden bağlayan köprüdür. “Hasbahçe Köprüsü”, “Cephanelik Köprüsü”, “Süvari Köprüsü” diye de isimlendirilmiştir. Üç gözlü köprünün orta gözü büyük, diğer ikisi daha küçük olarak yapılmış. Orta gözün iki yanında sel kıranlar ve tahliye gözleri mevcut. Padişahların ya da saray eşrafının nehir üzerinden kayıklarla 2. Bayezid Köprüsü civarında karaya çıktıkları ve 2. Bayezid Külliyesi’ni bu yolla ziyaret ettikleri kaynaklarda aktarılıyor.

Edirne Sarayı kazı ve restorasyon çalışmaları bir plan dahilinde devam ediyor ve alanın geri kalan kısmını 2025 yılı aralık ayında ziyaret edemedik. Cihannüma Kasrı (Padişah Kasrı), Kum Kasrı Hamamı, Saray Mutfakları (Matbah-ı Âmire), Bab-ı Hümayun ve Saray Kapılarının restorasyon çalışmaları halen devam ediyor. Padişahın devlet adamlarını kabul ettiği yer olan Arz Odası’nın temelleri bulunmuş ve çalışmaları daha başlardaymış. Bana en azından 5 yıl kadar daha Edirne Sarayı’na tel örgüler arkasından bakarız gibi geliyor.

Neyse, bekleriz! Yeter ki planlanan program dahilinde aslına uygun ve güzel bir restorasyon yapılabilsin..

Bu yazımla kısa Edirne gezimizin anlatımını bitirmiş oldum. Eminim ilgilenen için faydalı olacaktır.

Sende keşfedilmeyi bekleyen bu kadar çok hazine oldukça biz seni bundan sonra da ziyaret ederiz sevgili Edirne..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

18.12.2025

Serhat Şehri Edirne-Kaleiçi Bölgesi / 1

Farsça “Sarhadd” kelimesi, “Sınır başı-sınır boyu” anlamına geliyor. Osmanlı Devleti’nin serhat şehri Edirne, günümüzde de hem Bulgaristan ve hem de Yunanistan’la olan sınırımızda yer alıyor. Şehir merkezde 198000, çevre ilçeleri ile birlikte ise yaklaşık 422000 nüfusa sahip. Tunca, Meriç ve Arda Nehirlerinin kıyılarında kurulu bu şehrin yüzölçümü 6145 km2. Trakya Bölgemizin gözbebeği olan bu şehri şahsen hep sevmişimdir.

Edirne çok önemli bir kentimiz ve tarihini iyi bilerek gezerseniz, gezdiğiniz yerlere daha farklı bir gözle bakacağınız kesin. Bu nedenle bir yandan genel bilgileri paylaşırken, bir yandan da beraberce Edirne gezimizi yapacağız. Önce Edirne’nin Merkez Mahallesi’nden yani Kaleiçi, Selimiye Külliyesi ve civarından gezmeye başlayalım.

Edirne’de yerleşimin öyküsü insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar uzanıyor. Arkeolojik kazılardan elde edilen en erken ve yoğun buluntular Trak kabilesi Odris‘lerin bölgede hüküm sürdüğü dönemlere ait. Takip eden zamanlarda Makedonlar ve arkasından da Romalılar bölgeye hakim olmuşlar.

MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru II. Hadrianus şehri büyük ölçüde yeniden kurmuş. Zaten şehre adını veren de bu imparator. Şehir onun adıyla Hadrianopolis olarak anılmaya başlanmış. Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı şeklinde ikiye ayrılmasından sonra Edirne Doğu Roma’nın yani Bizans’ın sınırları içinde kalmış. Bugün Edirne şehrinde, az da olsa, Roma döneminden kalma surların kalıntıları var. Makedon Kulesi de şehrin o zamanlar var olan ve surlar üzerindeki dört adet kulesinden bir tanesi. 1867 yılında Edirne Valisi Hacı İzzet Paşa kuleye ahşap katlar ve saat eklemiş. Bu eklentiler sonrasında kule “saat kulesi” olarak anılmaya başlanmış. 1894 yılında yıkılan bu ahşap yapı yerine taş ve tuğladan yeni bir kule yapılmış. 1953 yılında yaşanan depremle yapının üzerine yaptırılan katlar ve saat bölümü büyük hasar görmüş. Dönemin aklı evvelleri şehrin estetiğini bozduğu gerekçesiyle bu orijinalde olmayan katları patlayıcılarla yıktırmışlar. Yani kulenin başına gelmeyen kalmamış!

Kule bugün çirkin binaların arasında kaybolmuş durumda. Kulenin son halini Üç Şerefeli Cami ziyaretimiz sırasında gördüm ve fotoğrafladım. Kule yaklaşık 5 yıldır restore ediliyor. Galata Kulesi gibi seyir terası yapılarak turizme kazandırılacakmış.

Biz tekrar Hadrianopolis tarihine dönecek olursak şehir sonradan Avar Türkleri, Bulgarlar ve Peçenekler gibi birçok Türk boyunun saldırısına maruz kalmış.

Osmanlı’nın 2. padişahı Orhan Gazi, Osmanlı padişahları arasında en uzun ömürlü olan padişahlardan bir tanesi. Başarılı bir yönetimi olmuş. Babası Osman Bey’den devir aldığı ve yaklaşık Edirne kadar olan Osmanlı topraklarını, hükmettiği dönemlerde Portekiz‘in toprak büyüklüğüne kadar çıkartmış. Osmanlı, Bizans ile yakın ilişkiler içine girmiş. İç karışıklıklarla uğraşan Bizans İmparatorları Orhan Gazi’yi kendilerine bağlamak için damatları yapmışlar. Orhan Gazi de Bizans’a yardım etmeyi fırsata dönüştürerek, başlarında büyük oğlu Süleyman Paşa olmak üzere, Rumeli’ye akıncılar ve yeniçerilerden oluşan birlikler göndermeye başlamış. 1353 yılında Süleyman Paşa ve askerlerine Gelibolu Yarımadasındaki Çimpe Kalesi, Bizans’a yardımları sırasında kullanması için tahsis edilmiş. Süleyman Paşa askeri olarak başarılar elde ettikçe, Rumeli’de kalıcı olmanın yollarını aramaya başlamış. Bir felaket sonrası Bizans halkının terk ettiği ve boşalttığı Gelibolu Şehrine Türkmenleri yerleştirmiş. Böylece Osmanlı Rumeli’de kalıcı hale gelmeye başlamış. Bunun yanında yeni toprak kazanımları da olmuş. Süleyman Paşa bir av kazasında ölünce Rumeli’nin fethi işini Orhan Gazi’nin diğer oğlu ve Osmanlı’nın 3. padişahı I. Murad üstlenmiş. I. Murad babası Orhan Gazi’den de başarılı bir padişah ve Osmanlı toprakları onun döneminde, babasının hükmettiği döneme göre 5 kat artmış ve Osmanlı’nın toprak büyüklüğü bugünkü İspanya büyüklüğüne kadar ulaşmış. I. Murad’ın yaptığı en önemli iş, Osmanlı ve Avrupa tarihinde etkisi sonradan ortaya çıkacak olan, 1361 yılındaki Hadrianopolis’in fethi olmuş.

Batı ile ilişkilerin ve ticaretin kontrol noktasında bulunması ve Konstantinopolis’in tarım ürünleri başta olmak üzere önemli ihtiyaçlarını karşılayan bir kent olması nedenleri ile Hadrianopolis’in Bizans’ın elinden çıkması tarihin seyrini değiştirmiş. “Konstantinopolis’in Fatih Sultan Mehmed tarafından ele geçirilmesinin basamak taşları, I Murad’ın Hadrianopolis’i ele geçirmesi ile döşenmeye başlamıştır” desek yanlış olmaz. Bunun yanında Avrupa’da da Sırp despotluğunun ve Bulgar İmparatorluğu’nun güç kaybetmeleri, Venedik ve Ceneviz’in yeni ticaret yolları aramaya başlamaları gibi sonuçları da ortaya çıkmış. Yani demem o ki Edirne’nin I Murad tarafından ele geçirilmesi, dönemi için çok önemli bir olay olarak kabul edilmelidir.

I. Murad Hadrianopolis ele geçirince hayal kırıklığı yaşamış olsa gerek ki kendisine başkent yaptığı Edirne’de (adı artık değişmiştir!) kalacak saray bulamamış. Kendisine Edirne’de yeni bir saray yapılana kadar, yani 4 yıl boyunca, 1352 yılında fethedilen ve günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan 40 km mesafedeki Dimetoka Kalesi içindeki sarayda yaşamış. 93 Rus Harbi sırasında tamamen yıkılmış olan Dimetoka Sarayı Türkler için tarihsel olarak önem arz ediyor. Dimetoka Sarayı’nda I. Murad, Şehzade Musa Çelebi, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed’in de kısa veya uzun süre konakladıkları yazılıyor. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid da bu sarayda doğmuş. Bizim için ziyaret edilmesi gereken bir diğer rota da Dimetoka olacak gibi gözüküyor!

Kaynakların çoğu Edirne’nin 1361 tarihinden itibaren 92 yıl (bazısı 88 yıl kabul ediyor) boyunca Osmanlı’nın başkentliğini yaptığını yazar. I Murad şimdiki Selimiye Camisi’nin bulunduğu ve Kavak Meydanı diye adlandırılan yerden kuzeye doğru, günümüzde Kırkpınar Yağlı Güreş müsabakalarının düzenlendiği yere kadar olan alana, kendine layık bir saray yapılmasını emreder. 1365 yılına kadar Dimetoka’da yaşayan I. Murad daha sonra Edirne’ye yerleşir. Osmanlı sarayı Edirne’ye yerleşince hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve camiler de arkası arkasına yapılmaya başlar. Özellikle de II Murad zamanında bu imar genişlemeleri iyice artar. Derler ki; “I Murad Edirne’yi aldı ama II. Murad ihya etti”.

Zaman içinde imparatorluk büyüyünce yapılan saray da ihtiyaçlara yetmemeye başlar ve 1450 yılında Sultan II. Murad’ın başlatıp, Fatih Sultan Mehmed’in tamamladığı başka bir sarayın yapılması istenir (Saray-ı Cedid-i Amire yani Türkçesi ile Yeni Saray). Bu saray yapılınca ilk yapılan saray, “Saray-ı Atik” yani “Eski Saray” olarak anılmaya başlar. 1453 yılında Konstantinopolis’in fethi sonrası Fatih Sultan Mehmed Osmanlı’nın başkentini İstanbul’a taşır. Ancak Edirne her zaman önemli bir kent olarak kalır.

Edirne’deki Saray-ı Atik hakkında elimizde neredeyse yazılı hiç belge yok. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu sarayı kendi sözleri ile şu şekilde anlatmış;

Gazi Murad Hüdavendigar’ın Kavak Meydanında yaptırdığı bu sarayı Musa Çelebi genişletip kale gibi bir burç ve bir büyük bina gibi yaptırdı. Çevresi beş bin adım gelir. Dört köşeden uzunca bir saraydır. Duvarların yüksekliği yirmi zira (yaklaşık 1 metrelik ölçü birimi) olup kuzeye açılan bir adet demir kapısı vardır. Sonra, Sultan Süleyman Han, Macar Seferine rağbet etmekle bu sarayı ve Yeniçeri odalarını imar edip kırk bin yeniçeriyi hazır bulundurarak altı bin özel hizmetliyi bu sarayda oturtmak üzere eski sarayı büyük divanhaneler, has oda, büyük ve küçük hazine, kiler, doğancılar ve seferliler odalarıyla genişletti; ama bağ ve bahçe yoktu.”

II. Selim’in emri ile Saray-ı Atik yıkılıp yerine Selimiye Külliyesi yapıldı” algısı yanlıştır. Selimiye Külliyesi saraya yakın olan tepelik alanda yapılmıştır. Saray-ı Atik bugünkü Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin yapıldığı alana yakındır. Daha sonra yapılan Saray-ı Cedid-i Amire daha kuzeyde ve daha geniş bir alana inşa edilmiş. Kabul edeceğimiz en önemli gerçek, bugün eski saray olan Saray ı Atik’den ayakta gelen 1-2 tartışmalı eser dışında eser yoktur. Selimiye Cami civarında bulunan yapılardan kesin olarak eski saraya ait olduğu düşünülen tek yapı yukarıda fotoğrafını çektiğim Saray Hamamı olarak geçen ve bugün özel bir firmaca işletilen hamamdır.

Saray Hamamı olarak geçen yapının yanında bulunan ve Fatih Sultan Mehmed’in doğduğu yer olduğuna inanılan Taş Odalar, bugünlerde restorasyondan geçiyor. Saray-ı Atik’e ait yapılar olduğu konusu tartışmalı olsa da bunların da yüksek olasılıkla saray içerisindeki yapılar olduğu kabul ediliyor. Harem yapıları, divanhane, köşkler, Cihannüma türü pavyonlar, büyük hizmet binaları, orijinal saray kapıları, avlu düzeni ve koridorlar Eski Saray’a ait olan ancak tamamen kayıp olan yapılar. Eski Sarayın büyük kısmı 1700’lü yıllarda, özellikle 1740–1750 döneminde çıkan yangınlar sonucu tahrip olmuş.

Selimiye Külliyesi’nin bulunduğu meydanı gezmeye Halk Eğitim Merkezi Binası önünden başladık. 1916 yılında İttihat ve Terakki Kulübü olarak Edirnelilerin yardımlarıyla yapılan bu bina Osmanlı mimarisi tarzında. 1918 yılında İttihat ve Terakki kapatılınca bu bina bir süre Cemaat-i İslamiye Dairesi olarak kullanılmış. Bina 1930′da Atatürk’ün emriyle onarım görmüş. Binayı dışarıdan fotoğrafladık ama içeriye girip tavan süslemeleri ve çini panoları göremedik.

Halk Eğitim Merkezinden yukarıya doğru yürürken Zehr-i Mar Cami önünden geçiyorsunuz. 1548 tarihinde inşa edilmiş bu yapıya cami demek ne kadar doğru? Bilemedim! Üç tarafı taş duvarlar ile çevrili bir hazirenin ortasında bulunan camiden günümüze pek bir şey kalmamış. Ama yukarıda fotoğrafını çektiğim hazireye giriş kapısını görmenizi isterim. Bu yapının devamında, Selimiye Camisi arkasında Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bulunuyor. Bu küçük müze değerli eserler barındırıyor. Mutlaka gezmelisiniz.

Edirne’de ilk müze, Atatürk’ün müzecilik konusundaki ülke genelinde verdiği direktife uygun olarak 1925 yılında açılmış. İlk müze yeri olarak da Selimiye Külliyesi’nin bir parçası olan Dar-ül Hadis Medresesi uygun görülmüş. Atatürk’ün emri verdiği kişiler, zamanlarının Edirne sevdalısı olan üç kişi; Bunlardan birisi aslında askeri bir doktor (radyolog) olan Dr Rıfat Osman, diğerleri ise Arif Dağdeviren ve Necmi İğe. Bu insanların önderliğinde ilk müze açılmış. Sergilenecek eser sayısı artınca 1970’li yıllarda yeni bir müze gerekmiş. Yukarıda fotoğrafını paylaştığım müze, bugünkü yerinde yapılmış ve sonra da ziyarete açılmış. Selimiye Külliyesinde müzeye çevrilen bina ise İslam Eserleri Müzesi‘ne dönüştürülmüş.

Müzeye girer girmez hemen bahçesine yöneldim. Bahçede bulunan Traklar döneminden kalma dolmeni görmeye gittim. Bu sene Bulgaristan’ın Kazanlık şehrinde yapılan Gül Festivali‘ne gittiğimizde Traklara ait tümülüs mezarları görmüş ama hiç dolmen görememiştim. Trak kültüründe dolmenlerin temel işlevi şefler, savaşçılar, kabile önderleri veya aristokrat aile bireyleri gibi seçkin kişilerin gömüldüğü mezar odaları olarak kullanılmalarıydı. Aynı zamanda belirli dönemlerde yapılan anımsama törenlerinin, atalara sunulan kurban ve adak ritüellerinin gerçekleştiği kutsal mekanlar olarak da kullanılmışlar. Edirne’nin Lalapaşa taraflarında dolmen ve dikilitaşlardan (dolemit) bolca bulunuyormuş. O taraflara bunları görmek için gitmek gerekiyor.

Müzenin içindeki eserler ve arkeolojik buluntular Edirne ve civarının tarihin ilk dönemlerinden beri ne kadar çok yerleşim aldığının, kütürlerin nasıl da kesiştiğinin bir göstergesi. Tarih öncesi dönem insanları, Traklar, Roma ve Bizans ile Osmanlı bu topraklarda izler bırakmışlar. Hacılar Dolmeni, Lalapaşa Arpalık Dolmeni ve Taşlıcabayır Tümülüs mezar kazılarından buluntular Traklara ait sergilenen eserlerin kaynaklarını oluşturuyorlar.

İlk çağlarda Balkanları, Anadolu ve Ege’ye bağlayan kara, deniz ve nehir yollarının kesiştikleri geçiş yolu üzerinde kurulmuş önemli bir liman şehri olan Enez’de 1971-72 yıllarından beri kazı ve araştırmalar devam ediyor. Enez kazılarından buluntular müzede sergilenen eserlerin temeli ve en değerli kısmı.

Müzenin etnografik sergileri ve Edirnekari eserleri de çok çarpıcı. Edirnekari, ahşap ve deri üzerine toprak boyama ve cila usulüyle meydana getirilen oyma ve boyama sanatının adı.

Bu sanatın en önemli özelliklerinden birisi bitkisel boyalar gibi doğal malzemelerin kullanılması. Edirnekari (Edirne İşi) sanatı uygulanırken bitkisel bezeme kullanımı ön planda olsa da geometrik desenler de ihmal edilmiyor.

Müzeden çıkınca karşınıza mezar taşlarının sergilendiği genişçe bir alan geliyor. Bu sergide başka yerde pek göremeyeceğiniz yeniçeri mezar taşları bulunuyor.

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra yeniçerilere ait olan, mezarlar dahil, ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve tahrip edilmiş. Bu nedenle burada kalan yeniçeri mezar taşları eskiden kalan son örnekler kabul ediliyor.

Selimiye Camisi’ne girmeden önce bahsedeceğim bir diğer ziyaret yeri ise İslam Eserleri Müzesi.

Müzenin sergi odalarında hat eserleri, kesici-delici silahlar, cam ve deri eşyalar, çini ve seramikler, kıyafet ve takılar, dokuma tezgâhları, mutfak eşyaları, kitabeler, el yazması levhalar gibi çok sayıda eser sergileniyor. Burada bulunan Mimar Sinan heykeli sanki canlıymış da size laf atacakmış gibi duruyor. Çok başarılı bir balmumu heykel.

Bu müzeye cami gezisi sonrasında yağmura yakalanınca “Nasılsa hepimizde müze kart var! Yağmurdan kaçalım” diye girdik. Ancak yukarıda konu ettiğim Edirne’nin bu ilk müzesini mutlaka gezmeliymişiz. İyi ki yağmur yağmış ve Rehberimiz Tamer bey yağmurdan kaçmak için bizi müzeye yönlendirmiş.

Program aksamasın diye yağmur diner dinmez müzeden çıktık ama aklım bu müzede kaldı. Bir dahakine daha fazla zaman ayırmamız gereken bir diğer yer de burası.

Gelelim Edirne denince hemen akla gelen ve Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği şahesere, Selimiye Külliyesi’ni anlatmaya. Selimiye Külliyesi’nin yapım emrini veren Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim. İnşaat 1568–1569’da başlamış, 1575’te tamamlanmış.

Selimiye Külliyesi, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alan bir eser. Bir Mimar Sinan şaheseri. Mimar Sinan 1488 (bazı kaynakları 1490 diyor) ile 1588 yılları arasında yaşamış ve Kanuni Sultan Süleyman, II Selim ve III. Murad dönemlerinde Osmanlı Sarayının baş mimar, mühendis ve matematikçisi olmuş önemli bir şahsiyet. 21 yaşında iken doğduğu Kayseri/Ağırnas Köyü’nden alınıp yeniçeri ocağına devşirme olarak katılmış. Babası taş ustası iken kendisi marangozluk üzerine eğitim almış. Yeniçeri ocağında kaldığı 17 yıl boyunca Çaldıran, Mısır, Belgrad, Rodos, Mohaç gibi çok sayıda sefere katılmış ve kendi tabiri ile diyar diyar gezip her kubbeyi ve her harabeyi incelemiş, kendini geliştirmiş. 49 yaşında da sarayın baş mimarlığına getirilmiş.

Ermeni veya Rum bir ailenin oğlu olduğu kabul ediliyor. Yaşamı boyunca toplam 350’nin üzerinde eserde imzası var. Daha da güzeli ustalığı boyunca Sultanahmet Camisi’nin mimarı Sedefkar Mehmed Ağa ve Mostar’daki Mostar Köprüsü’nün mimarı Mimar Hayreddin gibi dönemin ünlü mimarlarını da yeştirmiş. Osmanlı mimarisinin klasik döneminin en büyük ustası kabul edilen Mimar Sinan, Batı’da Michelangelo ile kıyaslanıyor.

Selimiye Cami ve Külliyesi 2021 yılından beri restorasyonda ve hala da çoğu yeri ziyarete kapalı durumda. Biz de sadece mermer mihrabın bulunduğu küçük bir alanı gezebildik.

Selimiye Camisi’nin dört köşesinde yer alan ve her biri üç şerefeli olan minareleri çok zarif ve bir o kadar da görkemli gözüküyorlar. Minarelerin uzunluğu, alemleri dahil 85,67 metre olarak ölçülmüş. Mimari açıdan en dikkat çekici yönü, mümkün olabilecek en ince şekilde tasarlanmaları ve her birinde birbiriyle çakışmadan ayrı ayrı şerefelere ulaşan üçer merdivenin bulunması. Bu minarelerde 3 merdiven bulunması özelliği Üç Şerefeli Cami’de de var. Ancak Mimar Sinan daha küçük çaplı minarelere bu merdivenleri uygulayabilmiş.

Selimiye Camisinin kubbesi 42,30 metre yüksekliğe ve 31,30 metre çapa sahip olmasıyla döneminin en muhteşem örneklerinden sayılıyor. Aslında çapı Ayasofya’ya yakın olsa da Mimar Sinan daha yükseğe ve tam bir daire şeklinde kubbe yerleştirebilmiş. Ayasofya’nın kubbesi oval. Selimiye Camisi’nin bu muhteşem kubbesini 8 adet fil ayağı taşıyor.

Caminin görkemli mimarisi yanında içerideki minberin ve mihrabın mermer işçilikleri ile çini süslemelerini görmek için restorasyon sonrası gitmemiz gerekiyor.

Selimiye Külliyesi toplamda 22 dönümlük bir alana yayılmış durumda. Selimiye Camisini üç taraftan çevreleyen dış avluda Darül Sıbyan, Darül Kurra, Darül Hadis Medreseleri ile Muvakkithane ve Kütüphane bulunuyor. Darül Hadis Medresesi’nin, İslam Eserleri Müzesi’ne dönüştürüldüğünü daha önce söylemiştim. Darül Kurra ise Vakıf Müzesi olarak hizmet veriyor.

Külliyenin kuzey dış avlu duvarı üzerinde bir duvar çeşmesi bulunuyor. Köşeye ise devşirme bir sütun dikilmiş. Bu çeşme tek yüzlü bir cephe çeşmesi ama maalesef bugün çalışmıyor.

Bu köşeden yürüyüşe devam edince sağ tarafta Edirne Kent Müzesi‘ni göreceksiniz. 19. yüzyıl sonu yapım tarihli olduğu tahmin edilen konağın asıl adı Hafız Ağa Konağı. Zamanında İttihat ve Terakki Cemiyetinin gizli toplantıları bu konakta yapılırmış.

Edirne’de bulunan çeşmelerin en büyüğü olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çeşmesi 1667 tarihli. Bu çeşme Selimiye Camii Muvakkithanesi‘nin karşındadır.

Edirne denince akla gelen yiyecekler arasında badem ezmesi ve kavala kurabiyesi de bulunuyor ve bu ürünler için iki firmayı özellikle tavsiye ediyorlar. Birisi Selimiye Külliyesi’nin kuzey kısmında Edirne Kent Müzesine yakın olan Arslanzade, bir diğeri ise güney kısmında Arasta’ya yakın uçta bulunan Keçecizade. Biz Arslanzade’den Kavala Kurabiyesi ve Kallavi denen badem ezmeli bir ürün satın aldık. Edirne Peyniri için ise bize tavsiye edilen yer, bu civarlarda bir şubesi bulunan Yardımcı Peynirleri’ydi.

Caminin batı kenarını boydan boya kaplayan arasta, camiye gelir sağlamak ve cami platformunu istinat duvarıyla desteklemek amacıyla yapılmış. Arastanın tasarımı Mimar Sinan’a ait. Mimar Sinan istinat duvarını tek sıra dükkan olarak uygulamış. Yani Arasta’nın orjinali tek sıra dükkanlar olarak planlanmış. Daha sonra III. Murad zamanında Mimar Davut Ağa tarafından bu dükkanların üzeri beşik tonozla örtülerek tek sıra dükkanların karşısına yeni dükkanlar yapılmış ve arasta bugünkü şeklini almış.

Selimiye Külliyesi’nin önünde ise Yemiş Kapanı Hanı bulunuyormuş. Halkın meyve ve sebze ihtiyacının görülmesi için bir han yapılmasını Mimar Sinan istemiş ve Sultan II. Selim’de uygun görmüş. Ancak yapımına 1588 yılında Mimar Başı Davut Ağa tarafından başlanabilmiş. Aşağıdaki gravürde Yemiş Kapanı Hanı ve Selimiye Külliyesi görülüyor.

Yemiş Kapanı Hanı 1752 depreminde harap olmuş ve 1937 yılında da yıkılmış. Yıkılan Yemiş Kapanı Hanı’nın yeri 1967 yılında park haline getirilmiştir. Aşağıdaki fotoğrafımda ise Yemiş Kapanı Hanı’nın bulunduğu alan gözüküyor.

Söz konusu olan kadim şehir Edirne olunca konu uzadı ve dallanıp budaklandı. Umarım sonunu getirebilmişsinizdir. Yarına kaldığımız yerden devam ederiz

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

12.12.2025