• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 383.627 ziyaretçi
  • Mart 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  

Serhat Şehri Edirne-Kaleiçi Bölgesi / 1

Farsça “Sarhadd” kelimesi, “Sınır başı-sınır boyu” anlamına geliyor. Osmanlı Devleti’nin serhat şehri Edirne, günümüzde de hem Bulgaristan ve hem de Yunanistan’la olan sınırımızda yer alıyor. Şehir merkezde 198000, çevre ilçeleri ile birlikte ise yaklaşık 422000 nüfusa sahip. Tunca, Meriç ve Arda Nehirlerinin kıyılarında kurulu bu şehrin yüzölçümü 6145 km2. Trakya Bölgemizin gözbebeği olan bu şehri şahsen hep sevmişimdir.

Edirne çok önemli bir kentimiz ve tarihini iyi bilerek gezerseniz, gezdiğiniz yerlere daha farklı bir gözle bakacağınız kesin. Bu nedenle bir yandan genel bilgileri paylaşırken, bir yandan da beraberce Edirne gezimizi yapacağız. Önce Edirne’nin Merkez Mahallesi’nden yani Kaleiçi, Selimiye Külliyesi ve civarından gezmeye başlayalım.

Edirne’de yerleşimin öyküsü insanlık tarihinin çok eski dönemlerine kadar uzanıyor. Arkeolojik kazılardan elde edilen en erken ve yoğun buluntular Trak kabilesi Odris‘lerin bölgede hüküm sürdüğü dönemlere ait. Takip eden zamanlarda Makedonlar ve arkasından da Romalılar bölgeye hakim olmuşlar.

MS 2. yüzyılda Roma İmparatoru II. Hadrianus şehri büyük ölçüde yeniden kurmuş. Zaten şehre adını veren de bu imparator. Şehir onun adıyla Hadrianopolis olarak anılmaya başlanmış. Roma İmparatorluğu’nun Doğu ve Batı şeklinde ikiye ayrılmasından sonra Edirne Doğu Roma’nın yani Bizans’ın sınırları içinde kalmış. Bugün Edirne şehrinde, az da olsa, Roma döneminden kalma surların kalıntıları var. Makedon Kulesi de şehrin o zamanlar var olan ve surlar üzerindeki dört adet kulesinden bir tanesi. 1867 yılında Edirne Valisi Hacı İzzet Paşa kuleye ahşap katlar ve saat eklemiş. Bu eklentiler sonrasında kule “saat kulesi” olarak anılmaya başlanmış. 1894 yılında yıkılan bu ahşap yapı yerine taş ve tuğladan yeni bir kule yapılmış. 1953 yılında yaşanan depremle yapının üzerine yaptırılan katlar ve saat bölümü büyük hasar görmüş. Dönemin aklı evvelleri şehrin estetiğini bozduğu gerekçesiyle bu orijinalde olmayan katları patlayıcılarla yıktırmışlar. Yani kulenin başına gelmeyen kalmamış!

Kule bugün çirkin binaların arasında kaybolmuş durumda. Kulenin son halini Üç Şerefeli Cami ziyaretimiz sırasında gördüm ve fotoğrafladım. Kule yaklaşık 5 yıldır restore ediliyor. Galata Kulesi gibi seyir terası yapılarak turizme kazandırılacakmış.

Biz tekrar Hadrianopolis tarihine dönecek olursak şehir sonradan Avar Türkleri, Bulgarlar ve Peçenekler gibi birçok Türk boyunun saldırısına maruz kalmış.

Osmanlı’nın 2. padişahı Orhan Gazi, Osmanlı padişahları arasında en uzun ömürlü olan padişahlardan bir tanesi. Başarılı bir yönetimi olmuş. Babası Osman Bey’den devir aldığı ve yaklaşık Edirne kadar olan Osmanlı topraklarını, hükmettiği dönemlerde Portekiz‘in toprak büyüklüğüne kadar çıkartmış. Osmanlı, Bizans ile yakın ilişkiler içine girmiş. İç karışıklıklarla uğraşan Bizans İmparatorları Orhan Gazi’yi kendilerine bağlamak için damatları yapmışlar. Orhan Gazi de Bizans’a yardım etmeyi fırsata dönüştürerek, başlarında büyük oğlu Süleyman Paşa olmak üzere, Rumeli’ye akıncılar ve yeniçerilerden oluşan birlikler göndermeye başlamış. 1353 yılında Süleyman Paşa ve askerlerine Gelibolu Yarımadasındaki Çimpe Kalesi, Bizans’a yardımları sırasında kullanması için tahsis edilmiş. Süleyman Paşa askeri olarak başarılar elde ettikçe, Rumeli’de kalıcı olmanın yollarını aramaya başlamış. Bir felaket sonrası Bizans halkının terk ettiği ve boşalttığı Gelibolu Şehrine Türkmenleri yerleştirmiş. Böylece Osmanlı Rumeli’de kalıcı hale gelmeye başlamış. Bunun yanında yeni toprak kazanımları da olmuş. Süleyman Paşa bir av kazasında ölünce Rumeli’nin fethi işini Orhan Gazi’nin diğer oğlu ve Osmanlı’nın 3. padişahı I. Murad üstlenmiş. I. Murad babası Orhan Gazi’den de başarılı bir padişah ve Osmanlı toprakları onun döneminde, babasının hükmettiği döneme göre 5 kat artmış ve Osmanlı’nın toprak büyüklüğü bugünkü İspanya büyüklüğüne kadar ulaşmış. I. Murad’ın yaptığı en önemli iş, Osmanlı ve Avrupa tarihinde etkisi sonradan ortaya çıkacak olan, 1361 yılındaki Hadrianopolis’in fethi olmuş.

Batı ile ilişkilerin ve ticaretin kontrol noktasında bulunması ve Konstantinopolis’in tarım ürünleri başta olmak üzere önemli ihtiyaçlarını karşılayan bir kent olması nedenleri ile Hadrianopolis’in Bizans’ın elinden çıkması tarihin seyrini değiştirmiş. “Konstantinopolis’in Fatih Sultan Mehmed tarafından ele geçirilmesinin basamak taşları, I Murad’ın Hadrianopolis’i ele geçirmesi ile döşenmeye başlamıştır” desek yanlış olmaz. Bunun yanında Avrupa’da da Sırp despotluğunun ve Bulgar İmparatorluğu’nun güç kaybetmeleri, Venedik ve Ceneviz’in yeni ticaret yolları aramaya başlamaları gibi sonuçları da ortaya çıkmış. Yani demem o ki Edirne’nin I Murad tarafından ele geçirilmesi, dönemi için çok önemli bir olay olarak kabul edilmelidir.

I. Murad Hadrianopolis ele geçirince hayal kırıklığı yaşamış olsa gerek ki kendisine başkent yaptığı Edirne’de (adı artık değişmiştir!) kalacak saray bulamamış. Kendisine Edirne’de yeni bir saray yapılana kadar, yani 4 yıl boyunca, 1352 yılında fethedilen ve günümüzde Yunanistan sınırları içinde kalan 40 km mesafedeki Dimetoka Kalesi içindeki sarayda yaşamış. 93 Rus Harbi sırasında tamamen yıkılmış olan Dimetoka Sarayı Türkler için tarihsel olarak önem arz ediyor. Dimetoka Sarayı’nda I. Murad, Şehzade Musa Çelebi, II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed’in de kısa veya uzun süre konakladıkları yazılıyor. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu II. Bayezid da bu sarayda doğmuş. Bizim için ziyaret edilmesi gereken bir diğer rota da Dimetoka olacak gibi gözüküyor!

Kaynakların çoğu Edirne’nin 1361 tarihinden itibaren 92 yıl (bazısı 88 yıl kabul ediyor) boyunca Osmanlı’nın başkentliğini yaptığını yazar. I Murad şimdiki Selimiye Camisi’nin bulunduğu ve Kavak Meydanı diye adlandırılan yerden kuzeye doğru, günümüzde Kırkpınar Yağlı Güreş müsabakalarının düzenlendiği yere kadar olan alana, kendine layık bir saray yapılmasını emreder. 1365 yılına kadar Dimetoka’da yaşayan I. Murad daha sonra Edirne’ye yerleşir. Osmanlı sarayı Edirne’ye yerleşince hanlar, hamamlar, kervansaraylar ve camiler de arkası arkasına yapılmaya başlar. Özellikle de II Murad zamanında bu imar genişlemeleri iyice artar. Derler ki; “I Murad Edirne’yi aldı ama II. Murad ihya etti”.

Zaman içinde imparatorluk büyüyünce yapılan saray da ihtiyaçlara yetmemeye başlar ve 1450 yılında Sultan II. Murad’ın başlatıp, Fatih Sultan Mehmed’in tamamladığı başka bir sarayın yapılması istenir (Saray-ı Cedid-i Amire yani Türkçesi ile Yeni Saray). Bu saray yapılınca ilk yapılan saray, “Saray-ı Atik” yani “Eski Saray” olarak anılmaya başlar. 1453 yılında Konstantinopolis’in fethi sonrası Fatih Sultan Mehmed Osmanlı’nın başkentini İstanbul’a taşır. Ancak Edirne her zaman önemli bir kent olarak kalır.

Edirne’deki Saray-ı Atik hakkında elimizde neredeyse yazılı hiç belge yok. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu sarayı kendi sözleri ile şu şekilde anlatmış;

Gazi Murad Hüdavendigar’ın Kavak Meydanında yaptırdığı bu sarayı Musa Çelebi genişletip kale gibi bir burç ve bir büyük bina gibi yaptırdı. Çevresi beş bin adım gelir. Dört köşeden uzunca bir saraydır. Duvarların yüksekliği yirmi zira (yaklaşık 1 metrelik ölçü birimi) olup kuzeye açılan bir adet demir kapısı vardır. Sonra, Sultan Süleyman Han, Macar Seferine rağbet etmekle bu sarayı ve Yeniçeri odalarını imar edip kırk bin yeniçeriyi hazır bulundurarak altı bin özel hizmetliyi bu sarayda oturtmak üzere eski sarayı büyük divanhaneler, has oda, büyük ve küçük hazine, kiler, doğancılar ve seferliler odalarıyla genişletti; ama bağ ve bahçe yoktu.”

II. Selim’in emri ile Saray-ı Atik yıkılıp yerine Selimiye Külliyesi yapıldı” algısı yanlıştır. Selimiye Külliyesi saraya yakın olan tepelik alanda yapılmıştır. Saray-ı Atik bugünkü Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin yapıldığı alana yakındır. Daha sonra yapılan Saray-ı Cedid-i Amire daha kuzeyde ve daha geniş bir alana inşa edilmiş. Kabul edeceğimiz en önemli gerçek, bugün eski saray olan Saray ı Atik’den ayakta gelen 1-2 tartışmalı eser dışında eser yoktur. Selimiye Cami civarında bulunan yapılardan kesin olarak eski saraya ait olduğu düşünülen tek yapı yukarıda fotoğrafını çektiğim Saray Hamamı olarak geçen ve bugün özel bir firmaca işletilen hamamdır.

Saray Hamamı olarak geçen yapının yanında bulunan ve Fatih Sultan Mehmed’in doğduğu yer olduğuna inanılan Taş Odalar, bugünlerde restorasyondan geçiyor. Saray-ı Atik’e ait yapılar olduğu konusu tartışmalı olsa da bunların da yüksek olasılıkla saray içerisindeki yapılar olduğu kabul ediliyor. Harem yapıları, divanhane, köşkler, Cihannüma türü pavyonlar, büyük hizmet binaları, orijinal saray kapıları, avlu düzeni ve koridorlar Eski Saray’a ait olan ancak tamamen kayıp olan yapılar. Eski Sarayın büyük kısmı 1700’lü yıllarda, özellikle 1740–1750 döneminde çıkan yangınlar sonucu tahrip olmuş.

Selimiye Külliyesi’nin bulunduğu meydanı gezmeye Halk Eğitim Merkezi Binası önünden başladık. 1916 yılında İttihat ve Terakki Kulübü olarak Edirnelilerin yardımlarıyla yapılan bu bina Osmanlı mimarisi tarzında. 1918 yılında İttihat ve Terakki kapatılınca bu bina bir süre Cemaat-i İslamiye Dairesi olarak kullanılmış. Bina 1930′da Atatürk’ün emriyle onarım görmüş. Binayı dışarıdan fotoğrafladık ama içeriye girip tavan süslemeleri ve çini panoları göremedik.

Halk Eğitim Merkezinden yukarıya doğru yürürken Zehr-i Mar Cami önünden geçiyorsunuz. 1548 tarihinde inşa edilmiş bu yapıya cami demek ne kadar doğru? Bilemedim! Üç tarafı taş duvarlar ile çevrili bir hazirenin ortasında bulunan camiden günümüze pek bir şey kalmamış. Ama yukarıda fotoğrafını çektiğim hazireye giriş kapısını görmenizi isterim. Bu yapının devamında, Selimiye Camisi arkasında Edirne Arkeoloji ve Etnografya Müzesi bulunuyor. Bu küçük müze değerli eserler barındırıyor. Mutlaka gezmelisiniz.

Edirne’de ilk müze, Atatürk’ün müzecilik konusundaki ülke genelinde verdiği direktife uygun olarak 1925 yılında açılmış. İlk müze yeri olarak da Selimiye Külliyesi’nin bir parçası olan Dar-ül Hadis Medresesi uygun görülmüş. Atatürk’ün emri verdiği kişiler, zamanlarının Edirne sevdalısı olan üç kişi; Bunlardan birisi aslında askeri bir doktor (radyolog) olan Dr Rıfat Osman, diğerleri ise Arif Dağdeviren ve Necmi İğe. Bu insanların önderliğinde ilk müze açılmış. Sergilenecek eser sayısı artınca 1970’li yıllarda yeni bir müze gerekmiş. Yukarıda fotoğrafını paylaştığım müze, bugünkü yerinde yapılmış ve sonra da ziyarete açılmış. Selimiye Külliyesinde müzeye çevrilen bina ise İslam Eserleri Müzesi‘ne dönüştürülmüş.

Müzeye girer girmez hemen bahçesine yöneldim. Bahçede bulunan Traklar döneminden kalma dolmeni görmeye gittim. Bu sene Bulgaristan’ın Kazanlık şehrinde yapılan Gül Festivali‘ne gittiğimizde Traklara ait tümülüs mezarları görmüş ama hiç dolmen görememiştim. Trak kültüründe dolmenlerin temel işlevi şefler, savaşçılar, kabile önderleri veya aristokrat aile bireyleri gibi seçkin kişilerin gömüldüğü mezar odaları olarak kullanılmalarıydı. Aynı zamanda belirli dönemlerde yapılan anımsama törenlerinin, atalara sunulan kurban ve adak ritüellerinin gerçekleştiği kutsal mekanlar olarak da kullanılmışlar. Edirne’nin Lalapaşa taraflarında dolmen ve dikilitaşlardan (dolemit) bolca bulunuyormuş. O taraflara bunları görmek için gitmek gerekiyor.

Müzenin içindeki eserler ve arkeolojik buluntular Edirne ve civarının tarihin ilk dönemlerinden beri ne kadar çok yerleşim aldığının, kütürlerin nasıl da kesiştiğinin bir göstergesi. Tarih öncesi dönem insanları, Traklar, Roma ve Bizans ile Osmanlı bu topraklarda izler bırakmışlar. Hacılar Dolmeni, Lalapaşa Arpalık Dolmeni ve Taşlıcabayır Tümülüs mezar kazılarından buluntular Traklara ait sergilenen eserlerin kaynaklarını oluşturuyorlar.

İlk çağlarda Balkanları, Anadolu ve Ege’ye bağlayan kara, deniz ve nehir yollarının kesiştikleri geçiş yolu üzerinde kurulmuş önemli bir liman şehri olan Enez’de 1971-72 yıllarından beri kazı ve araştırmalar devam ediyor. Enez kazılarından buluntular müzede sergilenen eserlerin temeli ve en değerli kısmı.

Müzenin etnografik sergileri ve Edirnekari eserleri de çok çarpıcı. Edirnekari, ahşap ve deri üzerine toprak boyama ve cila usulüyle meydana getirilen oyma ve boyama sanatının adı.

Bu sanatın en önemli özelliklerinden birisi bitkisel boyalar gibi doğal malzemelerin kullanılması. Edirnekari (Edirne İşi) sanatı uygulanırken bitkisel bezeme kullanımı ön planda olsa da geometrik desenler de ihmal edilmiyor.

Müzeden çıkınca karşınıza mezar taşlarının sergilendiği genişçe bir alan geliyor. Bu sergide başka yerde pek göremeyeceğiniz yeniçeri mezar taşları bulunuyor.

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra yeniçerilere ait olan, mezarlar dahil, ne varsa ortadan kaldırılmaya çalışılmış ve tahrip edilmiş. Bu nedenle burada kalan yeniçeri mezar taşları eskiden kalan son örnekler kabul ediliyor.

Selimiye Camisi’ne girmeden önce bahsedeceğim bir diğer ziyaret yeri ise İslam Eserleri Müzesi.

Müzenin sergi odalarında hat eserleri, kesici-delici silahlar, cam ve deri eşyalar, çini ve seramikler, kıyafet ve takılar, dokuma tezgâhları, mutfak eşyaları, kitabeler, el yazması levhalar gibi çok sayıda eser sergileniyor. Burada bulunan Mimar Sinan heykeli sanki canlıymış da size laf atacakmış gibi duruyor. Çok başarılı bir balmumu heykel.

Bu müzeye cami gezisi sonrasında yağmura yakalanınca “Nasılsa hepimizde müze kart var! Yağmurdan kaçalım” diye girdik. Ancak yukarıda konu ettiğim Edirne’nin bu ilk müzesini mutlaka gezmeliymişiz. İyi ki yağmur yağmış ve Rehberimiz Tamer bey yağmurdan kaçmak için bizi müzeye yönlendirmiş.

Program aksamasın diye yağmur diner dinmez müzeden çıktık ama aklım bu müzede kaldı. Bir dahakine daha fazla zaman ayırmamız gereken bir diğer yer de burası.

Gelelim Edirne denince hemen akla gelen ve Mimar Sinan’ın “Ustalık eserim” dediği şahesere, Selimiye Külliyesi’ni anlatmaya. Selimiye Külliyesi’nin yapım emrini veren Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Sultan II. Selim. İnşaat 1568–1569’da başlamış, 1575’te tamamlanmış.

Selimiye Külliyesi, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alan bir eser. Bir Mimar Sinan şaheseri. Mimar Sinan 1488 (bazı kaynakları 1490 diyor) ile 1588 yılları arasında yaşamış ve Kanuni Sultan Süleyman, II Selim ve III. Murad dönemlerinde Osmanlı Sarayının baş mimar, mühendis ve matematikçisi olmuş önemli bir şahsiyet. 21 yaşında iken doğduğu Kayseri/Ağırnas Köyü’nden alınıp yeniçeri ocağına devşirme olarak katılmış. Babası taş ustası iken kendisi marangozluk üzerine eğitim almış. Yeniçeri ocağında kaldığı 17 yıl boyunca Çaldıran, Mısır, Belgrad, Rodos, Mohaç gibi çok sayıda sefere katılmış ve kendi tabiri ile diyar diyar gezip her kubbeyi ve her harabeyi incelemiş, kendini geliştirmiş. 49 yaşında da sarayın baş mimarlığına getirilmiş.

Ermeni veya Rum bir ailenin oğlu olduğu kabul ediliyor. Yaşamı boyunca toplam 350’nin üzerinde eserde imzası var. Daha da güzeli ustalığı boyunca Sultanahmet Camisi’nin mimarı Sedefkar Mehmed Ağa ve Mostar’daki Mostar Köprüsü’nün mimarı Mimar Hayreddin gibi dönemin ünlü mimarlarını da yeştirmiş. Osmanlı mimarisinin klasik döneminin en büyük ustası kabul edilen Mimar Sinan, Batı’da Michelangelo ile kıyaslanıyor.

Selimiye Cami ve Külliyesi 2021 yılından beri restorasyonda ve hala da çoğu yeri ziyarete kapalı durumda. Biz de sadece mermer mihrabın bulunduğu küçük bir alanı gezebildik.

Selimiye Camisi’nin dört köşesinde yer alan ve her biri üç şerefeli olan minareleri çok zarif ve bir o kadar da görkemli gözüküyorlar. Minarelerin uzunluğu, alemleri dahil 85,67 metre olarak ölçülmüş. Mimari açıdan en dikkat çekici yönü, mümkün olabilecek en ince şekilde tasarlanmaları ve her birinde birbiriyle çakışmadan ayrı ayrı şerefelere ulaşan üçer merdivenin bulunması. Bu minarelerde 3 merdiven bulunması özelliği Üç Şerefeli Cami’de de var. Ancak Mimar Sinan daha küçük çaplı minarelere bu merdivenleri uygulayabilmiş.

Selimiye Camisinin kubbesi 42,30 metre yüksekliğe ve 31,30 metre çapa sahip olmasıyla döneminin en muhteşem örneklerinden sayılıyor. Aslında çapı Ayasofya’ya yakın olsa da Mimar Sinan daha yükseğe ve tam bir daire şeklinde kubbe yerleştirebilmiş. Ayasofya’nın kubbesi oval. Selimiye Camisi’nin bu muhteşem kubbesini 8 adet fil ayağı taşıyor.

Caminin görkemli mimarisi yanında içerideki minberin ve mihrabın mermer işçilikleri ile çini süslemelerini görmek için restorasyon sonrası gitmemiz gerekiyor.

Selimiye Külliyesi toplamda 22 dönümlük bir alana yayılmış durumda. Selimiye Camisini üç taraftan çevreleyen dış avluda Darül Sıbyan, Darül Kurra, Darül Hadis Medreseleri ile Muvakkithane ve Kütüphane bulunuyor. Darül Hadis Medresesi’nin, İslam Eserleri Müzesi’ne dönüştürüldüğünü daha önce söylemiştim. Darül Kurra ise Vakıf Müzesi olarak hizmet veriyor.

Külliyenin kuzey dış avlu duvarı üzerinde bir duvar çeşmesi bulunuyor. Köşeye ise devşirme bir sütun dikilmiş. Bu çeşme tek yüzlü bir cephe çeşmesi ama maalesef bugün çalışmıyor.

Bu köşeden yürüyüşe devam edince sağ tarafta Edirne Kent Müzesi‘ni göreceksiniz. 19. yüzyıl sonu yapım tarihli olduğu tahmin edilen konağın asıl adı Hafız Ağa Konağı. Zamanında İttihat ve Terakki Cemiyetinin gizli toplantıları bu konakta yapılırmış.

Edirne’de bulunan çeşmelerin en büyüğü olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Çeşmesi 1667 tarihli. Bu çeşme Selimiye Camii Muvakkithanesi‘nin karşındadır.

Edirne denince akla gelen yiyecekler arasında badem ezmesi ve kavala kurabiyesi de bulunuyor ve bu ürünler için iki firmayı özellikle tavsiye ediyorlar. Birisi Selimiye Külliyesi’nin kuzey kısmında Edirne Kent Müzesine yakın olan Arslanzade, bir diğeri ise güney kısmında Arasta’ya yakın uçta bulunan Keçecizade. Biz Arslanzade’den Kavala Kurabiyesi ve Kallavi denen badem ezmeli bir ürün satın aldık. Edirne Peyniri için ise bize tavsiye edilen yer, bu civarlarda bir şubesi bulunan Yardımcı Peynirleri’ydi.

Caminin batı kenarını boydan boya kaplayan arasta, camiye gelir sağlamak ve cami platformunu istinat duvarıyla desteklemek amacıyla yapılmış. Arastanın tasarımı Mimar Sinan’a ait. Mimar Sinan istinat duvarını tek sıra dükkan olarak uygulamış. Yani Arasta’nın orjinali tek sıra dükkanlar olarak planlanmış. Daha sonra III. Murad zamanında Mimar Davut Ağa tarafından bu dükkanların üzeri beşik tonozla örtülerek tek sıra dükkanların karşısına yeni dükkanlar yapılmış ve arasta bugünkü şeklini almış.

Selimiye Külliyesi’nin önünde ise Yemiş Kapanı Hanı bulunuyormuş. Halkın meyve ve sebze ihtiyacının görülmesi için bir han yapılmasını Mimar Sinan istemiş ve Sultan II. Selim’de uygun görmüş. Ancak yapımına 1588 yılında Mimar Başı Davut Ağa tarafından başlanabilmiş. Aşağıdaki gravürde Yemiş Kapanı Hanı ve Selimiye Külliyesi görülüyor.

Yemiş Kapanı Hanı 1752 depreminde harap olmuş ve 1937 yılında da yıkılmış. Yıkılan Yemiş Kapanı Hanı’nın yeri 1967 yılında park haline getirilmiştir. Aşağıdaki fotoğrafımda ise Yemiş Kapanı Hanı’nın bulunduğu alan gözüküyor.

Söz konusu olan kadim şehir Edirne olunca konu uzadı ve dallanıp budaklandı. Umarım sonunu getirebilmişsinizdir. Yarına kaldığımız yerden devam ederiz

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

12.12.2025

Serhat Şehri Edirne-Gezi Programı ve Genel İzlenimler

Gezmekten zevk alan bir kısım arkadaşla 6/7 Aralık 2025 tarihlerinde bir gece Edirne konaklamalı bir gezi gerçekleştirdik. Edirne’ye bu kaçıncı ziyaretimdir? Bilmiyorum! Ama bu kentten her ziyaretim sonrasında ” Bizim bir defa daha Edirne’ye gelmemiz gerekir!” diyerek ayrılıyorum.

Bu sefer daha yoğun bir gezi programını Tamer Yüceer gibi profesyonel bir rehber eşliğinde gerçekleştirdik. Rehber arkadaşıma gezi bitiminde sorduğum soru şu oldu; “Edirne gezi programımıza daha nereleri ekleyebilirdik? Yılların rehberinin yanıtı “Bu kadarcık bir zaman dilimi içinde zaten çok fazlasını gördünüz” şeklinde oldu.

İstanbul’a dönüş yolunda “Tunca Köprüsü’nü iyi fotoğraflayamadım, eksik kaldı! Beylerbeyi Cami ziyaretini neden programıma almamışım? IV. Mehmet Av Köşkü’ne yürüyemedik, yazık oldu!” gibi deli sorular ve düşünceler aklımda dolaşıp durdu. Ama bir öğle sonrası ve ertesi gün öğleye kadar olan zaman dilimi içindeki Edirne gezisine daha ne kadar ziyaret yeri sığdırılabilirdi ki? Edirne’yi ya birkaç defa ve bölüm bölüm gezmek ya da Edirne’de daha uzun konaklamak lazım. Doyumsuz bir gezgin olduğumu kabul ediyorum. Bu gerçekten hareketle bahar aylarında, en azından en iyi gezi arkadaşım Naime ile bana, bir defa daha Edirne yolları gözüküyor.

Edirne’ye her gidişimde yeni bir yeri gezmenin, keşfetmenin keyfini yaşıyorum. Tartışmalı ve eleştirilen bazı restorasyon konuları olsa da ve kimin haklı kimin haksız olduğunu bilemesem de, Edirne için turizm alanında büyük yatırımların yapıldığını gözlemleyebiliyorum. Hıdırlık Tabyası Balkan Tarihi Müzesi son 3 yıldır ziyarete açık. 60 dönümlük bir müze alanında Türklerin Balkanlardaki yaklaşık 600 yıllık tarihi sergileniyor. Bu müzede rahat rahat yarım gününüzü harcayabilirsiniz. Müze alanı düzenlemeleri, balmumu heykeller gerçekten takdir edilmeyi hak ediyor.

Edirne’ye çok kez gittiğim halde, Arkeoloji Müzesi‘ni ilk defa gezmenin utancını yaşadığımı itiraf etmeliyim. Gezgin olarak Trak dolmenlerinden örnekleri Bulgaristan gezimizde aradım durdum. Meğerse bunun güzel bir örneği yurdumuzda, Edirne Arkeoloji Müzesi bahçesinde sergileniyormuş.

Yağmura yakalanınca sığındığımız ve programımızda olmayan Edirne İslam Eserleri Müzesi‘ni tesadüfen keşfetmiş oldum. Hızlıca gezmek zorunda kaldığımız bu müzeyi de ziyaret listesine almamız gerekiyormuş.

Edirne ve civarında 13 bilinen esere imza atmış Mimar Sinan’ın şaheser eseri Selimiye Camisi hala restorasyonda ve çoğu bölümü ziyarete kapalı.

Edirne belki bütünü ile değil ama önemli oranda kentsel sit alanı ilan edilmiş olan kadim bir şehir. Bu kentin sokakları yukarı fotoğrafta olduğu gibi kimi yıkılmış halde, kimisi ise aşağı fotoğrafta olduğu gibi hala ayakta olan eski evlerle dolu. Bu evleri fotoğraflamak ve sokaklarını keşfetmek için de zaman ayırmak gerekiyor.

Tarihsel süreçte Edirne’de çok sayıda kilise, sinagog ve farklı cemaatlerin var olduğu biliniyor. Ancak yangınlar, göçler ve demografik değişim gibi nedenlerle Edirne’nin çok kültürlü geçmişinin tanığı olan bu yapıların birçoğu ya yok olmuş ya da işlevini yitirmiş. Örneğin kaynaklarda, Edirne’deki 1746’da gerçekleşen büyük yangın öncesinde sinagog sayısının 13 olduğu belirtiliyor. Bugün ise sadece bir sinagog var ve onun da cemaati kalmamış. En son 1975 yılı ocak ayında Yahudi cemaatinden Rıfat Mitrani ve eşi Sera’nın düğünleri olmuş. Sonra da sinagog sessizliğe bürünmüş. Şükürler olsun ki Büyük Sinagog restore edilmiş. Gezmenizi tavsiye ederim.

Yazılı belgelerde 19 yüzyılda Edirne’de kayıtlı kilise sayısı 58 olarak yazılsa da bugün sadece 2 tane kilise ayakta ve ziyarete açık.

Bu kentin camilerine hayran olmamak mümkün değil. 1414 yılında saray mimarı Konyalı Hacı Alâeddin ‘in tamamladığı Ulu Cami ve 1447 yılında Hacı Muslihiddin Ağa‘nın tamamladığı Üç Şerefeli Cami, en az Mimar Sinan’ın Selimiye Camisi kadar değerli eserler kabul ediliyorlar.

Giriş bölümü fazla uzun olmamalı” diyerek gerçekleştirdiğimiz Edirne gezi programımızı sizlerle paylaşayım. Rehber, gezi programı, konakladığımız otel ve yemek yediğimiz yerler bizzat tarafımızdan deneyimlenmiştir. Siz gezginler için programı bütünü ile uygulanabilir olarak tavsiye edebilirim.

İstanbul’da geziye katılan tüm katılımcılarla Ataköy Marmaray İstasyonu önünde buluşmak ve aracımıza yerleşmek iyi bir fikirdi. Böylece gidişte trafikte dolaşmakla vakit kaybetmedik. Saat 08:45’de Edirne’ye hareket edip saat 11:45’de öğle yemeği için ciğercide olduk. Grup olduğunuz zaman şehir içindeki ciğercilerde yer bulma sıkıntısı yaşanabildiği ve sıra beklemek gerektiği konusunda uyarıldık. Biz de bu uyarıya uyduk ve Edirne girişinde Olin Kavşağı’ndaki Niyazi Usta‘ya gitmeye karar verdik. Hizmet hızlı ve yemekler de lezzetliydi. Ayrıca rehberimiz Tamer Yüceer‘le de burada buluştuk. Kendisinin hem mesleki deneyiminden faydalandık ve hem de Edirne hakkında çok güzel bilgiler edindik. Rehber ile gezmenin önemi tartışılamaz. Ben gezdiğimiz yerlerle ilgili ayrıntıları sonraki bölümlerde sizlerle paylaşacağım.

Yemek sonrası aracımızla Karaağaç tarafına giderek gezimize başladık. Büyük araçlarla Tunca ve Meriç Köprüleri üzerinden geçişe izin verilmediğinden değişik bir yolu ve köprüyü takip ederek eski Edirne Gümrük Karakolu‘na ulaştık. Karaağaç’a mevsiminde gitmişseniz ve ayva satıcılarına denk gelirseniz mutlaka ayva satın alın derim. Karaağaç Tren İstasyonu ve Lozan Anıtı gezisi sonrasında Büyük Sinagog gezimizi yaptık.

Sonra aracımız bizi, zamanında İttihat ve Terakki Cemiyeti Binası olan ama şimdi Halk Eğitim Merkezi olarak hizmet veren binanın önünde bıraktı. burayı gezip Edirne Arkeoloji Müzesi‘ne doğru yürüdük.

Müze gezisi sonrasında, Selimiye Cami gezimiz oldu. Türkiye’de görebileceğiniz tek yeniçeri mezar taşları sergisini gezmeyi ihmal etmeyin. Mezar taşları sergisi Müze ile Selimiye Camisi arasındaki alanda bulunuyor.

Fatih Sultan Mehmed’in doğduğu Eski saray Taş Odaları ve Saray Hamamı önünden yürüyerek Edirne Tarihi Belediye Binası önünden geçtik.

Fatih Sultan Mehmed’in eğitim gördüğü Saatli Medrese‘yi ziyaret ettik. Arkeoloji ve İslam Eserleri Müzeleri ziyaretleri için müze kartınızın olması sizin için ekonomik olacaktır. 65 yaş üstündeyseniz müze kartı da gerekmeden müzelere girebiliyorsunuz.

Saatli Medrese gezisi sonrasında Üç Şerefeli Cami gezildi. Sokullu Mehmet Paşa Hamamı ve Makedon Kulesi gezilerimizi ise dışarıdan yaptık. Edirne’de cumhuriyetin erken dönemlerinde yapılan 10 Atatürk heykelinden bir tanesi bulunuyor. Atamızı görmeden Edirne gezisi olmaz!

Arasta ve Ali Paşa Çarşıları gezisi ile Ulu Cami gezilerimiz zaman darlığından kısacık oldu. Ama Çelebi Mehmet dönemi yapılarından Ulu Cami kısa gezilebilecek bir yer değil. Bu nedenle ertesi gün Ulu Camiyi yeniden gezdik. Bedesten ve Rüstem Paşa Kervansarayı gezilerimizi ise akşamın geç saatlerinde az sayıda gezginle yapabildik. Günün gezileri tamamlanınca merkeze yakın olan otelimize yürüyerek döndük.

Edirne’de artık kendimize yuva edindiğimiz yer olan Hotel Edirne Osmanlı Evleri’nde konakladık. Burada ikinci kez konaklıyoruz. Bu otel 130 yıllık iki ayrı konağın otele dönüştürülmesi ile oluşmuş. Edirne’ye yakışan otantik Osmanlı konağı ortamı, otel sahibi Güner Yılmaz‘ın hoş sohbeti ve müthiş sabah kahvaltısı bu oteli tercih nedenlerimiz oluyor. Grup kalabalık olup butik otelin odaları yetmeyince bir kısım gezgin arkadaşlarımız yakındaki Leopard Otel‘de konakladılar. Kahvaltı ve akşam yemeği ise Hotel Edirne Osmanlı Evleri’nde oldu.

Oteldeki akşam yemeğimizi Edirne Musiki Cemiyeti üyelerinden kanun ve ritim ustası iki sanatçı icra ettikleri müziklerle renklendirdiler. Onları gezi öncesi bu gece için ayarlamıştık. Güzel ve çok tatmin edici bir gezi günü sonrasında sazlı, sözlü ve danslı muhteşem bir gece oldu.

Ertesi gün güzel bir kahvaltı sonrasında yola düştük ve bu sefer ilk hedefimiz Hıdırlık Tabyası Balkan Tarihi Müzesi oldu. Burası çok önemli ve her Edirne gezi programınızda mutlaka yer alması gereken bir yer. Müze kartı geçerli.

Pazar gününün sonraki gezi yeri İkinci Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi-Aşevi ve Camisi oldu. Burada müze kart geçerli değil. Mimar Sinan eseri Yalıngöz Köprüsü de programımızdaydı. Ancak denk getirip göremedik.

Mimar Sinan eseri olan Kanuni Köprüsü’nü (Saray Köprüsü) gördük. Bu alanda bulunan Saray-ı Cedid-i Amire (Yeni Edirne Sarayı) ve Kırkpınar Sarayiçi Er Meydanı gezileri programımızdaydı ve yaptık.

Saray-ı Cedid-i Amire’nin çok dramatik bir öyküsü var. Sizlere yeri gelince anlatacağım. Sadece yerleşkeleri kast ettiğimizde 1200 dönüm, bahçeleri ve avlaklarını da işin içine katarsak yaklaşık 3000 dönüm arazi üzerinde kurulu olan saray bölümlerinden günümüze o kadar az yapı kalmış ki insan gerçekten üzülüyor.

Ayakta olan Mimar Sinan eseri Adalet Kasrı‘nı, Fatih Köprüsü‘nü ve restorasyon halindeki Cihannüma Kasrı’nı görebildik. Ancak halen devam eden restorasyon nedeni ile bunları demir parmaklıklar arkasından görebiliyorsunuz. Restorasyon tamamlanınca Topkapı Sarayı’ndan daha büyük bir yer olacağı kesin ama aynı tadı verecek mi? Zamanı gelince göreceğiz.

Muradiye Camisi programımızdaydı ama gidemedik. Şükrü Paşa Anıtı ise şu anda ziyarete kapalı. Necmi İğe Evi Etnografya Müzesi‘de programımızdaydı ama bu yazıları yazarken atladığımızı fark ettim. Bir daha ki sefere diyelim artık.

İstanbul’a dönüşte ise Havsa‘ya uğradık ve Tarihi Osmanlı Köftecisi’nde nefis köftelerden yedik. Kabak tatlılarını da mutlaka denemenizi tavsiye ederim. Bu arada Havsa’da da bir Mimar Sinan eseri olduğunu sonradan öğrendim. Havsa’nın Osmanlı Köyü’nde köfte yemeden önce, Sokullu Mehmet Paşa Külliyesinden kalanları da ziyaret edin derim. Biz bir dahaki Edirne gezimizde mutlaka bu gecikmiş ziyareti yaparız.

Bundan sonraki bölümlerde Edirne gezimizin ayrıntılarını sizlerle paylaşırım.

Toplaşın bakalım gezgin arkadaşlar… Bu sefer bizim topraklardan, Osmanlının ikinci başkentinden hikayelerimiz var..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

10.12.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Seul-12.Gün

Bugün artık hem Kore gezimizin hem de gezi yazımın son günü. Jeju Adası’ndan Seul’e geri döneceğiz. Seul’de Seonjeong Höyük Mezarlarını gezeceğiz. Sonra Lotte Sky Observatory Tower‘a çıkıp Seul’ü en yüksek noktasından son kez göreceğiz ve son alışverişlerimizi yapılacağız Lotte Tower önünde bulunan Seokchon Gölü çevresinde gezerek turumuzu bitirmiş olacağız.

Sabah 08:45 Jeju-Seul uçağı ile Seul’e döndük. Burada bekleyen aracımıza binip Seonjeongneung’a gittik. Bu mezarlar UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan Joseon Hanedanı kraliyet mezarlarından. Yani biz son gezi günümüzde Güney Kore’de bulunan UNESCO eserlerinden 11.sini de ziyaret etmiş olacağız. Güney Kore’nin 17 UNESCO eserinden, 11 tanesini ziyaret etmek başarı olsa gerek. Jeju’daki Manjang Mağarası (Manjanggul) kapalı olmasaydı 12 tanesini de görmüş olacaktık. Kendi adıma bu açıdan çok mutluyum.

Silla Hanedanları öldüğü zaman höyük mezarlara gömülmüşlerdi ve biz de Gyeongju’da bu mezarlardan bazılarını gezmiştik. Joseon Hanedanları öldüğü zaman da aynı şekilde höyük mezarlara gömülmüşler. Bu hanedanlarına ait toplam 42 adet höyük mezar var. Bunlar Seul ve çevresindeki 18 farklı bölgeye dağılmışlar. 1392’de Taejo ile başlayan ve 1910’da tahttan indirilen Sunjong ile sona eren Joseon Hanedanlığında toplam 27 kral tahta geçmiş. Bu nedenle 42 mezar sadece krallara ait değil, aynı zamanda kraliçelerin de höyük mezarları bulunuyor.

Silla ve Joseon Kral mezarları genellikle toprakla örtülmüş höyük biçimli yapılar. Siyasi veya toplumsal gücü temsil eden anıtsal yapılar olarak tasarlanmışlar. Her iki hanedanlıkta mezarlar sadece defin alanı değil, ataların ruhlarının huzur bulduğu ve koruyucu güç taşıdığı yerler olarak görülmüşler. Bu yönlerden iki hanedanlık mezarları benzerlik gösterirler.

Ancak iki hanedanın höyük mezarları arasında farklılıklar da mevcut. Silla mezarları daha arkeolojik ve mistik olarak tasarlanmışlar. Mezarların içinden çıkan eşyalar ve takıların zenginliği onların güç gösterisini ve öteki dünyaya hazırlığını yansıtıyor. Budist ve Şamanist unsurlar iç içe geçmiş ve ölüm sonrası yaşam vurgusu yapılıyor.

Joseon mezarları ise daha etik, törensel ve felsefi mezarlar olarak kabul ediliyorlar. Mezarlarda Konfüçyüsçü sadelik anlayışı hakim ve sadece bazı sembolik eşyalar mezar odasına konuluyor. Atalara saygıyı ve Konfüçyüsçü düzeni temsil ediyorlar.

Silla mezarlarından farklı olarak Joseon toprak höyükleri düzgün daire formundalar ve çevresinde taş muhafız heykelleri (asker, sivil memur, hayvan figürleri) ve geleneksel Kore mezar düzeni görülüyor. Bu ön bilgilerle höyük mezarları gezerseniz aradaki farkları yerinde daha iyi görebilirsiniz.

Seul’un kötü trafiği ile son kez cebelleşerek Seonjeong Höyük Mezarları‘na (Seonjeongneung) ulaştık. Mezarlık alanda turistten ziyade yürüyüşe gelmiş Seul halkı mevcut. Alan çok güzel düzenlenmiş. Biz bıraktığımızdan beri sanki Seul’de ağaçların yaprakları daha bir sararmış ve kızarmış.

Neung ek fiil olarak kral ve kraliçe mezarlarında kullanılır ve “kraliyet mezarı” anlamına gelir. Seonjeongneung, Seong ve Jeong Kral Höyük Mezarları anlamında kabul edilebilir. Yani burası iki kralın birleştirilmiş mezar alanıdır.

Joseon Kral isimleri genelde -jo veya –jong ile bitiyor. Örneğin -jo eki genellikle yönetimlerinde çok önemli işler yapmış veya dönüm noktası kabul edilen olaylara öncülük etmiş krallara veriliyor. “Kurucu ata / büyük ata” anlamına geliyor. Kral Teojo, deyince “Büyük ata Kral Teo” anlamının çıkması gerekiyor. Jong eki ise kral adının sonuna gelerek, “hanedanın saygın atası” gibi anlamlar katıyor. Kral Seongjong’da olduğu gibi.

Ulaştığımız birinci höyük mezar 9. Joseon kralı Kral Seongjong (1457–1494) ve sonraki mezar ise eşi Kraliçe Jeonghyeon’un mezarlarını içerir. Kral Seongjong, Joseon döneminin kültürel gelişiminde önemli rol oynamış ve özellikle kapsamlı hukuk metinlerinin oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Üçüncü eşi Kraliçe Jeonghyeon, Seongjong’dan 35 yıl daha uzun yaşamış ve bu alanda doğu yönünde bulunan görkemli bir mezara gömülmüş. Kraliçe Jeonghyeon’un Budizm’e karşı derin bir ilgisi olduğundan ve yakınlardaki Bongeunsa Tapınağı’nı kurduğundan daha önce bahsetmiştim. Mezarının etrafı taş bir çitle çevriliyken, kocasının mezarının etrafında bir istinat duvarı bulunmaktadır. Mezarların önünde sivil ve askeri yetkililerin heykelleri ve atları yer almaktadır.

Joseon kraliyet höyük mezarlarının (wangneung da deniyor) önünde yer alan ve seokho, seokmo ve seokyang taş heykellerinin her biri belirli bir anlam taşır. Bu heykeller sadece dekorasyon amacı ile konmamıştır. Kralı korumak, ritüel düzeni göstermek ve göksel-dünyevi semboller oluşturmak için konulmuştur.

Kaplan heykeli Seokho, mezarı kötü ruhlardan ve şeytani varlıklardan koruyan muhafızdır. Taş erkek geyik heykeli Seokmo, Kore kültüründe uzun ömür, barış, uyum ve asalet sembolüdür. Ayrıca öbür dünya rehberi olarak görülür ve ölü ruhun yol bulmasına yardımcı olduğu düşünülür. Koç veya koyun heykeli olan Seokyang yumuşaklık, huzur ve dinginlik temsil eder. Kötü ruhların agresif enerjisini yumuşatma sembolüdür. Yin–yang dengesinin yin tarafını temsil eder (geyik yang, koyun yin olarak görülür).

Yani özetle kaplan dış tehditlerden korur, geyik ruhu doğru yola götürür, koç/koyun enerjiyi yumuşatır, uyumu sağlar. Bu üçlü bir arada olunca kralın mezarı korunan, dengelenen, kutsal bir alan haline gelir. Mezarların önünde taş asker ve sivil memur heykelleri de bulunur. “Ölümden sonra bile kralı koruyan sadık asker” fikri, hem şamanist hem Konfüçyüsçü kültürde güçlüdür.

Bu yüzden mezarın ön cephesine taş asker heykelleri yerleştirilirmiş. Bilgelik ve erdemin sembolü olarak da mezar önlerine taştan sivil memur heykelleri yapılırmış. Sivil memurlar Konfüçyüsçü Joseon devletinin en yüksek itibarlı sınıfından insanlar olarak kabul edilirlermiş. Bu figürler kralın hem korunduğunu hem de devlet düzeniyle çevrili olduğunu simgeliyorlar. Asker ve sivil otorite birliğini sağlayan taş heykellere ise “munmu” deniyor.

Alanın en doğu ucunda bulunan diğer mezar, Joseon’un 11. hükümdarı Kral Jungjong’a ait(1487-1544) . Jungjong, Joseon hanedanında reform girişimleriyle biliniyor. Ancak döneminde saray içi siyasi çekişmeler yoğundur.

Mezarların güneyinde T şeklinde tek bir türbe bulunmakta. Ayrıca anma törenlerinde kullanılan malzemelerin depolandığı birkaç yardımcı bina da bulunmaktadır.

Alanın gezilmesi bitince Lotte Sky Observatory Tower’a doğru yola çıktık. Lotte binası 123 katlı ve 555 metre yüksekliğinde süper yüksek bir gökdelen. Kafayı kaldırıyorsunuz, binanın ucu bucağı gözükmüyor.

Dünyanın altıncı en yüksek binası olan kule 3 Nisan 2017’de halkın hizmetine açılmış. Bize asansörle gözlem katına çıkış için biletlerimiz teslim edildi. Bir buluşma saati verildi. O zamana kadar herkes alışveriş, yemek ve kulenin gözlem katına kadar çıkma işlerini halledecek.

Asansörle çok hızlı bir şekilde 118. kata kadar çıktık. Sonra asansörden inip cam bir kata geldik. Altımızda muazzam yükseklikte olduğumuzu gösteren camdan bir taban bulunuyor. İnsan düşecekmişim hissine kapılıyor. Korka korka fotoğraflarımızı çektirdik.

119-120. katlarda Cafe ve gökyüzü terası, 121 ve 122. katlarda ise diğer bir Cafe ve hediyelik eşya dükkanı bulunuyor. Seul’un panoraması buradan daha da güzel gözüküyor. Seul havası biraz puslu. Fotoğraflar istediğim gibi değil.

Lotte Tower’da açlığımızı gidermek için restoran aramaya başladık. İlginçtir ki bu kulede çoğu restoran ara vermiş ve belli saatler arasında müşteri kabul etmiyordu. Ayak üstü bir şeyler yedik.

Alışveriş işimizi de tamamlayınca Seokchon Gölü‘nü ziyarete gittik. Aslında burası doğal bir göl değilmiş. Seokchon Gölü’nün bulunduğu bölge, geçmişte Han Nehri ile bağlantılı geniş bir su yoluymuş. 1970-1980’lerde Seul hızla büyürken, Han Nehri çevresinde büyük bir şehir planlama çalışması yapılmış. Bu süreçte nehrin bu kolu doldurularak kesilmiş, çevrede yeni yollar ve yerleşim alanları oluşturulmuş. Arta kalan su bölgesi ise yapay bir göl olarak korunup düzenlenmiş. Bu şekilde bugünkü Seokchon Gölü ortaya çıkmış.

Mühendislik çalışmaları sırasında göl Doğu Gölü ve Batı Gölü olmak üzere ikiye bölünmüş. 1980’lerin sonundan itibaren bölgede yürüyüş yolları, yeşil alanlar, kültürel etkinlik alanları yapılmış. Lotte Tower sonrasında ise gölün popülerliği artmış.

Burası mevsiminde açan kiraz çiçekleri ile çok güzel oluyormuş. Her zaman kalabalık bir yer. Ancak çok fotoğrafik bir yer. Bir süre yürüdük ve son fotoğraflarımızı da buradan aldık.

Evet Sanal gezgin arkadaşlarım sonunda Güney Kore gezimizin anlatımı bitti. Sabırla okuyan gezgine teşekkür ederim. Kore taraflarına yolu düşecek olan gezginler için ise yol gösteren bir rehber olmasını dilerim.

Hayat müsade etsin de gezelim, anı biriktirelim ve gezekalında paylaşalım. Gezekalın bunun için var..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-11.Gün

Bugünün ilk gezisini Cheonjiyeong Şelaleleri gezisine ayırdık. Güne güzel bir doğa içinde ve zevkli bir yürüyüşle başlayacağız. Korece Cheon, Ji ve Yeon kelimelerinin Türkçe karşılıkları sırasıyla “Gökyüzü / Cennet” ve “Çukur”/Derin Havuz” anlamlarına geliyor. Birleştirildiğinde “Gökyüzü ile yeryüzünün birleştiği derin havuz” gibi bir anlamı çağrıştırıyor. Aslında bu adlandırmanın dayandığı bir efsane de var. Bu yerel efsaneye göre, “Gece gökten bulut köprüsüyle yedi peri” (veya “yedi nymp”) iner ve havuzda yıkanırlar. Bulut köprüsü temalı efsane, Seonim Köprüsü ile bağdaştırılır ve köprünün üzerinde yedi periyi temsil eden kabartmalar işlenmiş. İşte biz bugün adı ve yerin ruhani havası nedeniyle gökyüzü ile yeryüzünün buluştuğu bir yer olan bu şelaleleri gezeceğiz.

Gezi günümüzün en uzak noktası şelaleler ve bazalt kayaların bulunduğu Jusangjeolli. Adanın kuzey kısmında kaldığımız otelden kalkıp güneyine yani gezeceğimiz noktaya gitmek için 40 km yolumuz var. Bunun anlamı iyi bir trafikte yaklaşık bir saat kadar yol gitmek demek. Sonra adayı batıdan kuzeye doğru dolaşıp başladığımız yere yani otele geri döneceğiz.

Şelalelere güzel bir saatte vardık. Etrafta bizden başka kimse yok. Ortamın keyfini süreceğiz demektir. Biletlerimizi alıp geziye başladık. Birinci şelale çok yakın. Bu şelalenin yüksekliği yaklaşık 22 metre, genişliği ise 12 metre. Suyun düştüğü havuz ise şaşırtıcı bir derinliğe sahip; Tam 20 metre. İkinci şelaleden giden su ise 30 metreden düşüyor. Üçüncü şelaleden akan su doğrudan okyanusa kavuşuyor.

Kore’de park olsun, saray ve bahçeler olsun bilet ile birlikte hemen bir harita veriliyor. Vermezlerse de mutlaka siz bir tane isteyin. Verilen haritayı takip ederek kolayca yürüyüşünüzü yapabilirsiniz.

Biz de burada kaybolmadan ve rahatlıkla yürüdük. İkinci ve üçüncü şelaleleri daha yakından göreyim derseniz, biraz merdiven inmeniz lazım. Onun dışında rota kolay sayılır.

Yürüyüş mesafesi gidiş dönüş toplam 1,7 km. Birinci şelale ile ikinci şelale arası 200 metre, sonraki şelale ise 500 metre. Kalan kısım ise geriye dönüş yolu.

Birinci şelale girişe en yakın olanı ve bu şelale çoğu zaman kurumuş oluyor. Ancak yağmur mevsiminde akıyor. İkinci şelale ise güzel akıyor. Buradan sonra yürüyüşe devam ederseniz Seonim Köprüsü‘ne ulaşacaksınız.

Seonim Köprüsü, her iki tarafında yedi su perisi ve 100 korkuluğun arasında 34 taş fener bulunan demirden yapılmış bir kemer köprü. Köprü 128 metre uzunluğunda ve 78 metre yüksekliğinde. Köprüyü biz yarısına kadar yürüdük. Köprü yan taraflarına 7 peri teması işlenmiş.

Köprünün tamamını yürüyüp geçsek Obokcheon Taş Heykeli, Yedi peri Anıtı ve Cheonjeru Köşkünü görüp, buradan 3. şelaleye gidebilirmişiz. Oradayken bunu yapmayı bilemedik. Geldiğimiz yola dönüp, üçüncü şelaleye yürüdük ve sonrasında da park alanının girişine doğru geri döndük.

Parktan çıkmadan önce Jeju 4.3 Anıtı önünden geçtik. Bu anıt 3 Nisan 1948 yılında başlayan ve 1954 yılına kadar süren Jeju’daki olaylarda hayatını kaybeden sivilleri anmak için kurulmuş bir anı parkı ve müzesi. 4.3 Olayları bir dizi ayaklanma, askeri operasyon ve şiddet olaylarını ifade ediyor. “4” aylardan nisanı, 3 ise nisanın 3. gününü gösteriyor. Güney Kore’nin kuruluş sürecindeki siyasi gerilimler, komünizm karşıtı kampanyalar ve yerel direniş hareketleriyle bağlantılı 4.3 Olaylarında 30.000 kişi hayatını kaybetmiş.

Jungmun Daepo Jusangjeolli ya da sadece Jusangjeolli adanın güney kıyısında bulunan ünlü bir bazalt sütun kayalık oluşumu. Jungmun bölgenin, Daepo ise mahallenin (veya limanın) adı.

Burası gezdiğimiz şelalelere 5-6 km kadar yakın bir yer. İçerisi, şelalelere göre oldukça kalabalık. Burada da bir yürüyüş rotası boyunca geziyorsunuz. Girişte volkanik kayalar mevcut. Bunlar denize kavuşamamış olan lavlar.

Sütunların yüksekliği: 10–20 metre arasında değişirken, tüm kayalıkların uzunluğu yaklaşık 2 km’yi buluyormuş.

Kayalıklar altıgen biçimli sütunlar hâlinde duruyor. Bu şekiller, Jeju’daki Hallasan Yanardağı’nın lavlarının denize doğru akıp hızla soğuması sonucu ortaya çıkmış. Dünya’daki en etkileyici bazalt kolonu örneklerinden birisi Jeju Adası’ndaki bu kayalar. Aynı sütunlardan İzlanda veya Kuzey İrlanda da bulunuyor.

Dalgalı deniz ile siyah bazalt sütunların kontrastı çok etkileyici olabiliyormuş ama bizim ziyaretimiz sırasında deniz çarşaf gibiydi. Burası Jeju’nun doğal anıtı olarak korunmakta.

Ben çay bahçelerini hep sevmişimdir. Jeju Adasında da çay bahçeleri bulunuyor ve bu bahçeler adanın gezilmesi tavsiye edilen yerleri arasında. Bazalt kayalıkları ziyaretimiz sonrasında adanın batı tarafına doğru O’sullac Yeşil Çay Bahçesi ve Müzesini gezmek amacıyla hareket ettik.

Başlangıçta bölgede kayalıklar nedeniyle herhangi bir ürün yetiştirmek imkansızmış. Ancak 1979 yılında Osulloc çiftliği başarmış ve şimdi burayı Kore’nin en kapsamlı organik çay çiftliği haline getirmiş. Bu firmanın Jeju Adası’nda Seogwang, Dolsongi ve Hannam olmak üzere üç organik çay tarlası bulunuyor . Çay bahçelerinin toplamda 330 hektarlık bir alana yayıldığı yazılıyor.

Bu bahçede ilk defa bir çay çiçeğini açmış halde gördüm. Bahçe çok fotoğrafik. Plan yaparken buraya gitsek mi gitmesek mi? Çok düşündüm ama bugün iyi ki gitmişsiz diyorum.

Biz Seowang Çay Bahçesini gezdik. Burayı gezdikten sonra çay müzesine gittik. Müze içinde çayın işlenme aşamaları hakkında bilgi veriliyor ve ürün satışı yapılıyor. Yeşil çay müptelaları paket paket çaylarını satın aldılar. Biz ise dondurma ile yetindik. Yeşil çay dondurmasını beğendik.

Müze gezmesi sonrasında grupça yemeğe gidildi. Yemekte Samgye-tang vardı. Tang korece çorba demek. Samgye-tang, ginsengli bütün tavuk çorbası yemeği. Lezzetliydi. Zaten Kore mutfağını hepimiz sevdik. Yemek sonrası gezi grubumuzdan sevgili Selma-Ömer Sökmen çiftinin 41. evlilik yıldönümlerini tur firmamızın jesti ile alınan pastayı yiyerek kutladık. Dünyanın bir ucunda ve evden uzakta bile olsa sevdiklerle beraber yapılan bu tür kutlamaları seviyorum.

Gezimin en heyecanla beklediğim bir diğer kısmı ise Hallim Park gezisiydi. Hallim Park, gezdiğimiz çay bahçesinden 15 km daha yukarıda ve batıda olan bir yer. Park, 1971 yılında bir girişimci tarafından satın alınan çorak bir arazinin tonlarca toprakla doldurulup tropikal / subtropikal bitkilerle yeşillendirilmesiyle kurulmuş. Satın alınan arazi içinde bulunan iki lav tüp mağarası ise işin bonusu olmuş. O zamandan beri de sürekli olarak çalışılmış ve park genişletilmiş.

Park tam olarak 330.000 m2 alanı kaplıyor. Sabah saat 08:30 ile 19:00 saatleri arasında açık. Burayı hakkı ile gezmek için 2-3 saatlik zamana ihtiyaç var. Bizim ise yaklaşık 1.5 saatimiz oldu. Dolayısı ile tematik alanlardan bazılarını atlamak zorunda kaldık. Parka girdiğimiz yerden itibaren gezilecek 9 adet tematik alan mevcut.

Parka girdikten sonra ilk karşımıza çıkan Subtropikal Botanik Bahçesi oldu. Bu kısımda subtropikal bitkiler, palmiyeler, kaktüsler, sukulentlerden oluşan 2000 den fazla bitki ve ağaç bulunuyor. Alana serpiştirilmiş renkli papağanlar ortamı çok hoş kılıyor.

Daha sonra Palmiye Ağaçları yoluna çıkıyorsunuz. Hallim Parkın kurucusu 1971 yılında ilk olarak palmiye ağaçları fidesi ithal etmiş. Çorak bir kumun içine besleyici topraklarla ekim yaparak onların tutmasını sağlamış.

Daha sonra benim heyecanla beklediğim lav tüp mağaralarının gezisine başladık. Hallim Park içinde Hyeopjae Mağarası (Hyeopjaegul) ve Ssangyong Mağarası (Ssangyonggul) olmak üzere iki mağara var. Mağaraların Hallasan Volkanından püsküren lavlarla ve 25 milyon yıl önce oluştuğu düşünülüyor. Mağaraların, Jeju Adası’nın lav tüpü sistemlerine güzel birer örnek olduğu kabul ediliyor.

Hyeopjae Mağarası yaklaşık 200 metre uzunluğunda ve 10 metre yüksekliğinde. Mağara içi sıcaklık yaz kış sabit ve 17-18 C derecelerde sabit kalıyormuş. Bu mağara, hem lav hem de kireçtaşı mağaralarının benzersiz özelliklerini bünyesinde barındırıyor. 

Milyonlarca yıl önce bu mağaranın içinden korkunç sıcaklıkta akan lavları düşününce insan ürpermiyor değil. İkinci mağaraya doğru giderken yol kenarında çok sayıda taş büyükbabalar görüyorsunuz. Ben bu taş heykelleri çok sevdim. Bir tane satın almadığıma çok üzüldüm.

Ssangyong Mağarası ise ilkine göre daha uzun; 400 metre uzunluğunda. Bazı jeologlar, Ssangyonggul ile Hyeopjaegul’ün geçmişte bağlantılı olabileceğini düşünüyor. Ssangyonggul, “çift ejder mağarası” anlamında ve bu ismin verilme nedeni mağaranın iki kola ayrılmasından geliyor (“ssang” = “çift”, “yong” = “ejderha”)

Mağaranın sonuna doğru bir heykel var. Bu heykeller ada halkınca anlatılan Dr Jin efsanesi ile ilgili. Yörede yaşayan Jin adlı bir genç, bir gün yağmurdan kaçarken mağaraya sığınıyor ve içeride bir kızla tanışıyor. Onunla vakit geçiriyor, oyunlar oynuyor. Sonrasında, Jin konuyu öğretmenine açıyor. Öğretmeni ona o kızın aslında “yaşlı bir tilki” olduğunu ve elinde bir boncuk taşıdığını söylüyor.

Öğretmen Jin’e eğer o boncuğu kızın elinden alıp yutarsa, kendisinin gerçeği anlayacağını söylüyor. Öğretmeninin dediği gibi Jin o boncuğu kızın elinden alıp yutuyor. Bu boncuğun etkisiyle insanların vücudunun içini görebilme yeteneği kazanıyor. Kızın aslında kim olduğunu görmesi yanında, boncuğu yutarak kazandığı yetenek sayesinde Jin ünlü bir doktor oluyor. Mağara içindeki bu heykel, Jin’in boncuğu yuttuğu anı simgeliyor. Kore, efsaneler ve masallar ülkesi..

Mağaralar kısmından sonra parkın Jeju Taşları ve Bonzailer tematik kısmını ziyaret ettik. Burası bence mağaralardan sonra en kıymetli bölüm. Bu kısımda banklarda oturup, koşturmaca olmadan, ortamın keyfini çıkartmak isterdim. Çok huzur verici bir yer.

Parkın bu kısmında bonzailerin yaşları 10 ile 300 yıl arasında değişiyormuş. Taşlar ise bonzailerle uyumlu bir park yaratmak amacıyla Amazon Nehri kıyılarından getirilmiş.

Park içinde Jaeam Halk Köyü denen bir köy de oluşturulmuş. Sazdan evler, turşu küpleri, taş büyükbabalar bir köy mizanseni içinde çok güzel şekilde yan yana getirilmiş.

Park içinde kuş bahçesi bölümüne şöyle bir bakabildim. Su bahçesi bölümüne ise hiç gidemedik bile. Zamanı ben koydum, geç kalırsak ayıp olur diye buluşma noktasına gittik.

Bizim ekibin sahile gittiğini öğrenince biz de oraya yöneldik. Gittikleri yerin ismi Hyeopjae Plajı. Buraya gitmezseniz asla Jeju Adası geziniz tamamlanamaz. Bizim Jeju Adası’nda bir gün daha geçirmemiz ve o günün 5-6 saatini bu civarlara ayırmamız gerekirmiş. Adanın batısı çok güzel.

Hallasan Volkanı’nın en hızlı ve aktif olduğu zamanlarda püskürttüğü lavlar burada denize ulaşınca soğumuşlar ve kıyıyı şekillendirmişler. Beyaz kumlar arasında siyah kayalar farklı bir güzellikte gözüküyorlar.

Buradan ayrılmamız güç oldu ama daha gidecek yerlerimiz var. Handam Sahil Yolu da bu yerlerden bir tanesiydi. Bu sahil 2009 yılında adanın “gizli güzelliklerinden biri” olarak seçilmiş.

Bu sahil yolu, sertleşmiş lav kayaları (siyah bazalt kayalar) ile yapılan bir yürüyüş yolu ve 1.2 km boyunca uzanıyor. Jeju’nun doğal volkanik dokusunu (lav kayalarını) doğrudan hissetmek için harika bir rota. Tavsiye edilen rota Aewol Limanı’ndan başlayıp, Gwakji Gwamul Plajı’na (Gwakji Beach) kadar uzanıyor. Burada yürüyüş yapmak çok güzel olacaktı. Biz 15 dakika fotoğraf çekip müzeye doğru devam ettik.

Jeju Folklor ve Doğa Tarihi Müzesi, Jeju’nun hem doğasını hem de geleneksel kültürünü tek çatı altında anlamak için harika bir yer: Jeju’nun bitki ve hayvan çeşitliliği, jeolojik yapısı doğa tarihi bölümünde anlatılıyor.

Müzenin içine girmeden bahçedeki volkanik kayaları gözden kaçırmayın.

Doğa Tarihi Salonunda deniz canlıları, Jeju’nun toprak ve kaya yapısı, Jeju’nun flora ve faunası gibi doğal unsurlar sergileniyor. Ben en çok da müzenin bahçesinde olan taş heykelleri ilginç buldum. Genelde gördüklerimiz taş büyükbabalar olurken, burada çok farklı taş heykellerde sergileniyor.

Günün sonunda Jeju’nun sokak lezzetleri sokağı olan Dongmun Gece Markette büyük çoğunluğumuz otobüsten indi. Marketi gezip daha önceden tatmadığımız yiyeceklerden tadarak grup olarak günü bitirdik. Biz küçük bir grup otele bir uğrayıp Jeju gecesi için yine dışarı çıktık. Jeju merkezde sahil çok hareketli. Bolca balık restoranı var. Gençler bangır bangır bağırmadan müzik yapıyorlar. Koreliler spor yapmayı seviyorlar. Obez Koreli gördüğümü hatırlamıyorum.

Jeju Adası gezimizi de sizlerle paylaşmış oldum. Bu satırları yazarken anladım ki Jeju programından herhangi bir yeri çıkartmam mümkün değilmiş. Ancak Jeju’ya 2 değil ama en az 3 gece ayırmamız gerekliymiş.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

19.11.2025

Bir Ülke, İki Zaman: Güney Kore / Jeju Adası-10.Gün

Busan’dan sabah erken kalkan uçakla Jeju Adasına gittik. Adanın şirin bir havalimanı var. Bizi orada Dol hareubang’lar karşıladı. “Dol hareubang” kelimesini dilimize çevirirsek “taş büyükbaba” anlamına geliyor. Onlara adanın hemen her yerinde ve çok çeşitli boyutlarda rastlayabiliyorsunuz.

Adanın iki simgesinden bir tanesi bu geleneksel volkanik kaya heykeller (diğeri ise dalgıç kadınlar). Bunların kökenleri 18. yüzyıla, özellikle Joseon Hanedanlığı dönemine kadar uzanıyor. Bu heykeller kötü ruhlara karşı koruyucu olsunlar diye kapıların önüne yerleştirilirlermiş. Ayrıca doğurganlığın sembolleri ve ritüel nesneleri olarak da kullanılmışlar. Bu heykellerin bazı ortak özellikleri var; Volkanik taştan yapılıyorlar ve genellikle yuvarlak şapka takan figürler olarak tasvir ediliyorlar. Bu yuvarlak şapkanın heykeli “fallik” yaptığı ve dolayısıyla doğurganlığın sembolü haline getirdiği söylenir. Genellikle büyük gözleri, kapalı ağızları vardır ve bir omuzları diğerinden daha yüksektedir. Bazıları büyük kulaklara sahip ve elleri ya önlerinde ve karınlarının üzerinde ya da sırtlarının etrafında olarak tasvir edilmişler.

Kore Yarımadası’nın en yakın noktasından 83 km uzakta yer alan 700000 nüfuslu Jeju, Güney Kore’nin en büyük adası ve tek özel özyönetimli eyaleti. Jeju halkı adanın yerlisidir ve adaya erken Neolitik dönemden beri iskan olduğuna dair bulgular var. Jeju dili UNESCO tarafından kritik derecede tehlike altında olduğu kabul edilen bir dildir. Ayrıca Şamanizm’in en yoğun görüldüğü Kore bölgelerinden birisi de bu adadır.

Ada, yaklaşık 2 milyon yıl önce bir su altı volkanın patlamasıyla oluşmuştur. Adada bulunan Geomunoreum Lav Tüp Sistemi, küresel volkanizmanın anlaşılmasına özgün ve değerli bir katkı sağladığı, erişilebilir volkanik özelliklerin sergilenmesi nedeniyle 2007 yılında UNESCO Dünya Doğa Mirası alanlarından biri olarak kaydedildi. Jeju, geniş lav tüpleri sistemi nedeniyle bilimsel olarak değerli. Bir zamanlar içinden magmanın aktığı bu doğal kanalların bazıları, artık dünyanın en büyüklerinden olan boş mağaralardır. Benim heyecanla ziyaret etmeyi beklediğim UNESCO Listesi içindeki Manjanggul Lav Tüp Mağarası bir süredir bakımdaydı. Güya temmuz 2025’de bakımı bitmiş ve açılmış olacaktı. Ancak bizim gezi zamanımıza yetişmediği gibi, Mart 2026’ya kadar da bakım çalışmalarının uzatıldığı bilgisi geldi. “Kısmet değilmiş” diyeceğiz artık. Bununla birlikte Hallim Parkı’nda benzer ama daha küçük olan iki mağarayı gezme şansımız oldu.


Güney Kore’nin en yüksek dağı, deniz seviyesinden 1.950 metre yükselen ve uyuyan bir yanardağ olan Jeju Adasındaki Hallasan Dağı‘dır. Jeju’daki en son patlamaların yaklaşık 5.000 yıl önce olduğu tahmin ediliyor ve bu da yanardağı aktif sınıfına sokuyor. Ada, Hallasan tarafından üretilen volkanik kaya ve toprakla kaplanmış. Bu verimli toprak sayesinde Hallasan Dağı Milli Parkı’ndaki flora benzersiz. Bu nedenlerle Jeju Adası UNESCO tarafından Biyosfer Reserv ve Küresel Jeopark Alanı olarak da ilan edilmiştir. Yani şu küçük adanın bir sürü ünvanı var.

Adaya iner inmez ilk olarak Seungeup Halk Köyü gezimiz için yola çıktık. Bu 600 yıllık tarihi köy volkanik taştan yapılmış surlarla çevrili bir şehir kalesidir. Zaten kelime olarak da “Kale Kasabası” anlamına geliyor. Bir zamanlar surlar içindeki kasabada yönetim binaları, garnizon alanları ve depolar bulunurmuş. Kale duvarlarının bazı bölümleri kısmen günümüze kadar ulaşmış.

Köyün evlerinin çatıları pirinç samanı, kamış veya ot ile kaplanıyor. Evlerin bu çatılarına Korece “Choga-jip” deniyor. Türkçesi de “Saman Çatılı Ev ” anlamına geliyor. Evlerin duvarları genellikle çamur, saman ve ahşap karışımından yapılıyor. Rüzgara dayanıklı taş duvarlar, siyah bazalt taş temeller evlerin doğal malzemeleri. Bu malzemeler kullanılarak yapılan evlerin içi kışın sıcak, yazın serin olacak şekilde doğal yalıtım sağlıyor.

Köy evleri görünüm olarak yöreye özgün ama evlerin önemli bir kısmı hediyelik dükkana ve kafelere dönüştürülmüş.

Köyü biraz daha gezdik ve hediyelik eşya dükkanlarına girdik. Grubun kadınları dükkanların birinde özgün sayılabilecek elbiseler beğendiler. Ama fiyatları çok pahalı geldi. Köy meydanından son karelerimizi aldık. Aslında bugün bu yazıyı yazarken köyü biraz eksik gezdiğimizi fark ediyorum. Diğer yerler belki önemli değil ama sur kapılarının olduğu yeri ve önündeki taş büyükbabaları siz fotoğraflamayı ihmal etmeyin.

Köyde bir eski ailenin evini ziyarete gittik. Bizi adanın ağzı en çok laf yapan adamı ve en renkli kişisi karşıladı. Kendisine “Kral Wwang Bali” olarak tanıtan Jeju Adalı, bizdeki muhtar karşılığına tam olarak denk gelmese de, köyün resmi yetkilisiymiş.

Biz kısaca orada bu adama muhtar dedik ve bu yazıda da öyle devam edelim. Muhtar üç uzun dallı kapının önünde konuşmaya başladı ve ailesine ait olan evi onunla birlikte gezmeye başladık. Kore gezimizde yöresini tanıtmak için bu kadar hevesli yerel rehbere rastlamamıştık. Muhtar adeta geçmişi yaşayarak, anlatıyor da anlatıyor!

Allahı var bizim muhtarın ağzı hem güzel laf yapıyor ve hem de seyirciyi etkilemeyi başaran mimiklere sahip. Bize bu geleneksel Jeju evinin her köşesini bir güzel tanıttı. Yeri geldi yöresel şarkılar söyledi.

En sonunda bu kadar tatlı konuşmanın, tatlı bir satışa dönüşmesini gayet doğal gördük. Bu devirde hiç bir şey, dünyanın hiç bir yerinde bedavaya olamaz! Biz de, muhtarın ifadesi ile yüzünün güzelliğini ve genç görünümünü borçlu olduğu “Jeju Atı cilt altı yağından” elde edilen krem ile enerjisini ve bağışıklık sisteminin güçlü olmasını borçlu olduğu “OmijaŞizandra Üzümü” adlı meyvenin konsantre sıvısını satın aldık.

Jeju Atı cilt altı yağını kullanarak elde edilen kremin cilt bariyeri onarıcı, güçlü nemlendirici, cilt yumuşatıcı ve yüksek omega yağ asidi içerikli olduğu ispatlanmış. Jeju Adasında at eti de yeniliyor. Omija ise Uzak Doğu’ya özgü tırmanıcı bir bitki türü. Parlak kırmızı renkli meyveleri var. Geleneksel Çin ve Kore (Hanbang) tıbbında yüzyıllardır kullanılan şifalı bir meyve. Bu meyve tatlı, ekşi, acı, tuzlu, keskin / buruk olmak üzere beş tadı aynı anda içeriyormuş ve bu nedenle meyvenin bir diğer adı da “beş tat meyvesi“. Soğuk veya sıcak sıvı şeklinde içilen bu meyvenin suyunun enerji artıran, karaciğeri koruyan, antioksidan, stres azaltıcı ve bağışıklığı destekleyici etkileri varmış. Aldık bakalım! Akşamları hanımla içip duruyoruz.

Aşağıda Seungeup Halk Köyü gezimizden hazırladığım bir video sunusu bulunuyor. İzlerseniz, bu köyün gezisi öncesi sizin için bilgilendirici olacaktır.

Daha sonra yemeğe doğru hareket ettik. Aslında bugün programın bu kısmında Manjanggul Mağarası gezimiz olması lazımdı. Ancak yukarıda açıkladığım nedenlerle mağara gezimiz olmadı. Ben grup restorana girerken, restoran karşısındaki denize inen yola doğru yürüdüm. Burası Jeju’nun haenyeolarının kullandığı yerlerden bir tanesi diye düşündüm. Onların dalış noktalarını göstermek ve ürünlerini içinde biriktirmek amacıyla kullandıkları turuncu renkte mantarlardan ve etrafta var olan sayısız deniz kabuklarından bu çıkarımı yaptım. Bu satırları yazarken çektiğim fotoğraftaki tabelada yazan Korece yazıyı tercüme ettirdiğimde “Haenyeo Soyunma Odası” yazdığını gördüm. Yani tahminim doğru çıktı.

Yemeğe geç gittim ama menüde olan Uzun Gümüş Balığından payıma düşen kısmı hızlıca yedim. “Haenyeo teyze fotoğraflar mıyım acaba?”diye bir daha o tesisin önüne gittim. Haenyeolar kolay kolay fotoğraf vermiyorlar. Daha sonra denizi yukarıdan gören bir patika yola yürüyüşe başladık. Bilmeden girdiğimiz güzel patika yol, aslında sonraki ziyaret yerimiz olan Seongsan Ilchulbong Zirvesi‘ne çıkıyormuş.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi UNESCO Dünya Doğa Mirası listesinde olan bir yer. Yani biz bugün Kore’deki turumuzda 10. UNESCO listesi alanımızı gezeceğiz. “Seongsan Ilchulbong” “Kale Dağı Gündoğumu Tepesi” gibi bir anlam taşıyor ve burası “Gündoğumu Tepesi” olarak biliniyor. Bu tepe 100.000 yıl önce volkanik bir patlama sonucu denizin altından yükselmiş.

Patika yolun sonunda zirveye çıkan esas giriş yerine geliyorsunuz. Buradan başlayan merdivenleri takip ederek zirveye çıkmanız gerekiyor. Tırmanış aslında zorlu değil.

Dura dinlene olsa da zirveye çıkmanızı tavsiye ederim. Emin olun ödülünüz büyük olur. Aşağıdaki video bizim yürüyüşten çektiğimiz videolardan oluşturuldu. Bir fikriniz olsun isterim.

Tırmanış boyunca zirveye 180 metre kadar rakım değişikliği oluyor. Yavaş tempo ile tırmanış için 20-30 dakika tırmanış yeterli oluyor. Tırmanırken her bir yükseltide, her bir kıvrımda adanın değişen manzarasına şahit oluyorsunuz.

Tırmanırken işaret taşı olarak köylülerin oluşturduğu yapay ve volkanik patlamaların oluşturduğu doğal kayaları göreceksiniz ve sonunda da zirveye ulaşacaksınız.

Seongsan Ilchulbong Zirvesi’nin tepesinde devasa bir krater bulunmakta. Kraterin çapı yaklaşık 600 metre, yüksekliği ise 90 metre. Krateri çevreleyen keskin kayalar, devasa bir taç gibi görünüyor.

Kraterden güneşin doğuşunu izlemek muhteşem oluyormuş. Ayrıca zirve bahar aylarında parlak sarı renkli kanola çiçekleriyle kaplanırmış. İki manzaraya da şahit olabilmeyi isterdim. Aynı yoldan ama bu sefer manzaranın keyfini daha çok çıkarta çıkarta aşağıya indik.

Seongsan Tepesinden inince, çıkışa değil de, sağa denize doğru yönelirseniz kadın dalgıçların belirli saatlerde yaptıkları dalışlara şahit olabilirsiniz. Biz bir türlü bu gösteriye denk gelmeyi beceremedik. İstanbul’dan beri bu isteğimi belirtiyorum ama işin şov kısmı da olsa kadınların dalışlarını seyredemeden geldik. Bu arada Koreli rehberlerle ilgili bir eleştirim de olsun. Çok iyiler ve hoşlar, çeşitli konularda çok da yardımlarını gördük. Bu bakımlardan minnettarız: Bunu da kendilerine maddi ve manevi olarak ifade ettik. Ama ülkelerini canı gönülden ve heyecanla tanıtma kısmını bence iyi yapamıyorlar. Çok hevesli değiller. “Görseniz ne olacak? Kadınlar dalıp çıkıyorlar işte!” mantığındalar. Bunu sadece bu konuda değil ama Suwon’da kaleleri gezerken de hissetmiştim. Kore’ye sadece alışverişe gitmeyen, onların kültürlerini tanımaya giden tüm iyi gezginler eminim ki Koreli bir rehberden bu izlenimi edineceklerdir. O kadar görmek istediğim bu özel olaya, kendi gözlerimle şahit olamamak büyük eksiklik. Yine de bardağın dolu kısmından bakalım. Kore gezimizde çok şey yaptık ve çok özel anlar yaşadık. Genelden mutluyuz.

Yukarıdaki ve aşağıdaki fotolar sevgili arkadaşım Ayşe Aktunalı’ya aitler. Onlar bizim Kore’ye gittiğimizden bir hafta sonra oradaydılar ve bu özel gösteriye şahit olup fotoğrafladılar. Videolarını çektiler. Onun izni ile bu fotoğrafları yayınlıyorum. Kendisine müteşekkirim.

Haenyeolar, Jeju Adası’ndaki dünyaca ünlü “kadın dalgıçlar”dır. Serbest dalış yaparak deniz ürünleri toplayan bu kadınlar hem kültürel hem tarihsel açıdan Kore’nin en özel topluluklarından birisi. Tarihsel kayıtlarda Jeju Adası’nın kadın dalgıçlarına 17. yüzyıldan itibaren daha fazla rastlanıyor. Özellikle 18. yüzyıldan sonra, vergi yükümlülükleri ve ekonomik nedenlerle adada erkekler yerine kadınların deniz ürünleri toplaması yaygınlaşmış. Böylece Haenyeo kültürü Jeju’nun temel mesleklerinden biri haline gelmiş. Bu kadınlar dalış tüpü kullanmazlar ve dalışları tamamen serbesttir. 2–3 dakika nefes tutabilirler. Genellikle 50–70 yaş arası kadınlardır. Bu aktivite UNESCO Somut Olmayan Kültürel Mirası olarak kayıtlıdır.

Jeju’da turistlerin izleyebileceği en bilinen haenyeo gösterileri Seongsan Ilchulbong Haenyeo Gösteri Alanında oluyor. Sevgili Ayşe Aktunalı’nın fotoğraf ve video çekimleri de orada yapıldı. Hava şartları müsade ettiği müddetçe her gün saat 13:30 ve 15:00’de haenyeolar denize girerek 20–30 dakika süren geleneksel dalışlarını canlı olarak sergiliyorlar.

Biz zirve yürüyüşümüzden dönüşümüzde gösteriye denk gelmedik. Ama yine de aşağıya indim ve ortamı gördüm. Aslında burada haenyeoların deniz ürünlerini sattıkları tezgahları var. Günde iki defa dalış şovu yapılıyor ama devamlı olarak deniz ürünü satışı yapılıyor. Burada da deniz ürünlerinden oluşan yemeğinizi yeme şansınız olduğunu unutmayın.

Zirvenin sol tarafında ise Gwangseongsa adlı ve pek de özelliği olmayan şirin bir tapınak var. Ziyaret etmeseniz de olur.

Zirve ziyaretimiz sonrasında Haenyeo Müzesi’ne doğru hareket ettik. Jeju’nun müze kavramı oldukça geniş. Klasik sanat–tarih müzelerine ek olarak tema parkı formatındaki yerler de “müze” olarak sınıflandırılıyor. Bu nedenle adada müze sayısı yüksek.

Jeju’da tüm müze sayısının yaklaşık 100-120 tane olduğu biliniyor. Biz bu müzeler içinden Haenyeo Müzesini gezi programımıza almıştık. Bu müzeyi gezmenizi mutlaka tavsiye ederim. Jeju’ya özgü “haenyeo (kadın dalgıçlar) kültürünü anlatıyor. Modern bir müze ve sergiledikleri ile Jeju’nun tarihini, deniz kültürünü, kadın emeğini ve adanın yaşam koşullarını en iyi şekilde açıklıyor.

Günümüzün son gezisini Hamdeok Plajı‘na yapacağız. Burası adanın biraz daha tenha ama daha sosyetik olan kısmı gibi gözüküyor. Orada olduğumuz saatler akşamın geç saatleriydi. Burasının gündüz gözü ile güzel görüneceği kesin. Akşam çektiğim fotoğraflara bakınca bile güzellik hissediliyor.

Sonunda günlük gezilerimizi bitirip adanın kuzeyinde Jeju’nun merkezinde, sahile yakın olan otelimize geldik. Akşam yemeği için dışarıya çıktık. Civarı keşfetmek için epey uzun bir yürüyüş yaptık. Merkezde kalmanın hakkını verdik.

Jeju Adası’nda bir gün ve gece konaklamamız daha olacak. Biz bu güzel adayı çok sevdik. Burada mevsiminde yüzmek ve Haenyeolarla birlikte dalıp, onları su altında fotoğraflayabilmek ne hoş olurdu!

Gezekalın

Dr Ümit KURU

18.11.2025