• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.550 ziyaretçi
  • Aralık 2025
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    293031  

Serhat Şehri Edirne-Karaağaç

İstanbul’dan yola çıkmışsanız yürüyerek gezeceğiniz Edirne Merkezden önce Karaağaç veya Sarayiçi bölgelerine araçla giderek geziye başlamanız çok mantıklı olacaktır. Aslında biz de Edirne gezimize ilk olarak Karaağaç bölgesinden başladık. Ben Edirne gezi yazımda bütünlük olsun diye yazımın ilk 2 bölümünü Kaleiçi’ni anlatmaya ayırdım.

Kaynağı Bulgaristan’da olan ve sınırlarımızdan girip Edirne’den geçen 3 nehir bulunuyor. Bunlar içinde en uzun olan (480 km) ve Rila Dağları kuzey eteklerinden doğan Meriç Nehri (Bulgaristan’da Maritza, Yunanistan’da Evros olarak adlandırılıyor) Türkiye, Yunanistan ve Bulgaristan arasında sınır teşkil eder. Türkiye-Yunanistan arasındaki 203 km’lik kara sınırının 180 km’sini (%85-90) Türkiye-Bulgaristan arasındaki 269 km’lik kara sınırının ise sadece %5-7 oranındaki kısmını Meriç Nehri oluşturur. Tunca Nehri Bulgaristan’ın Balkan Dağları’ndan ve Arda Nehri ise Bulgaristan’ın Rodop Dağlarından doğup, sınırlarımızdan Edirne’ye giriş yaparlar. Arda ve Tunca Nehirleri Meriç Nehri ile birleşip Saroz Körfezinden Ege Denizi’ne akar. Şimdi siz içinizden “Ümit yine konuyu dağıttı. Edirne gezi yazısı mı okuyoruz, coğrafya dersine mi geldik? Edirne içinden geçen nehirler de nereden çıktı?” demişsinizdir. Benim sizinle esas paylaşmak istediğim konu nehirler değil, onun üstüne inşa edilmiş Edirne’nin tarihi taş köprüleri. Taş köprüleri burada konu etmemin nedeni ise Karağaç’a varmak için takip edeceğiniz yolda göreceğiniz ve üzerinden geçebileceğiniz iki adet tarihi taş köprü; Meriç (Mecidiye) ve Tunca (Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü) Köprüleri.

Tunca Taş Köprüsü araç trafiğine kapalı. Bizim araç 27 kişilik olunca Meriç Taş Köprüsü üzerinden de geçemedik. Yolu uzatmak zorunda kalarak 2017 yılı yapımı Karaağaç-Pazarkule Köprüsü‘ne yönelmek zorunda kaldık. Ama Tunca Köprüsü’nü uzaktan ve Meriç Köprüsü’nü ise yakından gördük. Tunca üzerindeki Fatih Köprüsü ve Kanuni Taş Köprüsü’ne ulaşmak için çaba sarf ettik. Edirne konu olunca Edirne’nin tarihi taş köprülerini de yazıya dahil etmek gerekir.

Bir zamanlar Meriç Nehri üzerinde, şimdiki taş köprü yerine askeri ve ticari yollar için kullanılan Roma–Bizans dönemine ait bir taş köprünün bulunduğu kabul edilir. Temel izleri ve bazı köprü ayağı kalıntıları dışında bu köprüden günümüze ulaşan kısım yok. Edirne’nin Osmanlı başkenti olmasından sonra Meriç ve Tunca nehirleri geçişleri stratejik hale gelmiş ve nehir üzerine köprüler yapılmış. Ancak bunlar yukarıda illüstrasyonda gözüktüğü gibi ahşap köprülermiş. Sık taşkınlar, sel felaketleri nedeniyle bu ahşap köprüler uzun ömürlü olamamışlar. Tunca ve Meriç Nehirleri üzerinde toplamda 10 (bazı kaynaklarda ise 13) taş köprünün bulunduğu yazılıyor. Yeni köprüleri de sayıya katarsak toplamda 15 civarı köprünün Edirne’de olduğu biliniyor.

Edirne’yi Karaağaç’a bağlayan yol üzerinde Tunca Nehrini aşan tarihi Tunca Köprüsü araç trafiğine kapalı. Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü olarak da bilinen taş köprü 1608-1615 yılları arasında inşa edilmiş. O yıllarda Osmanlı Devleti’nde defterdarlık görevinde bulunan Ekmekçizade Ahmet Paşa tarafından, büyük olasılıkla Sedefkar Mehmed Ağa‘ya yaptırılmış. Bu köprünün özelliği 11 ayak üzerine 10 kemerli olması. Sedefkar Mehmed Ağa aynı zamanda İstanbul’daki Sultanahmet Camisi’nin de mimarıdır. Köprü uzun yıllar büyük seller ve taşkınlar görmüş ancak küçük onarımlar yapılmış. 1947 yılında yaşanan çetin bir kış günü gözlerinin su dolup donması ve nehirde donan buz kütlelerinin çarpması sonucu tarihi köprünün iki kemeri yıkılmış.

Tunca Köprüsü’nün 1947 yılında yıkılan yerine yapılan demir parçalı hali.

Yıkılan bölüme önceleri ahşap, sonra da demir bir parça monte edilmiş. Bu çirkin ve eğreti demir kısımlar 2008 yılında kaldırılmış ve aslına uygun olarak restore edilmiş. Tunca Köprüsü’nü ancak araçtan fotoğraflayabildim.

Biz karayollarına ait yeni bir köprü olan Pazarkule-Karaağaç Köprüsü üzerinden geçerek Karaağaç Bölgesine geldik. Karaağaç’a yeniden döneceğim ama önce köprüler faslını bir arada işleyelim diye Meriç Köprüsü’nü de yeri gelmişken anlatayım.

Meriç yada Mecidiye Köprüsü Edirne-Karaağaç yolunda, Meriç Nehri’nin üzerine yapılmış. Aslında köprü yapımını ilk olarak padişah I Mahmud istese ve emretse de onun ömrünün yetmemesi ve zamanın devlet kasasının müsade etmemesi üzerine inşaata başlanamamış. Köprü inşasına 1842’de Abdülmecit zamanında başlanmış, 1847’de bitirilmiş. Mimarı Hasan Rıza Efendi olarak biliniyor. Daha önce köprü köşkünün kubbesinde, 1930 yılına ait sol yandaki fotoğrafta gördüğünüz gibi, bir güneş motifinin bulunduğu biliniyor. Bu güneş motifi günümüze ulaşamamış.

Meriç Nehri üzerindeki bu tek taş köprü, Osmanlıların Edirne’ye kazandırdığı son taş köprüdür. Köprü 263 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde. On üç ayak üzerinde, 12 sivri kemerli taş köprü yanlara doğru eğimlidir. Ayaklar arasında ayrıca taşkın suyu boşaltma gözleri de bulunuyor.

Köprü ortasında yazıtlı köşk (Tarih Köşkü) bulunuyor. Tarih Köşkünün kubbesinin içerisinde freskler mevcut ama bizim ziyaret ettiğimiz zamanda bunlar da çok iyi durumda değillerdi.

Şimdi dönelim Edirne Karaağaç bölgesini anlatmaya. Geçmişte Maraş ve Eski Maraş olarak bilinen mahalle, XVI. yüzyılda Karaağaç adını aldı. Yani 16. yüzyıl öncesinde Karaağaç’a ait pek bir şey bulamıyoruz. XVII. yüzyıl itibariyle Karaağaç’ta Rum ve Türk ailelerin yazlık ve çiftlik evleri yanında Edirne’de yaşayan gayrimüslimlerin, Avrupalı ailelerin ve konsolosların da yazlık evlerinin bulunduğu biliniyor. Yani bölge Edirne’den ayrı bir yaşam tarzına sahip kozmopolit bir bölgeymiş. XIX. yüzyılda İstanbul ve Avrupa arasında ulaşımı sağlayan trenin Edirne’deki istasyonu bu mahalleye yapılmış. Böylece hem mahalledeki hem de şehirdeki ticari faaliyetler artış göstermiş.

Mahalle sakinlerinin gelir kaynakları arasında ticaretin yanı sıra tarım, sebzecilik ve özellikle Rumların çok iyi yaptığı bağcılık faaliyetleri ön planda olmuş. Bugün bile burada yaşayanlar bahçecilik ve tarımla uğraşıyor. Edirne’nin sebze ve meyve ihtiyacının bir kısmı buradan sağlanıyor. Biz de ziyaretimiz sırasında Tarihi Gümrük Binası’nın yanına tezgah açmış satıcıdan satın aldığımız ekmek ayvasının tadına bayıldık.

Bol dutluk nedeni ile ipek böceği yetiştiriciliği de bölgede yapılan ekonomik faaliyetlerden olmuş ve hatta burada 2 adet koza fabrikası bile varmış. Yukarıdaki fotoğraf zamanında bölgede bulunan koza fabrikalarından birinin bacasına ait ve fabrikadan geriye kalan tek şey de bu baca. Fabrikanın sahibi Rum asıllı, Dimitri Dimitriyadis adlı bir iş insanıymış. Mübadele göçleri döneminde fabrikanın bütün makinelerini, içindeki alet ve gereçlerini sökerek Yunanistan’a taşımış. Konağını ve fabrikasını bırakarak göç etmek zorunda kalmış.

Avrupalıların gerek ticaret gerekse konsoloslukları sebebiyle getirdikleri kültürleri Karaağaç Mahallesi’nde yepyeni bir hayat tarzının oluşmasına sebep olmuş. XX. yüzyılın başlarında da devam eden gelişme, mahallenin sahip olduğu nüfus ve kültürel yapısı itibariyle Karaağaç, Küçük Paris olarak anılmaya başlanmış.

1920-1923 yıllarında Yunan işgaline uğrayan Karaağaç, 15.09.1923 yılında savaş tazminatı olarak Türk hükümetine verilmiş. Mübadele sonrası, Batı Trakya’dan gelen Müslüman halkın bir bölümü Karaağaç’a yerleştirilmiş. Mahallede Müslüman ile gayrimüslimler uzun bir süre bir arada yaşadıktan sonra gayrimüslimlerin büyük bir kısmı, İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul, Yunanistan, İtalya ve Brezilya’ya göç etmişler. Yani Karaağaç’taki tarihsel demografik yapı bozulmuş.

Karaağaç’a geldiğimizde önce Meriç Köprüsü’nü gezmek için Tarihi Gümrük Karakolu önünde aracımızdan indik ve yukarıda anlattığım şekilde köprüyü gezdik. Aracımızdan indiğimiz yerde tarihi Gümrük Karakol Binası ve ve onun da karşısında Hacı Adil Bey Çeşmesi bulunuyor.

Hacı Adil Bey zamanın Edirne Valilerinden. Çeşme onun tarafından 1904 yılında, genç yaşta vefat eden oğlunun anısına inşa ettirilmiş. Edirne’nin en iyi korunmuş ve günümüze orjinal hali ile ulaşan en güzel çeşmesi. Önünde duran faytonları kiralayıp nostaljik bir tur atabilirsiniz.

Kare planlı çeşmenin tüm cepheleri kompozisyon açısından aynı. Barok üsluptaki çeşmenin projesini Edirne Vakıflar Müdürü Sadrettin Bey ile Dr. Rıfat Osman çizmiştir. Daha önceki yazılarımda da konu ettiğim radyolog tıp doktoru Dr. Rıfat Osman’ın Edirne’ye çok faydası dokunmuş. Eskiye ait bir sürü bilgi de onun yazılarına ait.

Mondros Antlaşması ile birlikte Meriç Nehri’nin batı yakasında kalan topraklar Yunanistan’a bırakılmış ve Tarihi karakol binası da bu anlaşmadan sonra, 1918 yılında bir sınır karakolu olarak inşa edilmiş. Ancak 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması ile sınır güneye çekilince karakolun sınır güvenliği işlevi de kalmamış. Bir süre atıl halde kalan bina, daha sonra restore edilerek Edirne Belediyesi’ne devredilmiş. Belediye de burayı kafe olarak işletiyor. Burada masalardan birine oturup, Meriç Köprüsü’ne karşı çay kahve içmek keyifli oluyor.

Karaağaç sınırları içinde Asker Söğütlüğü Devlet Ormanı, Pazarkule Devlet Ormanı, Karaağaç Söğütlüğü Devlet Ormanı gibi önemli doğal sit alanları da bulunuyor. Bu alanlar hafta sonları Edirne’lilerin mesire yerlerinden oluyor. Ayrıca mahallenin büyük bir bölümü de kentsel sit alanı olarak koruma altına alınmış.

Daha sonra Karaağaç’a kadar gelmişseniz olmazsa olmaz ziyaret yerlerinden Tarihi Tren Garı ve Lozan Anıtı ziyaretlerimizi gerçekleştirdik. Buraya yine bir parça koymam ve üniversite-yerel yönetim ilişkilerinin şehir turizmine etkileri hakkında konuşmam lazım.

Bir şehrin gelişmesinde ve kalkınmasında üniversite ve kamu-yerel yönetim işbirliği ile hareket etmenin çok önemi var. Bunun Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen hocamızın önderliğinde zamanın Anadolu Üniversitesi-Eskişehir Yerel Yönetimi ve kamu kurumları işbirliği gibi bir ön örneği de mevcut. Ben bu pozitif etkileşimin bir başka örneğini Edirne şehrinde görüyorum. Bugünkü Tarihi Tren Garı, Trakya Üniversitesi’nin misafirhanesi iken orada konaklamış birisi olarak bu gelişimin başlarına tesadüfen şahit olmuş birisiyim. Yeni açıldığı zamanlarda Sultan II. Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi’ni gezmiş ve Trakya Üniversitesi’nin katkılarını takdir etmiştim.

1990’ların sonundan itibaren kamu-yerel yönetim ve Trakya Üniversitesi arasında pozitif bir işbirliği ortaya çıkmış. Bu ilişki sayesinde Edirne’de kötü durumdaki ve kaybolmanın eşiğindeki tarihi yapılar kültür turizmine kazandırılmış. Özellikle 1996-2004 yılları arasında 2 dönem Trakya Üniversitesi Rektörlüğünü yapan Sayın Prof. Dr. Osman İnci zamanında üniversitenin bu konudaki katkısı çok belirgin olmuş. Benim daha bilemediğim çok sayıda üniversite bilim insanı, tarihçi ve sanat tarihçisinin Edirne gelişiminde mutlaka katkıları olmuştur. Şimdi size anlatacağım Karaağaç Tarihi Tren Garı‘nın restorasyonu da, aynen II. Bayezid Külliyesi’nin küllerinden yeniden doğurulması gibi, Trakya Üniversitesi ve idari yönetimler arası ilişkilerin güzel sonuçlar ortaya çıkardığı bir örnektir. Ama önce garın tarihini ve önemini anlatmam gerekir.

1888’de Rumeli Demiryolları (Chemins de fer Orientaux) tarafından hattın tamamlanmış kısımlarını gösteren harita

Osmanlı’nın Balkanlardaki topraklarında karışıklıklar başlayınca merkezden uzaklara hızla ulaşmanın yolu olarak demiryolları inşa etme kararı alınmış. 19. yüzyılda Osmanlı’nın ekonomik ve teknik durumu izin vermeyince yabancı şirketlere ayrıcalıklar verilerek demiryolları inşası yoluna gidilmiş. 1867 yılında Abdülaziz’in aldığı bu karara istinaden kendisi ile anlaşmaya varılan Alman bir girişimci tarafından Rumeli Demiryolları ya da İstanbul–Viyana Demiryolu kurulmuş. Bu şirkete verilen imtiyazların konusu İstanbul’dan başlayarak Edirne, Sofya, Niş, Saraybosna ve Banja Luka’dan geçen ve Avusturya’ya kadar uzanan bir demiryolu hattının inşa edilmesiymiş. 1874 yılında İstanbul – Edirne hattı, Edirne – Dedeağaç hattı işletmeye açılmış ve Edirne – Sofya hattının da bir bölümü tamamlanmış. Balkan Savaşları’nın ardından Osmanlı topraklar kaybedince kağıt üzerinde Viyana’ya kadar giden demiryolu hattı Türkiye’nin Doğu Trakya toprakları ile sınırlı kalmış. Edirne Karaağaç Tren Garı da bu demiryolu hatları üzerinde inşa edilmiş. Demiryolu 1937’ye kadar bölgesel bir demiryolu olarak hizmet vermiş ve bu tarihte TCDD tarafından satın alınarak imtiyaza son verilmiş.

Karaağaç Tren Garı’nda mevcut binalar, ihtiyaç duyuldukça ayrı ayrı tarihlerde yapılmışlar. Neo Klasik dönem tarzdaki büyük yolcu salonunu, bu tarzın usta mimarı Kemalettin Bey planlamış. Bu tarz binalar çoğunlukla 1910–1927 yılları arasında inşa edilmişler. Cumhuriyet döneminde demiryolu hattının bir kısmı Yunan topraklarında kalınca hattın sağlıklı çalışması pek olmamış. Sonra da Bulgaristan’la alternatif demiryolu hattı devreye girmiş. Karaağaç Tren Garı da 1971 yılından itibaren kapatılmış. Binalar da kaderine terk edilmiş.

Trakya Üniversitesi kendi haline terk edilen gar binası ile 1980’li yıllardan itibaren akademik ve kültürel olarak ilgilenmeye başlamış. Başlangıçta Trakya Üniversitesi gar ile ilgili bilimsel raporlar ve kullanım projeleri hazırlamış, yapısal sağlamlaştırma ve acil koruma önlemleri almış. Tarihi gar binası ve sosyal tesislerinin Trakya Üniversitesi’ne tahsisi ile ilgili karar resmi kurumlarca 1997 yılında alınmış. Trakya Üniversitesi Senatosu da tarihi bina ve tesislere rektörlük merkez örgütünün taşınması ve bu alana “Lozan Anıtı, Meydanı ve Müzesi‘nin yapımının hayata geçirilmesi konusunda kararlar almış.

2000’li yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü koordinasyonunda aslına uygun restorasyon çalışmaları başlatılmış. Bu süreçte cepheler, çatı, taşıyıcı sistemler yenilenmiş. İç mekanlar eğitim ve sergi kullanımına uygun hale getirilmiş. Trakya Üniversitesi işlevlendirme kararlarında ve akademik danışmanlıkta aktif rol almış. İlgili kamu kurumları ile birlikte harika bir iş ortaya çıkartılmış. Trakya Üniversitesi önce burayı misafirhane, derslik ve rektörlük dahil olmak üzere çeşitli amaçlar için kullanmış. Günümüze gelindiğinde, artık garın olduğu alan Trakya Üniversitesi tarafından Güzel Sanatlar Fakültesi olarak kullanılıyor. Lozan Barış Anıtı kısmına kadar giriş ücretsiz, garın bulunduğu alana giriş ise ücretli ve ücretler üniversiteye gidiyor. Müze kart geçmiyor.

Lozan Anıtı, Lozan Anlaşması ile Karaağaç’ın tekrar Türk topraklarına kazandırılmasını ve Lozan Anlaşmasında kazanılan diplomatik zaferi temsil ediyor. Anıtın bitişiğinde ise Lozan Müzesi var. Trakya Üniversitesi ile Edirne Belediyesi’nin öncülüğünde yapılan Lozan Anıtı Temmuz 1998’de açılmış. Kamuya açık bir park olarak düzenlenen anıtın etrafına Türkiye Cumhuriyeti’nin her yılı için bir fidan dikilmiş. Ancak Cumhuriyet’in her yaşı için her yıl düzenli bir fidan dikimi geleneği devam ettirilememiş.

Lozan Anıtı üç yüksek sütundan oluşuyor. Birincisinin yüksekliği 36.45 metredir ve Anadolu’yu sembolize eder. İkincisi 31.95 metredir ve Trakya’yı simgeler. Üçüncüsü ise 17.45 metre uzunluğu ile Karaağaç’ın simgesidir. Beton çember birliği temsil ederken, genç kız figürü estetik, zerafet ve hukuku temsil ediyor.

Kızın elindeki güvercin barış ve demokrasiyi, diğer elindeki belge de Lozan Anlaşmasını sembolize eder. Anıtın ayaklarının etrafında yer alan 15 metre çapındaki yarım daire şeklindeki havuz ise Türkiye’nin üç yanını çevreleyen denizleri temsil ediyor.

Evet Sanal gezgin arkadaşlarım. Edirne’nin her yeri tarih dolu. Her bölümün ayrı bir hikayesi var. Kesinlikle bir defa ile yetinilecek ve anlatılacak gibi değil. Karaağaç bile aslında tam bir günü hak ediyor. Dokuz jandarma erininin Bulgar ordusunu durdurmak için verdiği çabanın anıta dönüştürüldüğü alanı yani Jandarma Anıtı’nı ziyaret edememek, asırlık ağaçların bulunduğu ormanlık alanlarda yürüyememek burada eksik kalan aktivitelerimiz oldu. Daha önceden ziyaret ettiğim tren garı civarında da yeni düzenlemeler olmuş. Bu ziyaretimizde paralı olan kısmı da ziyaret etmedik ama bu satırları yazarken bundan biraz pişman oldum diyebilirim. Tüm bunları başka bir zamana mutlaka programa almalıyım..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

17.12.2025