• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.493 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-11.Gün

Bugünün ilk gezisini Cheonjiyeong Şelaleleri gezisine ayırdık. Güne güzel bir doğa içinde ve zevkli bir yürüyüşle başlayacağız. Korece Cheon, Ji ve Yeon kelimelerinin Türkçe karşılıkları sırasıyla “Gökyüzü / Cennet” ve “Çukur”/Derin Havuz” anlamlarına geliyor. Birleştirildiğinde “Gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği derin havuz” gibi bir anlamı çağrıştırıyor. Aslında bu adlandırmanın dayandığı bir efsane de var. Bu yerel efsaneye göre, “Gece gökten bulut köprüsüyle yedi peri” (veya “yedi nymp”) iner ve havuzda yıkanırlar. Bulut köprüsü temalı efsane, Seonim Köprüsü ile bağdaştırılır ve köprünün üzerinde yedi periyi temsil eden kabartmalar işlenmiş. İşte biz bugün adı ve yerin ruhani havası nedeniyle gökyüzü ile yeryüzünün buluştuğu bir yer olan bu şelaleleri gezeceğiz.

Gezi günümüzün en uzak noktası şelaleler ve bazalt kayaların bulunduğu Jusangjeolli. Adanın kuzey kısmında kaldığımız otelden kalkıp güneyine yani gezeceğimiz noktaya gitmek için 40 km yolumuz var. Bunun anlamı iyi bir trafikte yaklaşık bir saat kadar yol gitmek demek. Sonra adayı batıdan kuzeye doğru dolaşıp başladığımız yere yani otele geri döneceğiz.

Şelalelere güzel bir saatte vardık. Etrafta bizden başka kimse yok. Ortamın keyfini süreceğiz demektir. Biletlerimizi alıp geziye başladık. Birinci şelale çok yakın. Bu şelalenin yüksekliği yaklaşık 22 metre, genişliği ise 12 metre. Suyun düştüğü havuz ise şaşırtıcı bir derinliğe sahip; Tam 20 metre. İkinci şelaleden giden su ise 30 metreden düşüyor. Üçüncü şelaleden akan su doğrudan okyanusa kavuşuyor.

Kore’de park olsun, saray ve bahçeler olsun bilet ile birlikte hemen bir harita veriliyor. Vermezlerse de mutlaka siz bir tane isteyin. Verilen haritayı takip ederek kolayca yürüyüşünüzü yapabilirsiniz.

Biz de burada kaybolmadan ve rahatlıkla yürüdük. İkinci ve üçüncü şelaleleri daha yakından göreyim derseniz, biraz merdiven inmeniz lazım. Onun dışında rota kolay sayılır.

Yürüyüş mesafesi gidiş dönüş toplam 1,7 km. Birinci şelale ile ikinci şelale arası 200 metre, sonraki şelale ise 500 metre. Kalan kısım ise geriye dönüş yolu.

Birinci şelale girişe en yakın olanı ve bu şelale çoğu zaman kurumuş oluyor. Ancak yağmur mevsiminde akıyor. İkinci şelale ise güzel akıyor. Buradan sonra yürüyüşe devam ederseniz Seonim Köprüsü‘ne ulaşacaksınız.

Seonim Köprüsü, her iki tarafında yedi su perisi ve 100 korkuluğun arasında 34 taş fener bulunan demirden yapılmış bir kemer köprü. Köprü 128 metre uzunluğunda ve 78 metre yüksekliğinde. Köprüyü biz yarısına kadar yürüdük. Köprü yan taraflarına 7 peri teması işlenmiş.

Köprünün tamamını yürüyüp geçsek Obokcheon Taş Heykeli, Yedi peri Anıtı ve Cheonjeru Köşkünü görüp, buradan 3. şelaleye gidebilirmişiz. Oradayken bunu yapmayı bilemedik. Geldiğimiz yola dönüp, üçüncü şelaleye yürüdük ve sonrasında da park alanının girişine doğru geri döndük.

Parktan çıkmadan önce Jeju 4.3 Anıtı önünden geçtik. Bu anıt 3 Nisan 1948 yılında başlayan ve 1954 yılına kadar süren Jeju’daki olaylarda hayatını kaybeden sivilleri anmak için kurulmuş bir anı parkı ve müzesi. 4.3 Olayları bir dizi ayaklanma, askeri operasyon ve şiddet olaylarını ifade ediyor. “4” aylardan nisanı, 3 ise nisanın 3. gününü gösteriyor. Güney Kore’nin kuruluş sürecindeki siyasi gerilimler, komünizm karşıtı kampanyalar ve yerel direniş hareketleriyle bağlantılı 4.3 Olaylarında 30.000 kişi hayatını kaybetmiş.

Jungmun Daepo Jusangjeolli ya da sadece Jusangjeolli adanın güney kıyısında bulunan ünlü bir bazalt sütun kayalık oluşumu. Jungmun bölgenin, Daepo ise mahallenin (veya limanın) adı.

Burası gezdiğimiz şelalelere 5-6 km kadar yakın bir yer. İçerisi, şelalelere göre oldukça kalabalık. Burada da bir yürüyüş rotası boyunca geziyorsunuz. Girişte volkanik kayalar mevcut. Bunlar denize kavuşamamış olan lavlar.

Sütunların yüksekliği: 10–20 metre arasında değişirken, tüm kayalıkların uzunluğu yaklaşık 2 km’yi buluyormuş.

Kayalıklar altıgen biçimli sütunlar hâlinde duruyor. Bu şekiller, Jeju’daki Hallasan Yanardağı’nın lavlarının denize doğru akıp hızla soğuması sonucu ortaya çıkmış. Dünya’daki en etkileyici bazalt kolonu örneklerinden birisi Jeju Adası’ndaki bu kayalar. Aynı sütunlardan İzlanda veya Kuzey İrlanda da bulunuyor.

Dalgalı deniz ile siyah bazalt sütunların kontrastı çok etkileyici olabiliyormuş ama bizim ziyaretimiz sırasında deniz çarşaf gibiydi. Burası Jeju’nun doğal anıtı olarak korunmakta.

Ben çay bahçelerini hep sevmişimdir. Jeju Adasında da çay bahçeleri bulunuyor ve bu bahçeler adanın gezilmesi tavsiye edilen yerleri arasında. Bazalt kayalıkları ziyaretimiz sonrasında adanın batı tarafına doğru O’sullac Yeşil Çay Bahçesi ve Müzesini gezmek amacıyla hareket ettik.

Başlangıçta bölgede kayalıklar nedeniyle herhangi bir ürün yetiştirmek imkansızmış. Ancak 1979 yılında Osulloc çiftliği başarmış ve şimdi burayı Kore’nin en kapsamlı organik çay çiftliği haline getirmiş. Bu firmanın Jeju Adası’nda Seogwang, Dolsongi ve Hannam olmak üzere üç organik çay tarlası bulunuyor . Çay bahçelerinin toplamda 330 hektarlık bir alana yayıldığı yazılıyor.

Bu bahçede ilk defa bir çay çiçeğini açmış halde gördüm. Bahçe çok fotoğrafik. Plan yaparken buraya gitsek mi gitmesek mi? Çok düşündüm ama bugün iyi ki gitmişsiz diyorum.

Biz Seowang Çay Bahçesini gezdik. Burayı gezdikten sonra çay müzesine gittik. Müze içinde çayın işlenme aşamaları hakkında bilgi veriliyor ve ürün satışı yapılıyor. Yeşil çay müptelaları paket paket çaylarını satın aldılar. Biz ise dondurma ile yetindik. Yeşil çay dondurmasını beğendik.

Müze gezmesi sonrasında grupça yemeğe gidildi. Yemekte Samgye-tang vardı. Tang korece çorba demek. Samgye-tang, ginsengli bütün tavuk çorbası yemeği. Lezzetliydi. Zaten Kore mutfağını hepimiz sevdik. Yemek sonrası gezi grubumuzdan sevgili Selma-Ömer Sökmen çiftinin 41. evlilik yıldönümlerini tur firmamızın jesti ile alınan pastayı yiyerek kutladık. Dünyanın bir ucunda ve evden uzakta bile olsa sevdiklerle beraber yapılan bu tür kutlamaları seviyorum.

Gezimin en heyecanla beklediğim bir diğer kısmı ise Hallim Park gezisiydi. Hallim Park, gezdiğimiz çay bahçesinden 15 km daha yukarıda ve batıda olan bir yer. Park, 1971 yılında bir girişimci tarafından satın alınan çorak bir arazinin tonlarca toprakla doldurulup tropikal / subtropikal bitkilerle yeşillendirilmesiyle kurulmuş. Satın alınan arazi içinde bulunan iki lav tüp mağarası ise işin bonusu olmuş. O zamandan beri de sürekli olarak çalışılmış ve park genişletilmiş.

Park tam olarak 330.000 m2 alanı kaplıyor. Sabah saat 08:30 ile 19:00 saatleri arasında açık. Burayı hakkı ile gezmek için 2-3 saatlik zamana ihtiyaç var. Bizim ise yaklaşık 1.5 saatimiz oldu. Dolayısı ile tematik alanlardan bazılarını atlamak zorunda kaldık. Parka girdiğimiz yerden itibaren gezilecek 9 adet tematik alan mevcut.

Parka girdikten sonra ilk karşımıza çıkan Subtropikal Botanik Bahçesi oldu. Bu kısımda subtropikal bitkiler, palmiyeler, kaktüsler, sukulentlerden oluşan 2000 den fazla bitki ve ağaç bulunuyor. Alana serpiştirilmiş renkli papağanlar ortamı çok hoş kılıyor.

Daha sonra Palmiye Ağaçları yoluna çıkıyorsunuz. Hallim Parkın kurucusu 1971 yılında ilk olarak palmiye ağaçları fidesi ithal etmiş. Çorak bir kumun içine besleyici topraklarla ekim yaparak onların tutmasını sağlamış.

Daha sonra benim heyecanla beklediğim lav tüp mağaralarının gezisine başladık. Hallim Park içinde Hyeopjae Mağarası (Hyeopjaegul) ve Ssangyong Mağarası (Ssangyonggul) olmak üzere iki mağara var. Mağaraların Hallasan Volkanından püsküren lavlarla ve 25 milyon yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Mağaraların, Jeju Adası’nın lav tüpü sistemlerine güzel birer örnek olduğu kabul ediliyor.

Hyeopjae Mağarası yaklaşık 200 metre uzunluğunda ve 10 metre yüksekliğinde. Mağara içi sıcaklık yaz kış sabit ve 17-18 C derecelerde sabit kalıyormuş. Bu mağara, hem lav hem de kireçtaşı mağaralarının benzersiz özelliklerini bünyesinde barındırıyor. 

Milyonlarca yıl önce bu mağaranın içinden korkunç sıcaklıkta akan lavları düşününce insan ürpermiyor değil. İkinci mağaraya doğru giderken yol kenarında çok sayıda taş büyükbabalar görüyorsunuz. Ben bu taş heykelleri çok sevdim. Bir tane satın almadığıma çok üzüldüm.

Ssangyong Mağarası ise ilkine göre daha uzun; 400 metre uzunluğunda. Bazı jeologlar, Ssangyonggul ile Hyeopjaegul’ün geçmişte bağlantılı olabileceğini düşünüyor. Ssangyonggul, “çift ejder mağarası” anlamında ve bu ismin verilme nedeni mağaranın iki kola ayrılmasından geliyor (“ssang” = “çift”, “yong” = “ejderha”)

Mağaranın sonuna doğru bir heykel var. Bu heykeller ada halkınca anlatılan Dr Jin efsanesi ile ilgili. Yörede yaşayan Jin adlı bir genç, bir gün yağmurdan kaçarken mağaraya sığınıyor ve içeride bir kızla tanışıyor. Onunla vakit geçiriyor, oyunlar oynuyor. Sonrasında, Jin konuyu öğretmenine açıyor. Öğretmeni ona o kızın aslında “yaşlı bir tilki” olduğunu ve elinde bir boncuk taşıdığını söylüyor.

Öğretmen Jin’e eğer o boncuğu kızın elinden alıp yutarsa, kendisinin gerçeği anlayacağını söylüyor. Öğretmeninin dediği gibi Jin o boncuğu kızın elinden alıp yutuyor. Bu boncuğun etkisiyle insanların vücudunun içini görebilme yeteneği kazanıyor. Kızın aslında kim olduğunu görmesi yanında, boncuğu yutarak kazandığı yetenek sayesinde Jin ünlü bir doktor oluyor. Mağara içindeki bu heykel, Jin’in boncuğu yuttuğu anı simgeliyor. Kore, efsaneler ve masallar ülkesi..

Mağaralar kısmından sonra parkın Jeju Taşları ve Bonzailer tematik kısmını ziyaret ettik. Burası bence mağaralardan sonra en kıymetli bölüm. Bu kısımda banklarda oturup, koşturmaca olmadan, ortamın keyfini çıkartmak isterdim. Çok huzur verici bir yer.

Parkın bu kısmında bonzailerin yaşları 10 ile 300 yıl arasında değişiyormuş. Taşlar ise bonzailerle uyumlu bir park yaratmak amacıyla Amazon Nehri kıyılarından getirilmiş.

Park içinde Jaeam Halk Köyü denen bir köy de oluşturulmuş. Sazdan evler, turşu küpleri, taş büyükbabalar bir köy mizanseni içinde çok güzel şekilde yan yana getirilmiş.

Park içinde kuş bahçesi bölümüne şöyle bir bakabildim. Su bahçesi bölümüne ise hiç gidemedik bile. Zamanı ben koydum, geç kalırsak ayıp olur diye buluşma noktasına gittik.

Bizim ekibin sahile gittiğini öğrenince biz de oraya yöneldik. Gittikleri yerin ismi Hyeopjae Plajı. Buraya gitmezseniz asla Jeju Adası geziniz tamamlanamaz. Bizim Jeju Adası’nda bir gün daha geçirmemiz ve o günün 5-6 saatini bu civarlara ayırmamız gerekirmiş. Adanın batısı çok güzel.

Hallasan Volkanı’nın en hızlı ve aktif olduğu zamanlarda püskürttüğü lavlar burada denize ulaşınca soğumuşlar ve kıyıyı şekillendirmişler. Beyaz kumlar arasında siyah kayalar farklı bir güzellikte gözüküyorlar.

Buradan ayrılmamız güç oldu ama daha gidecek yerlerimiz var. Handam Sahil Yolu da bu yerlerden bir tanesiydi. Bu sahil 2009 yılında adanın “gizli güzelliklerinden biri” olarak seçilmiş.

Bu sahil yolu, sertleşmiş lav kayaları (siyah bazalt kayalar) ile yapılan bir yürüyüş yolu ve 1.2 km boyunca uzanıyor. Jeju’nun doğal volkanik dokusunu (lav kayalarını) doğrudan hissetmek için harika bir rota. Tavsiye edilen rota Aewol Limanı’ndan başlayıp, Gwakji Gwamul Plajı’na (Gwakji Beach) kadar uzanıyor. Burada yürüyüş yapmak çok güzel olacaktı. Biz 15 dakika fotoğraf çekip müzeye doğru devam ettik.

Jeju Folklor ve Doğa Tarihi Müzesi, Jeju’nun hem doğasını hem de geleneksel kültürünü tek çatı altında anlamak için harika bir yer: Jeju’nun bitki ve hayvan çeşitliliği, jeolojik yapısı doğa tarihi bölümünde anlatılıyor.

Müzenin içine girmeden bahçedeki volkanik kayaları gözden kaçırmayın.

Doğa Tarihi Salonunda deniz canlıları, Jeju’nun toprak ve kaya yapısı, Jeju’nun flora ve faunası gibi doğal unsurlar sergileniyor. Ben en çok da müzenin bahçesinde olan taş heykelleri ilginç buldum. Genelde gördüklerimiz taş büyükbabalar olurken, burada çok farklı taş heykellerde sergileniyor.

Günün sonunda Jeju’nun sokak lezzetleri sokağı olan Dongmun Gece Markette büyük çoğunluğumuz otobüsten indi. Marketi gezip daha önceden tatmadığımız yiyeceklerden tadarak grup olarak günü bitirdik. Biz küçük bir grup otele bir uğrayıp Jeju gecesi için yine dışarı çıktık. Jeju merkezde sahil çok hareketli. Bolca balık restoranı var. Gençler bangır bangır bağırmadan müzik yapıyorlar. Koreliler spor yapmayı seviyorlar. Obez Koreli gördüğümü hatırlamıyorum.

Jeju Adası gezimizi de sizlerle paylaşmış oldum. Bu satırları yazarken anladım ki Jeju programından herhangi bir yeri çıkartmam mümkün değilmiş. Ancak Jeju’ya 2 değil ama en az 3 gece ayırmamız gerekliymiş.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-10.Gün

Busan’dan sabah erken kalkan uçakla Jeju Adasına gittik. Adanın şirin bir havalimanı var. Bizi orada Dol hareubang’lar karşıladı. “Dol hareubang” kelimesini dilimize çevirirsek “taş büyükbaba” anlamına geliyor. Onlara adanın hemen her yerinde ve çok çeşitli boyutlarda rastlayabiliyorsunuz.

Adanın iki simgesinden bir tanesi bu geleneksel volkanik kaya heykeller (diğeri ise dalgıç kadınlar). Bunların kökenleri 18. yüzyıla, özellikle Joseon Hanedanlığı dönemine kadar uzanıyor. Bu heykeller kötü ruhlara karşı koruyucu olsunlar diye kapıların önüne yerleştirilirlermiş. Ayrıca doğurganlığın sembolleri ve ritüel nesneleri olarak da kullanılmışlar. Bu heykellerin bazı ortak özellikleri var; Volkanik taştan yapılıyorlar ve genellikle yuvarlak şapka takan figürler olarak tasvir ediliyorlar. Bu yuvarlak şapkanın heykeli “fallik” yaptığı ve dolayısıyla doğurganlığın sembolü haline getirdiği söylenir. Genellikle büyük gözleri, kapalı ağızları vardır ve bir omuzları diğerinden daha yüksektedir. Bazıları büyük kulaklara sahip ve elleri ya önlerinde ve karınlarının üzerinde ya da sırtlarının etrafında olarak tasvir edilmişler.

Kore Yarımadası’nın en yakın noktasından 83 km uzakta yer alan 700000 nüfuslu Jeju, Güney Kore’nin en büyük adası ve tek özel özyönetimli eyaleti. Jeju halkı adanın yerlisidir ve adaya erken Neolitik dönemden beri iskan olduğuna dair bulgular var. Jeju dili UNESCO tarafından kritik derecede tehlike altında olduğu kabul edilen bir dildir. Ayrıca Şamanizm’in en yoğun görüldüğü Kore bölgelerinden birisi de bu adadır.

Ada, yaklaşık 2 milyon yıl önce bir su altı volkanın patlamasıyla oluşmuştur. Adada bulunan Geomunoreum Lav Tüp Sistemi, küresel volkanizmanın anlaşılmasına özgün ve değerli bir katkı sağladığı, erişilebilir volkanik özelliklerin sergilenmesi nedeniyle 2007 yılında UNESCO Dünya Doğa Mirası alanlarından biri olarak kaydedildi. Jeju, geniş lav tüpleri sistemi nedeniyle bilimsel olarak değerli. Bir zamanlar içinden magmanın aktığı bu doğal kanalların bazıları, artık dünyanın en büyüklerinden olan boş mağaralardır. Benim heyecanla ziyaret etmeyi beklediğim UNESCO Listesi içindeki Manjanggul Lav Tüp Mağarası bir süredir bakımdaydı. Güya temmuz 2025’de bakımı bitmiş ve açılmış olacaktı. Ancak bizim gezi zamanımıza yetişmediği gibi, Mart 2026’ya kadar da bakım çalışmalarının uzatıldığı bilgisi geldi. “Kısmet değilmiş” diyeceğiz artık. Bununla birlikte Hallim Parkı’nda benzer ama daha küçük olan iki mağarayı gezme şansımız oldu.


Güney Kore’nin en yüksek dağı, deniz seviyesinden 1.950 metre yükselen ve uyuyan bir yanardağ olan Jeju Adasındaki Hallasan Dağı‘dır. Jeju’daki en son patlamaların yaklaşık 5.000 yıl önce olduğu tahmin ediliyor ve bu da yanardağı aktif sınıfına sokuyor. Ada, Hallasan tarafından üretilen volkanik kaya ve toprakla kaplanmış. Bu verimli toprak sayesinde Hallasan Dağı Milli Parkı’ndaki flora benzersiz. Bu nedenlerle Jeju Adası UNESCO tarafından Biyosfer Reserv ve Küresel Jeopark Alanı olarak da ilan edilmiştir. Yani şu küçük adanın bir sürü ünvanı var.

Adaya iner inmez ilk olarak Seungeup Halk Köyü gezimiz için yola çıktık. Bu 600 yıllık tarihi köy volkanik taştan yapılmış surlarla çevrili bir şehir kalesidir. Zaten kelime olarak da “Kale Kasabası” anlamına geliyor. Bir zamanlar surlar içindeki kasabada yönetim binaları, garnizon alanları ve depolar bulunurmuş. Kale duvarlarının bazı bölümleri kısmen günümüze kadar ulaşmış.

Köyün evlerinin çatıları pirinç samanı, kamış veya ot ile kaplanıyor. Evlerin bu çatılarına Korece “Choga-jip” deniyor. Türkçesi de “Saman Çatılı Ev ” anlamına geliyor. Evlerin duvarları genellikle çamur, saman ve ahşap karışımından yapılıyor. Rüzgara dayanıklı taş duvarlar, siyah bazalt taş temeller evlerin doğal malzemeleri. Bu malzemeler kullanılarak yapılan evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olacak şekilde doğal yalıtım sağlıyor.

Köy evleri görünüm olarak yöreye özgün ama evlerin önemli bir kısmı hediyelik dükkana ve kafelere dönüştürülmüş.

Köyü biraz daha gezdik ve hediyelik eşya dükkanlarına girdik. Grubun kadınları dükkanların birinde özgün sayılabilecek elbiseler beğendiler. Ama fiyatları çok pahalı geldi. Köy meydanından son karelerimizi aldık. Aslında bugün bu yazıyı yazarken köyü biraz eksik gezdiğimizi fark ediyorum. Diğer yerler belki önemli değil ama sur kapılarının olduğu yeri ve önündeki taş büyükbabaları siz fotoğraflamayı ihmal etmeyin.

Köyde bir eski ailenin evini ziyarete gittik. Bizi adanın ağzı en çok laf yapan adamı ve en renkli kişisi karşıladı. Kendisine “Kral Wwang Bali” olarak tanıtan Jeju Adalı, bizdeki muhtar karşılığına tam olarak denk gelmese de, köyün resmi yetkilisiymiş.

Biz kısaca orada bu adama muhtar dedik ve bu yazıda da öyle devam edelim. Muhtar üç uzun dallı kapının önünde konuşmaya başladı ve ailesine ait olan evi onunla birlikte gezmeye başladık. Kore gezimizde yöresini tanıtmak için bu kadar hevesli yerel rehbere rastlamamıştık. Muhtar adeta geçmişi yaşayarak, anlatıyor da anlatıyor!

Allahı var bizim muhtarın ağzı hem güzel laf yapıyor ve hem de seyirciyi etkilemeyi başaran mimiklere sahip. Bize bu geleneksel Jeju evinin her köşesini bir güzel tanıttı. Yeri geldi yöresel şarkılar söyledi.

En sonunda bu kadar tatlı konuşmanın, tatlı bir satışa dönüşmesini gayet doğal gördük. Bu devirde hiç bir şey, dünyanın hiç bir yerinde bedavaya olamaz! Biz de, muhtarın ifadesi ile yüzünün güzelliğini ve genç görünümünü borçlu olduğu “Jeju Atı cilt altı yağından” elde edilen krem ile enerjisini ve bağışıklık sisteminin güçlü olmasını borçlu olduğu “OmijaŞizandra Üzümü” adlı meyvenin konsantre sıvısını satın aldık.

Jeju Atı cilt altı yağını kullanarak elde edilen kremin cilt bariyeri onarıcı, güçlü nemlendirici, cilt yumuşatıcı ve yüksek omega yağ asidi içerikli olduğu ispatlanmış. Jeju Adasında at eti de yeniliyor. Omija ise Uzak Doğu’ya özgü tırmanıcı bir bitki türü. Parlak kırmızı renkli meyveleri var. Geleneksel Çin ve Kore (Hanbang) tıbbında yüzyıllardır kullanılan şifalı bir meyve. Bu meyve tatlı, ekşi, acı, tuzlu, keskin / buruk olmak üzere beş tadı aynı anda içeriyormuş ve bu nedenle meyvenin bir diğer adı da “beş tat meyvesi“. Soğuk veya sıcak sıvı şeklinde içilen bu meyvenin suyunun enerji artıran, karaciğeri koruyan, antioksidan, stres azaltıcı ve bağışıklığı destekleyici etkileri varmış. Aldık bakalım! Akşamları hanımla içip duruyoruz.

Aşağıda Seungeup Halk Köyü gezimizden hazırladığım bir video sunusu bulunuyor. İzlerseniz, bu köyün gezisi öncesi sizin için bilgilendirici olacaktır.

Daha sonra yemeğe doğru hareket ettik. Aslında bugün programın bu kısmında Manjanggul Mağarası gezimiz olması lazımdı. Ancak yukarıda açıkladığım nedenlerle mağara gezimiz olmadı. Ben grup restorana girerken, restoran karşısındaki denize inen yola doğru yürüdüm. Burası Jeju’nun haenyeolarının kullandığı yerlerden bir tanesi diye düşündüm. Onların dalış noktalarını göstermek ve ürünlerini içinde biriktirmek amacıyla kullandıkları turuncu renkte mantarlardan ve etrafta var olan sayısız deniz kabuklarından bu çıkarımı yaptım. Bu satırları yazarken çektiğim fotoğraftaki tabelada yazan Korece yazıyı tercüme ettirdiğimde “Haenyeo Soyunma Odası” yazdığını gördüm. Yani tahminim doğru çıktı.

Yemeğe geç gittim ama menüde olan Uzun Gümüş Balığından payıma düşen kısmı hızlıca yedim. “Haenyeo teyze fotoğraflar mıyım acaba?”diye bir daha o tesisin önüne gittim. Haenyeolar kolay kolay fotoğraf vermiyorlar. Daha sonra denizi yukarıdan gören bir patika yola yürüyüşe başladık. Bilmeden girdiğimiz güzel patika yol, aslında sonraki ziyaret yerimiz olan Seongsan Ilchulbong Zirvesi‘ne çıkıyormuş.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi UNESCO Dünya Doğa Mirası listesinde olan bir yer. Yani biz bugün Kore’deki turumuzda 10. UNESCO listesi alanımızı gezeceğiz. “Seongsan Ilchulbong” “Kale Dağı Gündoğumu Tepesi” gibi bir anlam taşıyor ve burası “Gündoğumu Tepesi” olarak biliniyor. Bu tepe 100.000 yıl önce volkanik bir patlama sonucu denizin altından yükselmiş.

Patika yolun sonunda zirveye çıkan esas giriş yerine geliyorsunuz. Buradan başlayan merdivenleri takip ederek zirveye çıkmanız gerekiyor. Tırmanış aslında zorlu değil.

Dura dinlene olsa da zirveye çıkmanızı tavsiye ederim. Emin olun ödülünüz büyük olur. Aşağıdaki video bizim yürüyüşten çektiğimiz videolardan oluşturuldu. Bir fikriniz olsun isterim.

Tırmanış boyunca zirveye 180 metre kadar rakım değişikliği oluyor. Yavaş tempo ile tırmanış için 20-30 dakika tırmanış yeterli oluyor. Tırmanırken her bir yükseltide, her bir kıvrımda adanın değişen manzarasına şahit oluyorsunuz.

Tırmanırken işaret taşı olarak köylülerin oluşturduğu yapay ve volkanik patlamaların oluşturduğu doğal kayaları göreceksiniz ve sonunda da zirveye ulaşacaksınız.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi’nin tepesinde devasa bir krater bulunmakta. Kraterin çapı yaklaşık 600 metre, yüksekliği ise 90 metre. Krateri çevreleyen keskin kayalar, devasa bir taç gibi görünüyor.

Kraterden güneşin doğuşunu izlemek muhteşem oluyormuş. Ayrıca zirve bahar aylarında parlak sarı renkli kanola çiçekleriyle kaplanırmış. İki manzaraya da şahit olabilmeyi isterdim. Aynı yoldan ama bu sefer manzaranın keyfini daha çok çıkarta çıkarta aşağıya indik.

Seongsan Tepesinden inince, çıkışa değil de, sağa denize doğru yönelirseniz kadın dalgıçların belirli saatlerde yaptıkları dalışlara şahit olabilirsiniz. Biz bir türlü bu gösteriye denk gelmeyi beceremedik. İstanbul’dan beri bu isteğimi belirtiyorum ama işin şov kısmı da olsa kadınların dalışlarını seyredemeden geldik. Bu arada Koreli rehberlerle ilgili bir eleştirim de olsun. Çok iyiler ve hoşlar, çeşitli konularda çok da yardımlarını gördük. Bu bakımlardan minnettarız: Bunu da kendilerine maddi ve manevi olarak ifade ettik. Ama ülkelerini canı gönülden ve heyecanla tanıtma kısmını bence iyi yapamıyorlar. Çok hevesli değiller. “Görseniz ne olacak? Kadınlar dalıp çıkıyorlar işte!” mantığındalar. Bunu sadece bu konuda değil ama Suwon’da kaleleri gezerken de hissetmiştim. Kore’ye sadece alışverişe gitmeyen, onların kültürlerini tanımaya giden tüm iyi gezginler eminim ki Koreli bir rehberden bu izlenimi edineceklerdir. O kadar görmek istediğim bu özel olaya, kendi gözlerimle şahit olamamak büyük eksiklik. Yine de bardağın dolu kısmından bakalım. Kore gezimizde çok şey yaptık ve çok özel anlar yaşadık. Genelden mutluyuz.

Yukarıdaki ve aşağıdaki fotolar sevgili arkadaşım Ayşe Aktunalı’ya aitler. Onlar bizim Kore’ye gittiğimizden bir hafta sonra oradaydılar ve bu özel gösteriye şahit olup fotoğrafladılar. Videolarını çektiler. Onun izni ile bu fotoğrafları yayınlıyorum. Kendisine müteşekkirim.

Haenyeolar, Jeju Adası’ndaki dünyaca ünlü “kadın dalgıçlar”dır. Serbest dalış yaparak deniz ürünleri toplayan bu kadınlar hem kültürel hem tarihsel açıdan Kore’nin en özel topluluklarından birisi. Tarihsel kayıtlarda Jeju Adası’nın kadın dalgıçlarına 17. yüzyıldan itibaren daha fazla rastlanıyor. Özellikle 18. yüzyıldan sonra, vergi yükümlülükleri ve ekonomik nedenlerle adada erkekler yerine kadınların deniz ürünleri toplaması yaygınlaşmış. Böylece Haenyeo kültürü Jeju’nun temel mesleklerinden biri haline gelmiş. Bu kadınlar dalış tüpü kullanmazlar ve dalışları tamamen serbesttir. 2–3 dakika nefes tutabilirler. Genellikle 50–70 yaş arası kadınlardır. Bu aktivite UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kayıtlıdır.

Jeju’da turistlerin izleyebileceği en bilinen haenyeo gösterileri Seongsan Ilchulbong Haenyeo Gösteri Alanında oluyor. Sevgili Ayşe Aktunalı’nın fotoğraf ve video çekimleri de orada yapıldı. Hava şartları müsade ettiği müddetçe her gün saat 13:30 ve 15:00’de haenyeolar denize girerek 20–30 dakika süren geleneksel dalışlarını canlı olarak sergiliyorlar.

Biz zirve yürüyüşümüzden dönüşümüzde gösteriye denk gelmedik. Ama yine de aşağıya indim ve ortamı gördüm. Aslında burada haenyeoların deniz ürünlerini sattıkları tezgahları var. Günde iki defa dalış şovu yapılıyor ama devamlı olarak deniz ürünü satışı yapılıyor. Burada da deniz ürünlerinden oluşan yemeğinizi yeme şansınız olduğunu unutmayın.

Zirvenin sol tarafında ise Gwangseongsa adlı ve pek de özelliği olmayan şirin bir tapınak var. Ziyaret etmeseniz de olur.

Zirve ziyaretimiz sonrasında Haenyeo Müzesi’ne doğru hareket ettik. Jeju’nun müze kavramı oldukça geniş. Klasik sanat–tarih müzelerine ek olarak tema parkı formatındaki yerler de “müze” olarak sınıflandırılıyor. Bu nedenle adada müze sayısı yüksek.

Jeju’da tüm müze sayısının yaklaşık 100-120 tane olduğu biliniyor. Biz bu müzeler içinden Haenyeo Müzesini gezi programımıza almıştık. Bu müzeyi gezmenizi mutlaka tavsiye ederim. Jeju’ya özgü “haenyeo (kadın dalgıçlar) kültürünü anlatıyor. Modern bir müze ve sergiledikleri ile Jeju’nun tarihini, deniz kültürünü, kadın emeğini ve adanın yaşam koşullarını en iyi şekilde açıklıyor.

Günümüzün son gezisini Hamdeok Plajı‘na yapacağız. Burası adanın biraz daha tenha ama daha sosyetik olan kısmı gibi gözüküyor. Orada olduğumuz saatler akşamın geç saatleriydi. Burasının gündüz gözü ile güzel görüneceği kesin. Akşam çektiğim fotoğraflara bakınca bile güzellik hissediliyor.

Sonunda günlük gezilerimizi bitirip adanın kuzeyinde Jeju’nun merkezinde, sahile yakın olan otelimize geldik. Akşam yemeği için dışarıya çıktık. Civarı keşfetmek için epey uzun bir yürüyüş yaptık. Merkezde kalmanın hakkını verdik.

Jeju Adası’nda bir gün ve gece konaklamamız daha olacak. Biz bu güzel adayı çok sevdik. Burada mevsiminde yüzmek ve Haenyeolarla birlikte dalıp, onları su altında fotoğraflayabilmek ne hoş olurdu!

Gezekalın

Dr Ümit KURU

18.11.2025