• Arşivler

  • Diğer 531 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 381.777 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

Kahramanlar Dolusu Dostum…

Çocukların hemen hepsi bir kahramana özenme, örnek alma duygusu  içindedirler. Kendilerini, kahramanlarına ait giysiler ya da onların hareketlerini taklit ederek onlarla özdeşleştirirler. Şimdinin kahramanları, benim zamanımın çocukluk kahramanlarına göre değişti tabii ki. Benim çocukluğumda Tarzan, Tarkan, ya da Malkoçoğlu gibi kahramanlarımız vardı.  Yalnızken çoğu zaman Tarzan narası attığımı ya da bir Tarkan filminden çıkmışsam Tarkan gibi kılıç salladığımı hatırlarım. Tarkan kişiliğim ile hayalimde, ilkokul aşkımı kocaman bir ahtapottan kurtarmışlığım bile vardır.

Aşağıdaki hikaye kahramanlığın çocuklardaki abartısı hakkında güzel bir anımdır. Haydi bakalım küçük dostumla maceramızı dinleyiniz…

06.12.2016 tarihli yaşanmışlığımdır;

Geçen sefer ki ilk tanışma sonrası doktor gerginliğini üzerinden atmış olan 5.5 yaşında erkek çocuk, bu sefer kendine ve bana daha güvenerek içeri girdi. Geçen seferden, kendinde olan doktor fobisi ile bana çıkarttığı zorlukları anımsadım tabii ki. Yaşından daha büyük akla sahip, dili bu sefer iyice çözülmüş küçük dostumun üzerinde Süperman işlemeli mont vardı. Ateşli olduğu için getirilen bu delikanlı ile muhabbet için ilk adımı attım;

-“Oooo Delikanlı!! Bugün Süperman kostümü içindesin?”

Küçük dostum yanıt vermedi ama güzel yüzüne daha da güzellik katan mavi çerçeveli gözlüğü ile oynadı. Gülümsedim.. Gözlüğe mi dikkat çekmek istedi yoksa ihtiyaçtan mı gözlükle oynadı karar veremedim. Sanki küçük dostum Clark Kent gibi gözlüğü olduğuna işaret ediyordu. 

Annesi çocuğu soymaya devam etti. Bu sefer mont altından çıkan kalınca tişört üzerinde Batman resmi işlendiğini gördüm. Sordum;

-“Dostum üstte Süperman kostümü, içeride Batman kostümü! Bu nasıl iş? Sen hangi kahramansın Allah aşkına?”

Çocuğun yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Ateşten allanmış yanakları daha da güzelleşti.

Annesi;

“Daha bekleyin doktor bey!”

dedi ve tişörtünü de çıkarttı.  Bu sefer de fanilası üstünde Spiderman resmi olduğu ortaya çıktı.

İşte o an bana malzeme çıktığını anladım ve çocukla muhabbeti derinleştirdim;

-” Ya dostum ! Üç kahraman bir arada olmaz! En çok hangisisin?

İlk defa ağzını açan küçük dostum;

-” Ayakkabıma bak anlarsın doktor!” dedi

Bu sefer kendisi ayakkabısını çıkarttı ve bana doğrulttu. Ben ve odada bulunan herkes bir anda çocuğun çıkarttığı ayakkabıya doğru baktık. Kahraman kıyafetleri ile ilgili bilgim, kahraman resimleri işlenmiş giysilerle sınırlı olunca ayakkabıyı pek bir şeye benzetemedim. Dostum durumu anladı ve açıklamaya başladı;

-“Bu bir Örümcek ağlı Spiderman ayakkabısı.. Hem de siyah-beyaz Beşiktaşlı..”

İki sokak öteden duyulan meşhur kahkahamı bastım;

-“Vay be dostum! Spiderman’sin öyle mi? Hem de Beşiktaşlısından. Vallahi bravo sana..”

Annesine dönüp;

-“Ya annesi! Ben bu dostumdan istiyorum. Nereden aldınız bu Beşiktaşlı spiderman’i? Nereden alabilirim?

diye sordum. Amacım küçük dostumu iyice havalara sokmaktı.

Annesi de küçük dostuma dönüp sordu;

-“Ben bilmem doktor bey! Nereden aldık oğlum biz seni?

Muayene masasında oturan ve odada bulunanlar üzerindeki etkisi ile iyice gevşemiş oğlu hiç düşünmeden ve yüzünde hınzır bir ifade ile olaya son noktayı koyan yanıtını verdi;

-“Toys Shop’dan.. Beni Starcity’deki Toys Shop dan almışlar doktor amca!!

Dr Ümit Kuru’nun bu çocuktan çıkarttığı dersler;
Her çocukta bir kahraman olmaz, bazen aynı çocuk birkaç kahramanı birden içinde barındırır.

(Meraklısına Not: İnsanın kahramanları zamanla değişiyor. Ben de hep elimde kılıç, Tarkan halimle kalmadım tabii ki… En son özdeşleştiğim kahraman, Zorba filminin kahramanı Anthony Quinn’dir 🙂 )

zorba-the-greek

Gezekalın, dostsuz, sevgisiz ve içinizde kahramansız kalmayın…

12.07.2017 Saat 23:30

 

Sen Benim Psipolojikimi Çok Bozuyorsun!

14717264_10154157953633981_583340616658455714_n.jpg

Hepimizin psikolojisi zaman zaman bozuluyor değil mi? Hele bu ülkede yaşıyorsanız ve psikolojiniz sağlamsa sizlere madalya vermek lazım. Peki benim küçük dostlarımın psikolojileri bozulamaz mı? Hem de nasıl bozulur…

Buyurun bakalım anımıza…

IMG_8031.JPG

 27.10.2016 tarihli yaşanmışlığımdır

Yazının başında pazularını şişirerek poz veren benim küçük dostum, 5 yaşında ama tanıdığım en hazır cevap, en bilmiş çocuklardan birisidir. Fotoğraf için annesinden izin aldığımdan ve bu olayda kendisini doğrudan muayene etmediğimden fotoğrafını kullanıyorum.

Onunla ilk tanıştığımız günü hatırlıyorum. Aslında muayenesi çok zor bir çocuk olmasına rağmen, aramızda kurulan ilişki sayesinde, birbirimizi gördüğümüzde karşılıklı olarak gözlerimiz parlıyor. Aramızdaki konuşmalara ne annesinin, ne babasının ve ne de bir başkasının katılmasına müsaade eder. Muhabbetimize doyum olmaz. Benim dans etmeye olan hevesimi bildiğinden, içeri girer girmez kendine has dansını yapmaya başlar ve beni de kendisine eşlik etmeye çağırır. 40 derece ateşle ve ateşten kıpkırmızı olmuş güzel yüzü ile dans ederek içeri girdiğini bilirim. Hazır cevaplılığı ve ne çıkacağını bilemeyeceğiniz cümlelere hazırlıklı olmalısınız.

O gün kendisi hasta değildi ama yeni doğmuş kardeşi rutin aylık muayenesine getirilmişti. O gün de içeriye her zamanki öz güveni ve güler yüzü ile girdi. Sırtında, sonradan içinde kardeşinin yedek eşya ve bezlerinin bulunduğunu öğrendiğim, kocaman bir çanta taşıyordu. Bu sefer sırtında yük olunca klasik dansını atlamıştı. Çantasını yere koydu ve yüzündeki o güzel gülümsemede daha da bir artış oldu.

Dostumla muhabbetimizde ilk sırayı ben aldım bu sefer;

“Ooooo!! Dostum! Hoşgeldin!! Sırtında kocaman çanta var.. Ne iş?

“Kardeşimin eşyaları var çantada.”

“Aferin sana. Elinde kardeşinin kocaman bavulunu taşıyorsun yani. İyi ki varsın dostum. Ama ağır değil mi ya hu?

Yok babaannem bana bal yedirdi…Bak, bak !! (Bu arada bana pazularını sıkıp gösterdi. Yukarıdaki fotoyu sonradan, bir daha pazularını göstermesini rica ettiğim zaman çektik)

Kaşlarım kalktı, yüzüme bir hayret ifadesi oturtmaya çalışarak;

“Vay be!!!

dedim. Bu arada kendisi iyice havalara girmiş ve aldığı övgü dolu sözlerle daha da bir şişinmiş ve eller yanda, yumruklar sıkılı tam bir kabayı pozuna girmişti.

Bu arada dostumun annesi devreye girdi ve çocuğunun kabayı halinden rahatsız olduğunu ifade edecek şekilde;

“Ya oğlum, doktor amcanla ne öyle atarlanarak konuşuyorsun?

Daha evvelden de demiştim, benim dost konuşmalarda araya girilmesine pek bir bozulur. Hele bir de karizmasının çizildiğini düşünürse. Bu kişi annesi, babası olsa bile postasını koyar..

Bu sefer benim dosttaki atarlanma daha da belirgin hale geldi, eller anneyi hedefleyerek;

“Ya anne !! Ne atarı? Sen ne aramıza giriyon?

Konunun gidişatına müdahele etmek için bu sefer dostun babası devreye girdi;

“Ya oğlum ne diye annenle böyle konuşuyorsun?

Küçük dostun kafası iyice attı ve son noktayı koydu;

“Bak baba!! Sen benim psipolojikimi çok bozuyorsun….

Dostumun ağzından “psikolojimi bozuyorsun” yerine “psipolojikimi bozuyorsun” gibi bir cümle çıkmıştı. Önce iyice atarlanmış dostumdan, o haliyle, “Yanlışlıkla mı psikoloji yerinepsipolojik lafı çıktı acaba? dedim ve tekrar tekrar “Neyin bozuldu?” diye sordum. Her defasında aynı kelime çıkınca kullanımda yanlışlığın olmadığını, öğrendiğinin bu olduğunu anladım. Bundan sonrasında hep beraber gülmekten koptuk zaten. Dostum ise ne olduğunu anlamadan, bizim gülmemize bastı kahkahayı. Onu hiç düzeltmeye kalkmadık. Küçük dostumun psipolojiki zaten bozuktu, cesaret edemedik… 

Dr Ümit Kuru’nun  çocuktan aldığı günlük ders:

Küçük dostlarımın pisipolojikilerini bozmamak lazım, bozulmuşsa da sadece dinlemek lazım.   🙂

Gezekalın, Küçük Dostlarla kalın…

Güne özel dipnot: Evrensel adalet  bugün de, yarın da ülkemizden eksik olmasın, eksik olan da bir an evvel yerine konsun. Bağımsız ve evrensel adalet ve uygulayacılarına ihtiyaç duymayacak hiç kimse yoktur.

Yarın hepimiz için doğru-dürüst, hakça ve evrensel “Adalet isteyenlere desteğe gidiyoruz…

08.07.2017 Saat 18:55

childsexualabuse-main.jpg

 

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Guarda-Belmonte-Tomar-Obidos-Caidas da Rainha

Guarda sabahına biraz baş ağrısı ile uyandık. Guarda Portekiz’in en yüksek rakıma sahip olan kenti durumunda. Rakım 1056 gibi ama yine de etkilendim. Kaldığımız otel şehir dışında ve dün geç geldiğimizden dolayı Guarda hakkındaki ilk izlenimim pek iyi değildi. Aslında Guarda’nın yerleşim olarak varlığı çok eski. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezimize eski şehrin tam göbeğinden, Praça Luís de Camões meydanından başladık. Sabahın erken saatleri. Guarda’lı vatandaş daha yataklarında anlaşılan. Sokaklar bomboş ve bize ait. Fotoğraf çekmek için hem ışık zamanı ve hem de sokakların boşluğu güzel. Bu meydanda en heybetli yapı Katedral (Sé Catedral da Guarda). Meydanın en kara, en itici ve heybetli binası olan Katedralin yapımına, Kral João I 1390’da başlamış, Kral João III 1517’de bitirmiş. Ne yalan söyleyeyim!  Bu meydandaki karşı sıra ve iki yandaki binalar çok daha sevimli benim için. Katedrali boş verdim ve onlarla ilgilendim. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu meydandan birer kılcal damar gibi daracık sokaklar başlıyor. Bu sokakların bir kısmında tek katlı, orta çağdan beri ayakta olan evler var. Bu mahalleler eski Yahudi yerleşim yerleri. Yahudi yerleşimine 1200’lü yıllarda, Porta d’El Rei’den başlayarak izin verilmiş ve onların da sayıları 600-800 kişiye kadar ulaşmış. Yahudi cemaatinin daha fazla artmasına 1500 yılların başından sonra izin verilmemiş. Guarda da daha önce yerleşmiş olanlara da din değiştirmeleri için baskılar yapılmış.

Yahudi evleri kapısı, yukarıda benim de fotoğrafladığım gibi, haç işareti ile damgalanmış.

P5200021-001.JPG

Daracık sokakları yürüyerek Torre dos Ferreiros‘a  (kale kulesi) ulaştık. Bir zamanlar Guarda Şehri surlarla çevriliymiş. Bu surların dört köşesinde ise kuleler bulunurmuş. İşte Torre dos Ferreiros, bu kulelerden günümüze kadar ayakta kalan kule. Guarda gezimizi burada tamamlayıp, bir sonraki durağımız Belmonte‘ye doğru yola çıktık.

Tam ekran yakalama 07.06.2017 145224.jpg

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aslında Belmonte olsun, bundan önce gezdiğimiz Guarda olsun El Camino de Santiago denen bir haç yolu üzerinde bulunan şehirler. Bu konudan biraz bahsetmekte fayda var; Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü ele geçirince, Hristiyan dindarlar Kudüs’e haç yürüyüşünü yapamıyorlar. İlla ki bir haç yolu gerekiyor ya, Hristiyan dindarlar alternatif bir haç yolu peşine düşüyor.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Santiago-de-Compostela-01

Santiago de Compostela Katedrali

Yakup, Hz İsa’nın On İki Havarisinden biri. Romalılarca Kudüs’te öldürülünce müritleri Yakup’un küllerini İspanya’nın Santiago de Compostela şehrine götürüyorlar.  Yakup’un küllerinin bulunduğu Katedrali, başlarda Papalık karşı çıkmasına rağmen, Hristiyan dindarlar yeni haç yolu kabul ediyorlar. Bu haç yolu için belirli bir rota yok. Amaç Santiago de Compostela Katedraline ulaşmak.  Bir dönem dini amaçla haç için yürünen yol, bugün daha çok bir yürüyüş (treking) rotası  olarak kabul ediliyor ve yürünüyor. Bu yol El Camino de Santiago (Santiago Yürüyüş Yolu) diye adlandırılıyor. İşte Portekiz içinde de Santiago de Compostela‘ya doğru çok sayıda haç rotası var. Belmonte, Guarda, Evora bu rota üstünde bulunan şehirler. Yani bugün gezdiğimiz Belmonte de bu rota üstünde ve buradaki kilise de, hacıların uğradığı kiliselerden. 

indir-001.jpg

Belmonte’nın bir diğer özelliği Brezilya’nın kaşifi Pedro Álvares Cabral‘ın doğduğu yer olması.  Burası da şirin bir kasaba çıktı. Bir zamanlar alışık olduğumuz sakin, kendi halinde Anadolu kasabalarını andırıyor. Sokaklar tertemiz.

Burada önce Igreja de Santiago‘yu (Santiago Kilisesi) ve Panteão dos Cabrais‘i (Cabral Ailesi Anıt Mezarı) gezdik. Kilise, Cabral ailesinden Dona Maria Gil Cabral‘ın direktifleri ile yapılmış ve 13. yüzyıla kadar giden bir tarihi var. Kilise içinde bu bayanın anıt mezarı yer alıyor. Hemen yan taraftaki Panteão dos Cabrais, diğer Cabral ailesi üyelerinin anıt mezarı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte Kalesi bir ortaçağ kalesi. Burayı gezmenin kaleden Belmonte manzarası fotoğraflamak dışında bir özelliği yok bana göre. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kale gezisi sonrasında Belmonte’nin eski evlerinin bulunduğu sokakları gezdik. Bunlar da tek katlı evler. İlginç olarak evlerin dışında, kadınların çamaşır yıkamakta kullandıkları tekneler bulunuyor. Bu tarz bir çamaşır yıkama teknesini ilk kez gördüm.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

İber Yarımadasında yaşayan ve kovulmamak için zorla veya kendi istekleri ile Hristiyan dinine geçen,  gizli de olsa Yahudi inançlarını devam ettirenlere Marranolar deniyor. Belmonte, Portekiz’de bunların en yoğun olduğu yer. Marranolar 1970’de eski  (ya da aslında hiç terk etmedikleri) dinlerine geri dönmüşler ve 1996’da da burada sinagogları açılmış. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belmonte’de bir Yahudi müzesi de var. Biz gittiğimizde orijinal müze kapalıydı ve tadilat vardı. Müzeyi küçük sayılacak bir yere taşımışlar. İlginç bir yer ama çok az sayıda eser var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Müzenin karşısında bulunan kafelerden birinde kahve içimi sonrasında tekrar yollara düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yolda bolca Okaliptus Globulus ağaçları içinden geçtik. Bu ağaçlardan elde edilen ve Portekiz hamuru denen kağıt malzemesi, kağıt için çok kaliteli  bir kaynak. Ekonomik değeri var. Bu ağaçlar 7-12 sene büyütüldükten sonra kağıt için dipten kesiliyor. Çok beyaz ve esnek bir kağıt elde ediliyor. Portekiz geleneksel yöntemlerle Mantar Meşesi, Okaliptus gibi orman ürünlerini bilinçli olarak kullanarak ekonomisine katkı sağlıyor.  

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra Douro Nehri yerine Teju Nehri gözükmeye başladı ve Tomar Kasabasına ulaştık. Tomar ilginç bir yer, mutlaka görülmeli. Buranın kurulma hikayesi 12. yüzyıla kadar gidiyor. Tapınak şövalyelerinin sözünün geçtiği, muteber sayıldıkları, güçlü oldukları bir dönemde onların isteği ile inşa edilen Roman Katolik kilisesi, Convento de Cristo çevresinde gelişen bir şehir. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Biz buraya vardığımızda açlık hissimiz tavan yapmıştı. Araç bizi şırıl şırıl akan, güzel bir suyun yanında bıraktıktan sonra kısa bir yürüyüşle doğrudan yemek yiyeceğimiz Praca da Republica’da, bulunan Taverna Antiqua adlı mekana gittik. Gittiğimiz mekan, o ana kadar yemek yediğimiz en güzel ve en ilginç mekandı. Daha içeri girmeden, mekanın dış kapısında bulunan ve orta çağda cezalandırmalarda kullanılan işkence aleti, mekanın ilginçliğini anlatıyor.

P5200106.JPG

İçerisi sadece mumlarla aydınlatılıyor, masalar uzun, sandalye yerine de uzun sedirler vardı. Ama mekanın esas ilginçliği patrondan, garsona kadar burada çalışanlardı. Bu adamlar ve mekan, sanki orta çağdan fırlayıp da gelmişler gibiydi. Çalışanların hepsi uzun saçlı-sakallı, atletik yapılı ve filmlerde gördüğümüz giysiler içindelerdi. Benim hanım dahil, kadınların hepsinin ağzından “wuuawww” sesi çıktı. Bir erkek olarak biraz bozuldum tabii ki. Ama ortam o kadar güzel ve fotoğraf için davetkardı ki, bir süre sonra ben de büyüye kapıldım. Adamlara en çok ben sarılmış ve fotoğraf çektirmişim iyi mi? 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çorba, et, kap olarak ekmek kullanılan bir sulu yemek, tavşan eti ve pilav dan oluşan bir menü yedik. Bu mekan Tomar’a gelince asla atlanmamalı. bu ambiyans içinde, tok olsanız bile mutlaka bir şeyler atıştırın. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrasında Tomar sokaklarında dolaştık. Burada bulunan sinagogu ziyaret ettik. Sinagog, orta çağdan kalma nadir Yahudi dini tapınaklardan olması açısından önemli.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Convento de Cristo, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde bulunan bir eser. Gerçekten çok etkileyici bir yer. Burası önceleri Tapınak Şövalyeleri tarafından finanse edilmiş ve sonra da kral tarafından onların mekanı olarak kullanılmasına izin verilmiş. Tapınak Şövalyeleri başlarda Kudüs yolunda hacıları koruyan 9 kılıç ustası iken, zamanla katılımlarla çok güçlenmişler. Savaşlarda gösterdikleri üstün başarılara ve kralların vazgeçemedikleri askerler olmalarına rağmen artan sayıları kralları ürkütmüş. Bunun üzerine Papa’nın fermanı ile bu askerlerin tarikatı ve Tapınak Şövalyeleri birden “tu kaka” olmuşlar. Kimileri yakalanıp idam edilmiş, sağ kalanları da yer altına çekilip, gizlenmişler. Portekiz Hanedanı ise akıllı davranmış ve bu tarikatın ismini değiştirip, keşiflere çıkan  denizcilerin yanına katarak onların korunmasında ve gerektiğinde ayak bastıkları yerlerde kendileri ile savaşan yerlilere karşı savaşmalarında kullanmışlar. Bu gizemli tarikatın bugün bile halen devam eden kolları var deniyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse! Biz dönelim Convento de Cristo’ya. Burası tamamlandıktan sonra Arap istilasına uğramış ama şövalyeler direnmişler ve bu kale-manastır arası yapıyı Araplara teslim etmemişler. Manastırda çok ayrıntılı işlemeler, çok güzel kapı ve pencereler var. Burada Romanesk, Gotik, Manuelin, Rönesans mimari tiplerinin örnekleri bir arada görülebiliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Ben en çok Convento de Cristo’nın dış kapısını, yuvarlak kiliseyi, içerideki Manuelin pencereyi, o zamana göre çok ilginç ve bence zamanın ilerisindeki kalorifer sistemini ve bir de yuvarlak kuyu gibi tuvaleti görmenizi isterim.

Manastırdaki umumi tuvalete çok güldük. Bir kocaman kuyu düşünün; Bu kuyunun kenarına oturuyorsunuz ve ihtiyaç gideriyorsunuz. Bir de yanınızda aynı anda kendi ihtiyaçlarını giderenlerin varlığını düşünün. Tamam! Bırakın düşünmeyi..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Obidos bugün ziyaret edeceğimiz son yer. Atlantik kıyısı komşuluğu olan bu yerleşim yeri tarih boyu epey bir uygarlığa ev sahipliği yapmış. Esas gezilecek yeri, tepeye kurulu kale ve çevresi. Portekiz’de kale ve benzeri yerler özel davetler için kiralanabiliyormuş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim gittiğimiz saatte kale geziye kapalıydı. Ancak o bölgeye kadar gidip, şehri çepeçevre saran surların bir kısmını yürüdük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra da Orta Çağdan kalma dar sokaklarda yürüyüş yaptık. Buranın vişne likörü meşhur. İstanbul’a getirmek için Bir şişe kaptık  tabii ki. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

En sonunda Caldas da Rainha şehrine ulaştık. Burada konakladığımız otel çok güzeldi. Yemeği otelde yedik ve gezinin başarısı, edindiğimiz yeni arkadaşlık ve anılarımızın şerefine kadehlerimizi kaldırdık. Ertesi gün buradan doğrudan havaalanına gittik ve yurda döndük.

Her gezi sonrası, gezi yazılarımı yazarken geziyi baştan yaşıyorum. Gezi öncesi, sırası ve sonrasında aldığımı notları, fotoğraflarla birleştirmek, siz takipçiler için okunabilir hale getirmek bana büyük bir haz veriyor. Hangi kısmı daha çok seviyorum? Tam emin değilim. Ama gezi olmazsa, yazı olmazdı. Anı orada yaşamak ve yazdıklarıma şahit olmak ayrı bir zevk tabii ki. 

Bu yazı Portekiz gezimizin son yazısı. Bu ülkeyi sevdim. Pek bozulacak gibi de değil şükürler olsun. Hemen olmasa bile yaşamınızın bir döneminde bu ülkeyi gezmeyi ihmal etmeyin derim.

Bir daha ki buluşmaya kadar..

Hoşçakalın, Gezekalın….

Dr Ümit Kuru

08.06.2017 Saat 09:57

 

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Douro Vadisi-Guarda

P5190215.JPG

Selam dostlar,

Portekiz gezimizin sondan bir önceki günü var bugün, bu sayfalarda.. Douro Vadisi gezilecek sizlerle birlikte.

river (2).jpg

Douro Vadisi, adeta,  Portekiz’in şarap vadisi. İspanya topraklarından doğan Douro Nehri, önce kuzeye sonra da güney batıya dönüp 112 km’lik İspanya-Portekiz sınırını oluşturuyor. Yoluna Portekiz topraklarında devam edip Atlas Okyanusuna dökülüyor. Yani Porto’da su, suya kavuşuyor.   Douro Nehri tam 79000 km²’lik alanı suluyor. Bu vadi, dört bir tarafını çeviren dağlar nedeni ile üzüm bağları için elverişli iklim koşullarını sağlıyor. İşte biz bu vadide asma bağlarını ve yol üstü önemli yerleşim yerlerini gezeceğiz.

IMG_7872-001.jpg

Bu gezide ilk durağımız Amarante yerleşim yeri oldu. Porto’dan 50 km batıya doğru gidiyorsunuz. Burası sevimli şehir, hemen içinden Tâmega Nehri akıyor. Köprü, kilise ve yerleşim yerlerinin suya yansıyan görüntüleri çok güzel. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada zamanında az sayıda yerleşim yeri varken, Gonçalo adlı bir rahibin bölgeye gelmesi ile renk değişiyor. Bu adam Kudüs’ü ve Roma’yı görmüş bir rahip. Bilgi ve görgüsünü çevreyi iyileştirmeye kullanıyor. Nehir üzerindeki taş köprü dahil çok sayıda yeni yapının yapılmasına öncülük ediyor. Yörede seviliyor. Ölümü ardından Papa onu aziz ilan ediyor. Mezarı kendi adını taşıyan São Gonçalo adlı kilisede. Bu kilise kutsal haç yolları üzerinde bulunuyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

P5190050.JPG

Burada ilginç bir bilgi de vereyim; Bu kasabanın simgesi nedense üremeyi temsilen penis. Pastanelerde penis şekli verilmiş pasta, ekme görürseniz şaşırmayın. Bunu aziz Gonçalo’ya bağlıyorlar ama nedendir bilmem.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada nehir kıyısında çok güzel kafeler var. Bir tanesine oturup, sakinliğin ve dingin nehrin keyfini çıkartmayı sakın ihmal etmeyin.

IMG_7991-001.jpg

Yolumuzu Vila Real’e doğru çevirdik ve yol boyu Doumo Vadisinin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içindeki  bağlarını görmeye başladık. Bir yerde mola verip, bu bağları bol bol fotoğrafladık. Ben fotoğrafla uğraşırken bizim gezi ekibini bir anda gözden kaybettim. Meğerse bir kiraz ağacı görüp ona dalmışlar. Türk her yerde Türk..Bulduk mu meyve ağacını, affetmiyoruz. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi, konunun burasında, Doumo Vadisi ve Porto Şarabı demişken biraz Portekiz şarapçılığının öyküsüne girmekte fayda var..

IMG_7965.jpg

Portekiz’de Şarapçılık, belki de daha eski, ama özellikle Romalılar döneminden beri iyi biliniyor. Portekizliler döneminde ise şarap kilise öncülüğünde üretiliyor.

İngiltere ile Fransa savaşa tutuşunca, İngiltere’ye Fransa’dan şarap ticareti duruyor. Eeee? İngiltere asilleri şarapsız mı kalacak? Bir yerden şarap bulmak gerekir. Tarih boyunca  ezeli düşmanı İspanya’ya karşı orduları ile Portekiz’in yanında olan müttefik İngiltere için yeni şarap kaynağı Portekiz oluyor. Portekiz’le ikili anlaşmalar yapılıyor. 1670’lerde bu iş için Porto limanı yapılıyor. Üzüm bağları sayıca artıyor. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yalnız şarap, sofra şarabı olarak güzel güzel de, İngiltere’ye gemilerle gidene kadar tadında bozulmalar oluyor. Sonra şarabın fermantasyonu aşamasında, şaraba brandy katılması fikri ortaya çıkıyor. İşte bunu kim akıl ettiyse işin rengi birden bire değişiyor. Brandy ilave edilen Porto şarabında rezidüel şeker şarapta kalıyor ve şarabın hem tadını güzelleştiriyor ve hem de saklanma süresini uzatıyor. Bu daha şekerli  ve uzun süre bozulmadan ulaştırılan tat, İngiliz’in damağına daha uygun geliyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Hemen aklınıza “şarapçılık Portekiz’de uçuyor, ticaret artınca kazanç da artıyor” diye bir düşünce geliyor değil mi? Öyle olmuyor işte. Herkes kendi kafasına ve standardına göre üretim yapınca, fiyat kırınca kazanç ve kalite düşüyor.

indirBen bu Portekizli bürokrata, Markis Pombal’e bayıldım. Kral büyük deprem sonrasında kıçının korkusuna Lizbon dışına kaçıp, idareyi Markis Pombal’e bırakınca, Portekiz’in makus talihi bayağı değişiyor. Bu adamcağızın elinde Kral yetkileri var ama kendine çalıştırmıyor mührü. 1756’da bir fermanla “Arkadaş! Üzüm bağları Douro Vadisi içinde bu sınırlar arasında olabilir, daha da başka yerde bağ istemem” diyor. Neden? Çünkü vadinin bu bölümlerinde yetişen üzümler kaliteli şarap veriyor.  Bu adam durmuyor; “Şu bağda yetişen üzümler en kaliteli. Bu bağlardan elde edilen şarap yurt dışına gidecek, bu bağlardan elde edilen üzümü ise Portekiz halkı tüketsin”.  Adam hızını alamıyor “Arkadaşlar, Portekiz şarapçılığı şu standartlarda yapılacaktır. Milim taviz verene bu işi yaptırmam. Üzümü Douro Vadisinde yetiştirip, gemilerle Porto’ya yollayacaksınız. Gaia Bölgesinde ise şarabı yapıp, mahzenlerde saklayacaksınız. Buradan gideceği yere gidecek“.

Sonuç: İşte meşhur Porto şarabının ortaya çıkışı. Portekiz’de bu kurallar günümüzde bile aşağı yukarı uygulanıyor. 

atam6Kıssadan hisse; Bazen ulusların başına bir tek adam gelir. Vatanı kurtarır. Ülkenin ekonomisini, eğitimini, hukukunu, medeni kanununu modern sisteme, çağdaş demokrasiye adapte eder.

Adam gelir bunları bozar, yıkar. Terse çevirir.

Adam var ülke ekonomisine, halkına kazanç getirecekse bağını, zeytinini korur. Adam var, rant uğruna zeytinlik alanları inşaata, madene açar. Söker atar. 

Ülkemizin de şarapçılığı hissedilir şekilde gelişmişti. Eskiden köpek öldüren şaraba mahkumken, sonradan yurt dışında ödüle doymayan şaraplarımız, şarap markalarımız oldu. Yine de varlar. Ama daha da gelişimini engellemek için ellerinden geleni yapan yönetimimiz de var maalesef. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Pinhao Kasabası hem yemek yediğimiz ve hem de geleneksel rabelo adlı teknelerle Douro Nehri gezisi yaptığımız kasaba oldu. Portekiz’in bu küçük kasabaları çok şirinler. Çok da güzel bir tren istasyonu var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce yemeğe daldık. Douro Nehrine bakan bir restoranda Farinheira un suçuğu denen değişik bir yemek yedik.

P5190089.JPG

Pinhao’da nehirde sizi gezdirmek için bekleyen klasik tekneler, rabelolar, var. Bunlar 45 dakika kadar süren turlar yapıyorlar. Nehirde bunlardan bir tanesi ile küçük bir tur attık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu tekne gezisi sonrasında yolumuza devam ettik. Yeni yapılan çevre yolu yapımı 14 yıl sürmüş ama yolu çok kısaltmış. Portekiz’in en uzun tünelinden geçtik. Git git bitmiyor, tam 5665 metre uzunluğunda. Yol üzerinde Portekiz’in büyük kaşifi Macellan’ın doğum yeri olan Sabrosa adlı kasabadan geçtik. Deniz nere, burası nere? Sen kalk buradan Lizbon’a git, bir de yeni yerler keşfet!

P5190598.JPG

Konaklama yerimiz olan Guarda’ya varmadan önce Pacheca adlı bir çiftlik ve oranın şarap üretim yerini gezdik. Burasının tarihi 1761’e kadar gidiyor. Bize eşlik eden bir görevli tesisi gezdirdi. Anlattığına göre kırmızı şarap yapılacak üzümler havuzlara boşaltılıyor. Her bir havuz 10-15 ton üzüm alıyor. Kırmızı şarap olacak üzümler bu havuzlarda ayakla eziliyor. 10-15 büyük ayaklı erkek, havuzlara boşaltılan üzümleri ayakları ile çiğniyorlar. Erkek illa büyük ayaklı olacak. 10-15 ton üzümden 8000 litre kadar likit elde ediliyormuş. Üzümlerin ezilmesi 3 saat kadar sürüyor. Sonra bir saat dinlenmece ve sonra da 1 saat dansla, şarkıyla işi eğlenceli hale getirip bitiriyorlarmış. Sek kırmızı şarap için üzüm havuzlarda 9 gün kalıyor, sonra fıçılara alınıyor.

Büyük ayaklı erkekle ezilme kısmı biraz mide bulandırıcı ama belki de Porto Şarabının tadını veren budur 🙂

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir ara mahzen boşaldı, Fıçılardaki şarapların kokusu mu nedir, içmeden sarhoş oldum. Kendimi bir mutlu hissettim. Başladım  zeybeğimi oynamaya. 

Lamego üzerinden yola devam ettik ve konaklama yapacağımız, bunun dışında da pek bir özelliği olmayan Guarda şehre vardık.

Bugünümüz bağlı, bostanlı, dağlı, taşlı ve bol yeşilli ve şaraplı geçti. Her günümüz böyle geçsin. Ülkemizin de bağının, bostanının, zeytinin, yeşilinin korunması umudumla. Gerçi bazen insanın kör umutları olabiliyor. Yine de umutsuz olmayalım.

Gezekalın, aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

05.06.2017 Saat 10:12

Kaynaklar:

http://www.niepoort-vinhos.com/en/douro/

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Porto

IMG_7464.JPG

Güneşli bir Porto sabahına uyandık. Kahvaltı sonrası hemen şehir turuna başladık. Bugün yine yoğun bir gün olacak. Tüm günümüz 1996 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içine alınan bu şehirde geçecek. Şaka filan derken Portekiz gezimizde, hemen her gün, bir UNESCO Listesi eseri ziyareti yaptık.

Tam ekran yakalama 2.06.2017 005610.jpg

Porto Şehri de, aynen Lizbon gibi, bir nehrin denize kavuştuğu alana kurulmuş. İspanya’nın içlerinden doğan ve hasreti denize kavuşana kadar 897 km yol kateden Douro Nehri şehri ikiye bölüyor. Şehrin bir tarafı Porto, diğer yanı ise Vila Nova de Gaia, yani kısaca Gaia Bölgesi. Gaia Bölgesi; Douro Vadisinde üretilen üzümlerin şarap yapımı ve depolanması için toplandığı bölge. Burası şarap saklamak için daha uygun iklime sahip. Rabelo denen geleneksel teknelere yüklenen Douro Vadisi üzümleri, nehir yoluyla buraya getiriliyor. 

IMG_6981-001

Porto çok eski bir şehir. Keltlerden beri yaşam var. Bir ara Romalı, bir ara da Emeviler gelmiş hüküm sürmüş. Sonrasında ise bugünkü Portekiz’i kuranlar almış bölgeyi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Porto gezimizin ilk durağı Atlantik kıyısında, nehir ile denizin buluştuğu yer ve bu alana yakın deniz kıyısına kurulu bir kale oldu: São Francisco do Queijo Kalesi. Kale daha eski zamanlardan beri var olsa da, bu hali 1640’lar yapımı. Küçük ama çok estetik görünümde. Kale önünde hopladık, denize ayak soktuk ve bol bol da fotoğraf aldık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Araçla sahili takip ederek Porto’nun merkezine geldik. Burada ilk ziyareti Igreja dos Carmelitas ve Igreja do Carmo adlı yan yana duran iki kiliseye yaptık. Bu kiliselerden bir tanesi rahibelere, bir tanesi ise rahiplere ait. Bir zamanlar bu iki kiliseyi birbirinden perdeler ayırırmış. Ama rahip ve rahibeler rahat durmayınca çareyi iki kilise arasına 1 metre genişliği bile bulmayan bir ev yapmakta bulmuşlar. Aradaki yapıya ev de denmez ya, sonuçta yaramazlıklar son bulmuş. Bunlardan sağdaki kilise rahiplere ait. Bunun yan duvarında çok güzel duvar seramikleri var. Haydi bakalım sevgili Gezekalın takipçileri! Hatırlıyor musunuz bu üzerine resim, desen çizilmiş seramiklere ne deniyordu? (Yanıt veriyorum: Azulejo 🙂 )

P5180036.JPG

Bu kilisenin bulunduğu ana caddeyi ve çapraz karşısında içinde çok güzel bir heykel bulunan havuzu geçtik. Livraria Lello yani Lello Kitap Dükkanı gezimiz için dükkan önüne geldik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burayı gezmek 2015 yılından beri ücretli. İçeride bulunan merdivenler tam bir sanat eseri. Sadece merdivenler değil tabii ki, tavanda desenli cam ve diğer objeler de çok estetik ve güzeller. Burası bazı gezi kitaplarında dünyanın en güzel 3 kitap dükkanı arasında gösteriliyor. 1869 yılından beri faaliyette olan bu kitapçı Harry Potter serisinin yazarı  JK Rowling’in de çok sık uğradığı ve kitapları için esinlendiği bir mekan.

IMG_7113

İçeri girince bir kitapçı değil de, sanki bir? Bakın! Şimdi, şu satırları yazarken tam tarif edemedim ben de yarattığı duyguyu. Ama içimi çok ısıttığını, yüzümü gülümsettiğini iyi hatırlıyorum. Bugün fotoğraflara bakarken bile aynı duyguyu yaşadım. Tavan kaplamasında Latince “Decus in Labore” yazılı. Türkçeye çevirisini “Alın teri namustur” diye yapabiliriz. Yıllardır ve istikrarla kitapçı olarak çalışmayı sürdürmeleri erdemlerin en büyüğü bence. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası iki katlı bir dükkan. Üst kata çıkan merdivenler bölünmüş döner merdiven şeklinde. Bu merdivenin sadece işlemeli korkuluk kısımları tahtadan diğer kısımların oymaları ise alçı. Burada, bu küçük mekanda neredeyse bir saat geçirdim. Porto’ya gelen gezginler: Burayı kaçırmayın sakın!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan yürümeye devam ettik. Caddeler, ara sokaklar insanı buralarda kaybolmaya davet eder gibi. São Bento Tren İstasyonuna kadar o güzel yollarda yürüdük. Biz keyifte, insanlar işlerine koşturuyor. Tatilin bende yarattığı bu bencil duyguyu seviyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

São Bento Tren İstasyonuna ilk kara trenin varışı 1896 yılında olmuş. İstasyonun yapımında Fransız mimarisinden etkilenilmiş. Bu istasyonun en çarpıcı yeri seramikleri. Burada tam 20000 seramik var. O zamanın meşhur bir Azulejo sanatçısının eseri bunlar ve ilk seramik 1905 yılında konmuş. 1905-1916 yılları arasında bu seramik tablolar çalışılmış. Gerçekten her biri, bir tablo sanki. Bu duvarlardaki seramiklerde Portekiz’in başarılı olduğu savaşlar, fetihler anlatılıyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rua das Flores’den yürüyerek, Porto’nun ziyaret yerlerinin başında gelen eski borsa binasına, Palácio da Bolsa‘ya ulaştık. Aslında hemen önünde bulunan  St Francis Kilisesi kompleksi içindeyken daha sonra yangınla harap olan bu kısma bir ticaret merkezi yapılması kararı alınmış ve 1842 yılında başlayan inşaat 1850’de bitirilmiş.

IMG_7270.JPG

Ancak iç kısımda olan ve burasını UNESCO listesine girmeye hak ettiren eserlerin yapımı 1910 yılına kadar sürmüş. Mahkeme Odası, Arap Odası, Toplantı Odası, İç Avlunun metalik çatısı görülesi yerler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Şimdi bu mekanda borsa işlemleri yapılmıyor tabii ki. Sadece turistik ziyaretlere ve özel toplantılara açık bir yer. O anda düşünmemiştim ama şimdi aklıma takıldı; Bir zamanlar sömürgelerden gelen öz varlıklar sayesinde yapılan bu yerler ne kadar ahlaki? Neyse! Yine de güzel bir yapı. Zevk fışkırıyor her odadan, duvardan, sütundan…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sonra aracımızla Gaia Bölgesine geçtik. Buradan karşı sahili fotoğrafladık. Karşıda eskiden sakin bir balıkçı köyü olan Cais da Ribeira Caddesi var. Nehir kenarları eskiden üzüm taşıyan ama günümüzde sadece turistlere hizmet veren geleneksel tekneler yani rabelolarla dolu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sıra geldi yazımın en hain bölümüne; yani öğle yemeğimizi anlatarak iştahınızı kabartmak bölümüne. Daha önceden de anlattığım gibi bu gezide en çok dikkatimi çeken bölüm yemeklerdi. Yemekler sadece dikkatimizi çekmedi, bir de kemerlerimizi bir çıt ileri almamıza neden oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu seferki yemek yerimiz Gaia Bölgesinde, yani sabah beri gezdiğimiz bölümün karşı tarafında nehir kenarında olan bir yer. Burası bir tür Brezilya usulu barbekü sunan restoran. Masanızda bir tarafı sarı, bir tarafı kırmızı bir tokmak var. Sarı tarafı çevrili olması servise devam demek. Sınır yok..Tokmak kırmızıya dönene kadar et servisine devam. İnat ettik, bakalım ne kadar dayanacağız dedik. Etler de bir güzel kardeşim! “Tokmağı çevireni vururum!” dedim. Ama bu işin de bir sınırı var be kardeşim! Sonunda tokmağı kırmızıya çevirip pes ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gaia Bölgesinde şarap üreticilerinden bir tanesi olan Ferreira mahzenini gezdik. Ferreira, Portekiz’in en önemli şarap üreticilerinden bir tanesi. Tüm olay Antónia Adelaide Ferreira adlı bir Portekiz’li kadına aileden kalma zenginlik ve asma bağları ile başlıyor. Evinin kadını olması istenen Ferreira, 33 yaşında iki çocukla dul kalınca  Duoro Vadisinde bağlarının yönetimine geçmiş.

IMG_7436-001.jpg

Zaman içinde Portekiz’de şarap yetiştiriciliğine yenilikleri, İngiltere’de uygulanan teknikleri yerinde öğrenip getirmiş. Bir dönem tüm Avrupa ve Portekiz’in asma bağlarını vuran asma biti ile mücadelede katkılar sağlamış. 1896 ‘da 85 yaşında ölene kadar arkada 30 büyük bağ ve iyi bilinen bir marka bırakmış. Ne kadın ama!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada yine mahzen gezisi yapıldı. Şaraplar tadıldı ve satın alındı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek sonrası karşı kıyayı geçişimizi tekne ile yaptık. Hem nehrin iki yakasını ve hem de köprüyü bir güzel fotoğrafladık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

385 metre uzunluğunda 44 metre yüksekliğindeki Dom Luís I Köprüsü,  Porto’nun en önemli simgesi. Porto ile Gaia Bölgesini birbirine bağlıyor. 1886 yılında açılan köprünün iki geçiş katı bulunuyor. En üst katından tramvay geçişi yapılırken alt katından ise araç geçişi sağlanıyor. Her iki kattan yayaların geçişine izin veriliyor. Porto’ya gidenlerin mutlaka yapması gereken şeylerden biri de bu köprüyü yürüyerek geçmek. “Sen yaptın mı dostum?” diye sorarsanız, maalesef hayır derim. Ama siz yapın, yapabiliyorsanız…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Karşı yakaya geçişimiz sonrasında Cais da Ribeira Caddesi ve meydanında serbest zamanımız oldu. Burası eski balıkçı köyü. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Igreja de São Francisco  (Saint Francis Kilisesi) Porto’da bulunan kiliseler içinde en çok gotik unsur içeren kilise. İç kısım ise Barok tarzının çok iyi bir örneği. Çok boğucu ama UNESCO Kültür Mirası içindeki tarihi eski şehir kısmında. Gezmesen adama “ayıp ettin” derler dedik ve gezdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kiliselerin, katedrallerin insanda sadece heybet hissi uyandıranlarını hiç sevmiyorum. Mistik hava, daha az şatafat, beni daha çok cezbediyor. 

Buradan funikülere bindik ve bizi yukarıda bekleyen aracımıza çıktık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

IMG_7682.jpg

Porto Katedrali (Portekizce: Sé do Porto) Roman Katolik kilise. Şehrin tarihi merkezindeki en eski eserlerden. Katedralde ayrıca gotik ve barok unsurlarda var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Katedral, kilise gezmekten artık hepimize biraz daral geldi ve yürüyüş yapmak istedik. Porto’nun cadde ve sokakları da ayrı güzellikte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha önceden de anlattığım gibi bu gezi hiç hesapta yoktu ve Amazonlar gezimiz iptal olunca Portekiz’e geziye katıldık. Benim bir gezi öncesi, hiç adetim olmadığı şekilde, hiç çalışmadan ve kendimi gezinin olumlu-olumsuz sürprizlerine bırakarak gelmem nedeni ile Majestic Cafe hakkında bir fikrim yoktu.

IMG_7702-001.JPG

Ama gerek atmosferi, gerekse de yiyecek içecek kısmı ile burası Porto’da ıskalanacak bir yer değil bence. 1921’den beri hizmet veren kafe, dekorasyonuyla insanı büyülüyor. Her daim kalabalık. Sıra bekliyorsunuz. Burada Francesinha adlı bir yiyeceği tavsiye ediyorlar. Ama kardeşim, yeni mangaldan çıkmışız! Tokuz! Siz açken deneyebilirsiniz. İçinde çeşit çeşit salamların olduğu bir tost diye anlatılıyor Üzerinde de bir sos. Sosun tarifi? Belem Turtası içi gibi bir sır! Bu ülkenin sırları yemeklerinde saklı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemek için karnımız toksa da tatlı için açız.. Burada rabanadas adlı bir tatlı yedim. Nefisti. Bu kafenin Sangria’sı da içecek olarak tavsiye ediliyor.

P5180262-001.JPG

Günün sonunda otele dönmeye bile fırsat kalmayacak şekilde zamanı tükettik. Porto bir gezgin için o kadar zengin bir şehir ki, herhalde bir gün daha kalsak iyi olurdu. Sokaklarında aylak aylak dolaşmak, Douro Nehri kıyısında bir kafede zamansız şekilde oturmak, Majestic Cafede, yukarıda yazdığım tostu (artık adı her neyse!) denemek isterdim doğrusu.

P5180394-001.jpg

Akşam yemeğine Porto’nun biraz dışında deniz kenarında bir yere gittik ama ben daha araçta iken sahilde rüzgar sörfü yapan iki kişi gördüm. Ekip restorana çıkarken, ben koştur koştur sahile indim. Başladım deklanşöre basmaya. Onlarca fotoğraf arasında iyi birkaç tane sörfçü pozu çıktı tabii ki. Fotoğrafladığımı gören gençler de  en güzel pozlarını vermeye çalıştılar bana. 

IMG_7716.jpg

Hayatımızdaki anlar sanki bir fotoğraf karesi. İyi fotoğrafın ne zaman karşınıza çıkacağını bilemiyorsunuz. Bir bakmışsınız yaşamınıza renk katan bir kare çıkmış. Yakalamaya çalışıyorsunuz anı. Puf! O güzel kare bir anda elinizden uçup gidiveriyor. Size sadece anısı ve izleri kalıyor. O da hafızanıza kaydedebildiğiniz kadarı..

Gezekalın ve anı yakalayın. 

Dr Ümit Kuru

03.06.2017 Saat 01:10

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.