• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.503 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Serhat Şehri Edirne-Kaleiçi Bölgesi / 1

Farsça “Sarhadd” kelimesi, “Sınır başı-sınır boyu” anlamına geliyor. Osmanlı Devleti’nin serhat şehri Edirne, günümüzde de hem Bulgaristan ve hem de Yunanistan’la olan sınırımızda yer alıyor. Şehir merkezde 198000, çevre ilçeleri ile birlikte ise yaklaşık 422000 nüfusa sahip. Tunca, Meriç ve Arda Nehirlerinin kıyılarında kurulu bu şehrin yüzölçümü 6145 km2. Trakya Bölgemizin gözbebeği olan bu şehri şahsen hep sevmişimdir.

Edirne çok önemli bir kentimiz ve tarihini iyi bilerek gezerseniz, gezdiğiniz yerlere daha farklı bir gözle bakacağınız kesin. Bu nedenle bir yandan genel bilgileri paylaşırken, bir yandan da beraberce Edirne gezimizi yapacağız. Önce Edirne’nin Merkez Mahallesi’nden yani Kaleiçi, Selimiye Külliyesi ve civarından gezmeye başlayalım.

Edirne’de yerleşimin öyküsü insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar uzanıyor. Arkeolojik kazılardan elde edilen en erken ve yoğun buluntular Trak kabilesi Odris‘lerin bölgede hüküm sürdüğü dönemlere ait. Takip eden zamanlarda Makedonlar ve arkasından da Romalılar bölgeye hakim olmuşlar.

MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru II. Hadrianus şehri büyük ölçüde yeniden kurmuş. Zaten şehre adını veren de bu imparator. Şehir onun adıyla Hadrianopolis olarak anılmaya başlanmış. Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı şeklinde ikiye ayrılmasından sonra Edirne Doğu Roma’nın yani Bizans’ın sınırları içinde kalmış. Bugün Edirne şehrinde, az da olsa, Roma döneminden kalma surların kalıntıları var. Makedon Kulesi de şehrin o zamanlar var olan ve surlar üzerindeki dört adet kulesinden bir tanesi. 1867 yılında Edirne Valisi Hacı İzzet Paşa kuleye ahşap katlar ve saat eklemiş. Bu eklentiler sonrasında kule “saat kulesi” olarak anılmaya başlanmış. 1894 yılında yıkılan bu ahşap yapı yerine taş ve tuğladan yeni bir kule yapılmış. 1953 yılında yaşanan depremle yapının üzerine yaptırılan katlar ve saat bölümü büyük hasar görmüş. Dönemin aklı evvelleri şehrin estetiğini bozduğu gerekçesiyle bu orijinalde olmayan katları patlayıcılarla yıktırmışlar. Yani kulenin başına gelmeyen kalmamış!

Kule bugün çirkin binaların arasında kaybolmuş durumda. Kulenin son halini Üç Şerefeli Cami ziyaretimiz sırasında gördüm ve fotoğrafladım. Kule yaklaşık 5 yıldır restore ediliyor. Galata Kulesi gibi seyir terası yapılarak turizme kazandırılacakmış.

Biz tekrar Hadrianopolis tarihine dönecek olursak şehir sonradan Avar Türkleri, Bulgarlar ve Peçenekler gibi birçok Türk boyunun saldırısına maruz kalmış.

Osmanlı’nın 2. padişahı Orhan Gazi, Osmanlı padişahları arasında en uzun ömürlü olan padişahlardan bir tanesi. Başarılı bir yönetimi olmuş. Babası Osman Bey’den devir aldığı ve yaklaşık Edirne kadar olan Osmanlı topraklarını, hükmettiği dönemlerde Portekiz‘in toprak büyüklüğüne kadar çıkartmış. Osmanlı, Bizans ile yakın ilişkiler içine girmiş. İç karışıklıklarla uğraşan Bizans İmparatorları Orhan Gazi’yi kendilerine bağlamak için damatları yapmışlar. Orhan Gazi de Bizans’a yardım etmeyi fırsata dönüştürerek, başlarında büyük oğlu Süleyman Paşa olmak üzere, Rumeli’ye akıncılar ve yeniçerilerden oluşan birlikler göndermeye başlamış. 1353 yılında Süleyman Paşa ve askerlerine Gelibolu Yarımadasındaki Çimpe Kalesi, Bizans’a yardımları sırasında kullanması için tahsis edilmiş. Süleyman Paşa askeri olarak başarılar elde ettikçe, Rumeli’de kalıcı olmanın yollarını aramaya başlamış. Bir felaket sonrası Bizans halkının terk ettiği ve boşalttığı Gelibolu Şehrine Türkmenleri yerleştirmiş. Böylece Osmanlı Rumeli’de kalıcı hale gelmeye başlamış. Bunun yanında yeni toprak kazanımları da olmuş. Süleyman Paşa bir av kazasında ölünce Rumeli’nin fethi işini Orhan Gazi’nin diğer oğlu ve Osmanlı’nın 3. padişahı I. Murad üstlenmiş. I. Murad babası Orhan Gazi’den de başarılı bir padişah ve Osmanlı toprakları onun döneminde, babasının hükmettiği döneme göre 5 kat artmış ve Osmanlı’nın toprak büyüklüğü bugünkü İspanya büyüklüğüne kadar ulaşmış. I. Murad’ın yaptığı en önemli iş, Osmanlı ve Avrupa tarihinde etkisi sonradan ortaya çıkacak olan, 1361 yılındaki Hadrianopolis’in fethi olmuş.

Batı ile ilişkilerin ve ticaretin kontrol noktasında bulunması ve Konstantinopolis’in tarım ürünleri başta olmak üzere önemli ihtiyaçlarını karşılayan bir kent olması nedenleri ile Hadrianopolis’in Bizans’ın elinden çıkması tarihin seyrini değiştirmiş. “Konstantinopolis’in Fatih Sultan Mehmed tarafından ele geçirilmesinin basamak taşları, I Murad’ın Hadrianopolis’i ele geçirmesi ile döşenmeye başlamıştır” desek yanlış olmaz. Bunun yanında Avrupa’da da Sırp despotluğunun ve Bulgar İmparatorluğu’nun güç kaybetmeleri, Venedik ve Ceneviz’in yeni ticaret yolları aramaya başlamaları gibi sonuçları da ortaya çıkmış. Yani demem o ki Edirne’nin I Murad tarafından ele geçirilmesi, dönemi için çok önemli bir olay olarak kabul edilmelidir.

I. Murad Hadrianopolis ele geçirince hayal kırıklığı yaşamış olsa gerek ki kendisine başkent yaptığı Edirne’de (adı artık değişmiştir!) kalacak saray bulamamış. Kendisine Edirne’de yeni bir saray yapılana kadar, yani 4 yıl boyunca, 1352 yılında fethedilen ve günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan 40 km mesafedeki Dimetoka Kalesi içindeki sarayda yaşamış. 93 Rus Harbi sırasında tamamen yıkılmış olan Dimetoka Sarayı Türkler için tarihsel olarak önem arz ediyor. Dimetoka Sarayı’nda I. Murad, Şehzade Musa Çelebi, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed’in de kısa veya uzun süre konakladıkları yazılıyor. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid da bu sarayda doğmuş. Bizim için ziyaret edilmesi gereken bir diğer rota da Dimetoka olacak gibi gözüküyor!

Kaynakların çoğu Edirne’nin 1361 tarihinden itibaren 92 yıl (bazısı 88 yıl kabul ediyor) boyunca Osmanlı’nın başkentliğini yaptığını yazar. I Murad şimdiki Selimiye Camisi’nin bulunduğu ve Kavak Meydanı diye adlandırılan yerden kuzeye doğru, günümüzde Kırkpınar Yağlı Güreş müsabakalarının düzenlendiği yere kadar olan alana, kendine layık bir saray yapılmasını emreder. 1365 yılına kadar Dimetoka’da yaşayan I. Murad daha sonra Edirne’ye yerleşir. Osmanlı sarayı Edirne’ye yerleşince hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve camiler de arkası arkasına yapılmaya başlar. Özellikle de II Murad zamanında bu imar genişlemeleri iyice artar. Derler ki; “I Murad Edirne’yi aldı ama II. Murad ihya etti”.

Zaman içinde imparatorluk büyüyünce yapılan saray da ihtiyaçlara yetmemeye başlar ve 1450 yılında Sultan II. Murad’ın başlatıp, Fatih Sultan Mehmed’in tamamladığı başka bir sarayın yapılması istenir (Saray-ı Cedid-i Amire yani Türkçesi ile Yeni Saray). Bu saray yapılınca ilk yapılan saray, “Saray-ı Atik” yani “Eski Saray” olarak anılmaya başlar. 1453 yılında Konstantinopolis’in fethi sonrası Fatih Sultan Mehmed Osmanlı’nın başkentini İstanbul’a taşır. Ancak Edirne her zaman önemli bir kent olarak kalır.

Edirne’deki Saray-ı Atik hakkında elimizde neredeyse yazılı hiç belge yok. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu sarayı kendi sözleri ile şu şekilde anlatmış;

Gazi Murad Hüdavendigar’ın Kavak Meydanında yaptırdığı bu sarayı Musa Çelebi genişletip kale gibi bir burç ve bir büyük bina gibi yaptırdı. Çevresi beş bin adım gelir. Dört köşeden uzunca bir saraydır. Duvarların yüksekliği yirmi zira (yaklaşık 1 metrelik ölçü birimi) olup kuzeye açılan bir adet demir kapısı vardır. Sonra, Sultan Süleyman Han, Macar Seferine rağbet etmekle bu sarayı ve Yeniçeri odalarını imar edip kırk bin yeniçeriyi hazır bulundurarak altı bin özel hizmetliyi bu sarayda oturtmak üzere eski sarayı büyük divanhaneler, has oda, büyük ve küçük hazine, kiler, doğancılar ve seferliler odalarıyla genişletti; ama bağ ve bahçe yoktu.”

II. Selim’in emri ile Saray-ı Atik yıkılıp yerine Selimiye Külliyesi yapıldı” algısı yanlıştır. Selimiye Külliyesi saraya yakın olan tepelik alanda yapılmıştır. Saray-ı Atik bugünkü Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin yapıldığı alana yakındır. Daha sonra yapılan Saray-ı Cedid-i Amire daha kuzeyde ve daha geniş bir alana inşa edilmiş. Kabul edeceğimiz en önemli gerçek, bugün eski saray olan Saray ı Atik’den ayakta gelen 1-2 tartışmalı eser dışında eser yoktur. Selimiye Cami civarında bulunan yapılardan kesin olarak eski saraya ait olduğu düşünülen tek yapı yukarıda fotoğrafını çektiğim Saray Hamamı olarak geçen ve bugün özel bir firmaca işletilen hamamdır.

Saray Hamamı olarak geçen yapının yanında bulunan ve Fatih Sultan Mehmed’in doğduğu yer olduğuna inanılan Taş Odalar, bugünlerde restorasyondan geçiyor. Saray-ı Atik’e ait yapılar olduğu konusu tartışmalı olsa da bunların da yüksek olasılıkla saray içerisindeki yapılar olduğu kabul ediliyor. Harem yapıları, divanhane, köşkler, Cihannüma türü pavyonlar, büyük hizmet binaları, orijinal saray kapıları, avlu düzeni ve koridorlar Eski Saray’a ait olan ancak tamamen kayıp olan yapılar. Eski Sarayın büyük kısmı 1700’lü yıllarda, özellikle 1740–1750 döneminde çıkan yangınlar sonucu tahrip olmuş.

Selimiye Külliyesi’nin bulunduğu meydanı gezmeye Halk Eğitim Merkezi Binası önünden başladık. 1916 yılında İttihat ve Terakki Kulübü olarak Edirnelilerin yardımlarıyla yapılan bu bina Osmanlı mimarisi tarzında. 1918 yılında İttihat ve Terakki kapatılınca bu bina bir süre Cemaat-i İslamiye Dairesi olarak kullanılmış. Bina 1930′da Atatürk’ün emriyle onarım görmüş. Binayı dışarıdan fotoğrafladık ama içeriye girip tavan süslemeleri ve çini panoları göremedik.

Halk Eğitim Merkezinden yukarıya doğru yürürken Zehr-i Mar Cami önünden geçiyorsunuz. 1548 tarihinde inşa edilmiş bu yapıya cami demek ne kadar doğru? Bilemedim! Üç tarafı taş duvarlar ile çevrili bir hazirenin ortasında bulunan camiden günümüze pek bir şey kalmamış. Ama yukarıda fotoğrafını çektiğim hazireye giriş kapısını görmenizi isterim. Bu yapının devamında, Selimiye Camisi arkasında Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bulunuyor. Bu küçük müze değerli eserler barındırıyor. Mutlaka gezmelisiniz.

Edirne’de ilk müze, Atatürk’ün müzecilik konusundaki ülke genelinde verdiği direktife uygun olarak 1925 yılında açılmış. İlk müze yeri olarak da Selimiye Külliyesi’nin bir parçası olan Dar-ül Hadis Medresesi uygun görülmüş. Atatürk’ün emri verdiği kişiler, zamanlarının Edirne sevdalısı olan üç kişi; Bunlardan birisi aslında askeri bir doktor (radyolog) olan Dr Rıfat Osman, diğerleri ise Arif Dağdeviren ve Necmi İğe. Bu insanların önderliğinde ilk müze açılmış. Sergilenecek eser sayısı artınca 1970’li yıllarda yeni bir müze gerekmiş. Yukarıda fotoğrafını paylaştığım müze, bugünkü yerinde yapılmış ve sonra da ziyarete açılmış. Selimiye Külliyesinde müzeye çevrilen bina ise İslam Eserleri Müzesi‘ne dönüştürülmüş.

Müzeye girer girmez hemen bahçesine yöneldim. Bahçede bulunan Traklar döneminden kalma dolmeni görmeye gittim. Bu sene Bulgaristan’ın Kazanlık şehrinde yapılan Gül Festivali‘ne gittiğimizde Traklara ait tümülüs mezarları görmüş ama hiç dolmen görememiştim. Trak kültüründe dolmenlerin temel işlevi şefler, savaşçılar, kabile önderleri veya aristokrat aile bireyleri gibi seçkin kişilerin gömüldüğü mezar odaları olarak kullanılmalarıydı. Aynı zamanda belirli dönemlerde yapılan anımsama törenlerinin, atalara sunulan kurban ve adak ritüellerinin gerçekleştiği kutsal mekanlar olarak da kullanılmışlar. Edirne’nin Lalapaşa taraflarında dolmen ve dikilitaşlardan (dolemit) bolca bulunuyormuş. O taraflara bunları görmek için gitmek gerekiyor.

Müzenin içindeki eserler ve arkeolojik buluntular Edirne ve civarının tarihin ilk dönemlerinden beri ne kadar çok yerleşim aldığının, kütürlerin nasıl da kesiştiğinin bir göstergesi. Tarih öncesi dönem insanları, Traklar, Roma ve Bizans ile Osmanlı bu topraklarda izler bırakmışlar. Hacılar Dolmeni, Lalapaşa Arpalık Dolmeni ve Taşlıcabayır Tümülüs mezar kazılarından buluntular Traklara ait sergilenen eserlerin kaynaklarını oluşturuyorlar.

İlk çağlarda Balkanları, Anadolu ve Ege’ye bağlayan kara, deniz ve nehir yollarının kesiştikleri geçiş yolu üzerinde kurulmuş önemli bir liman şehri olan Enez’de 1971-72 yıllarından beri kazı ve araştırmalar devam ediyor. Enez kazılarından buluntular müzede sergilenen eserlerin temeli ve en değerli kısmı.

Müzenin etnografik sergileri ve Edirnekari eserleri de çok çarpıcı. Edirnekari, ahşap ve deri üzerine toprak boyama ve cila usulüyle meydana getirilen oyma ve boyama sanatının adı.

Bu sanatın en önemli özelliklerinden birisi bitkisel boyalar gibi doğal malzemelerin kullanılması. Edirnekari (Edirne İşi) sanatı uygulanırken bitkisel bezeme kullanımı ön planda olsa da geometrik desenler de ihmal edilmiyor.

Müzeden çıkınca karşınıza mezar taşlarının sergilendiği genişçe bir alan geliyor. Bu sergide başka yerde pek göremeyeceğiniz yeniçeri mezar taşları bulunuyor.

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra yeniçerilere ait olan, mezarlar dahil, ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve tahrip edilmiş. Bu nedenle burada kalan yeniçeri mezar taşları eskiden kalan son örnekler kabul ediliyor.

Selimiye Camisi’ne girmeden önce bahsedeceğim bir diğer ziyaret yeri ise İslam Eserleri Müzesi.

Müzenin sergi odalarında hat eserleri, kesici-delici silahlar, cam ve deri eşyalar, çini ve seramikler, kıyafet ve takılar, dokuma tezgâhları, mutfak eşyaları, kitabeler, el yazması levhalar gibi çok sayıda eser sergileniyor. Burada bulunan Mimar Sinan heykeli sanki canlıymış da size laf atacakmış gibi duruyor. Çok başarılı bir balmumu heykel.

Bu müzeye cami gezisi sonrasında yağmura yakalanınca “Nasılsa hepimizde müze kart var! Yağmurdan kaçalım” diye girdik. Ancak yukarıda konu ettiğim Edirne’nin bu ilk müzesini mutlaka gezmeliymişiz. İyi ki yağmur yağmış ve Rehberimiz Tamer bey yağmurdan kaçmak için bizi müzeye yönlendirmiş.

Program aksamasın diye yağmur diner dinmez müzeden çıktık ama aklım bu müzede kaldı. Bir dahakine daha fazla zaman ayırmamız gereken bir diğer yer de burası.

Gelelim Edirne denince hemen akla gelen ve Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği şahesere, Selimiye Külliyesi’ni anlatmaya. Selimiye Külliyesi’nin yapım emrini veren Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim. İnşaat 1568–1569’da başlamış, 1575’te tamamlanmış.

Selimiye Külliyesi, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alan bir eser. Bir Mimar Sinan şaheseri. Mimar Sinan 1488 (bazı kaynakları 1490 diyor) ile 1588 yılları arasında yaşamış ve Kanuni Sultan Süleyman, II Selim ve III. Murad dönemlerinde Osmanlı Sarayının baş mimar, mühendis ve matematikçisi olmuş önemli bir şahsiyet. 21 yaşında iken doğduğu Kayseri/Ağırnas Köyü’nden alınıp yeniçeri ocağına devşirme olarak katılmış. Babası taş ustası iken kendisi marangozluk üzerine eğitim almış. Yeniçeri ocağında kaldığı 17 yıl boyunca Çaldıran, Mısır, Belgrad, Rodos, Mohaç gibi çok sayıda sefere katılmış ve kendi tabiri ile diyar diyar gezip her kubbeyi ve her harabeyi incelemiş, kendini geliştirmiş. 49 yaşında da sarayın baş mimarlığına getirilmiş.

Ermeni veya Rum bir ailenin oğlu olduğu kabul ediliyor. Yaşamı boyunca toplam 350’nin üzerinde eserde imzası var. Daha da güzeli ustalığı boyunca Sultanahmet Camisi’nin mimarı Sedefkar Mehmed Ağa ve Mostar’daki Mostar Köprüsü’nün mimarı Mimar Hayreddin gibi dönemin ünlü mimarlarını da yeştirmiş. Osmanlı mimarisinin klasik döneminin en büyük ustası kabul edilen Mimar Sinan, Batı’da Michelangelo ile kıyaslanıyor.

Selimiye Cami ve Külliyesi 2021 yılından beri restorasyonda ve hala da çoğu yeri ziyarete kapalı durumda. Biz de sadece mermer mihrabın bulunduğu küçük bir alanı gezebildik.

Selimiye Camisi’nin dört köşesinde yer alan ve her biri üç şerefeli olan minareleri çok zarif ve bir o kadar da görkemli gözüküyorlar. Minarelerin uzunluğu, alemleri dahil 85,67 metre olarak ölçülmüş. Mimari açıdan en dikkat çekici yönü, mümkün olabilecek en ince şekilde tasarlanmaları ve her birinde birbiriyle çakışmadan ayrı ayrı şerefelere ulaşan üçer merdivenin bulunması. Bu minarelerde 3 merdiven bulunması özelliği Üç Şerefeli Cami’de de var. Ancak Mimar Sinan daha küçük çaplı minarelere bu merdivenleri uygulayabilmiş.

Selimiye Camisinin kubbesi 42,30 metre yüksekliğe ve 31,30 metre çapa sahip olmasıyla döneminin en muhteşem örneklerinden sayılıyor. Aslında çapı Ayasofya’ya yakın olsa da Mimar Sinan daha yükseğe ve tam bir daire şeklinde kubbe yerleştirebilmiş. Ayasofya’nın kubbesi oval. Selimiye Camisi’nin bu muhteşem kubbesini 8 adet fil ayağı taşıyor.

Caminin görkemli mimarisi yanında içerideki minberin ve mihrabın mermer işçilikleri ile çini süslemelerini görmek için restorasyon sonrası gitmemiz gerekiyor.

Selimiye Külliyesi toplamda 22 dönümlük bir alana yayılmış durumda. Selimiye Camisini üç taraftan çevreleyen dış avluda Darül Sıbyan, Darül Kurra, Darül Hadis Medreseleri ile Muvakkithane ve Kütüphane bulunuyor. Darül Hadis Medresesi’nin, İslam Eserleri Müzesi’ne dönüştürüldüğünü daha önce söylemiştim. Darül Kurra ise Vakıf Müzesi olarak hizmet veriyor.

Külliyenin kuzey dış avlu duvarı üzerinde bir duvar çeşmesi bulunuyor. Köşeye ise devşirme bir sütun dikilmiş. Bu çeşme tek yüzlü bir cephe çeşmesi ama maalesef bugün çalışmıyor.

Bu köşeden yürüyüşe devam edince sağ tarafta Edirne Kent Müzesi‘ni göreceksiniz. 19. yüzyıl sonu yapım tarihli olduğu tahmin edilen konağın asıl adı Hafız Ağa Konağı. Zamanında İttihat ve Terakki Cemiyetinin gizli toplantıları bu konakta yapılırmış.

Edirne’de bulunan çeşmelerin en büyüğü olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çeşmesi 1667 tarihli. Bu çeşme Selimiye Camii Muvakkithanesi‘nin karşındadır.

Edirne denince akla gelen yiyecekler arasında badem ezmesi ve kavala kurabiyesi de bulunuyor ve bu ürünler için iki firmayı özellikle tavsiye ediyorlar. Birisi Selimiye Külliyesi’nin kuzey kısmında Edirne Kent Müzesine yakın olan Arslanzade, bir diğeri ise güney kısmında Arasta’ya yakın uçta bulunan Keçecizade. Biz Arslanzade’den Kavala Kurabiyesi ve Kallavi denen badem ezmeli bir ürün satın aldık. Edirne Peyniri için ise bize tavsiye edilen yer, bu civarlarda bir şubesi bulunan Yardımcı Peynirleri’ydi.

Caminin batı kenarını boydan boya kaplayan arasta, camiye gelir sağlamak ve cami platformunu istinat duvarıyla desteklemek amacıyla yapılmış. Arastanın tasarımı Mimar Sinan’a ait. Mimar Sinan istinat duvarını tek sıra dükkan olarak uygulamış. Yani Arasta’nın orjinali tek sıra dükkanlar olarak planlanmış. Daha sonra III. Murad zamanında Mimar Davut Ağa tarafından bu dükkanların üzeri beşik tonozla örtülerek tek sıra dükkanların karşısına yeni dükkanlar yapılmış ve arasta bugünkü şeklini almış.

Selimiye Külliyesi’nin önünde ise Yemiş Kapanı Hanı bulunuyormuş. Halkın meyve ve sebze ihtiyacının görülmesi için bir han yapılmasını Mimar Sinan istemiş ve Sultan II. Selim’de uygun görmüş. Ancak yapımına 1588 yılında Mimar Başı Davut Ağa tarafından başlanabilmiş. Aşağıdaki gravürde Yemiş Kapanı Hanı ve Selimiye Külliyesi görülüyor.

Yemiş Kapanı Hanı 1752 depreminde harap olmuş ve 1937 yılında da yıkılmış. Yıkılan Yemiş Kapanı Hanı’nın yeri 1967 yılında park haline getirilmiştir. Aşağıdaki fotoğrafımda ise Yemiş Kapanı Hanı’nın bulunduğu alan gözüküyor.

Söz konusu olan kadim şehir Edirne olunca konu uzadı ve dallanıp budaklandı. Umarım sonunu getirebilmişsinizdir. Yarına kaldığımız yerden devam ederiz

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

12.12.2025