• Arşivler

  • Diğer 532 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 383.645 ziyaretçi
  • Şubat 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    232425262728  

İsveç Köftesi’nin Bilinmeyen Soyağacı: Sürgünden Sofraya!

Bir yazıyı okurken kendinizi daldan dala atlarken bulduğunuz, başlangıç noktanızla hiç alakası olmayan bir konudan çıktığınız hiç oldu mu? Doğrusu bu bana çok oluyor.

Gitsek gitsek, Baltık ülkelerinden hangisine gitsek?” diye haritayı incelerken karşıma Estonya çıktı. Bu ülkenin gezi yerlerini, tarihini araştırırken Estonya tarihi içinde “İsveç İmparatorluğu“‘na rastladım. Günümüzün en barışçıl ülkelerinden olan İsveç’in bir zamanlar Baltık Denizi’ni, iç denizi haline getirecek kadar askeri başarılara sahip olduğunu, doğrusu ben yeni öğrendim.

O zamanlar köylü bir toplum iken askeri örgütlenmelerini nasıl başardıklarını, bunu hangi şartların ve kimlerin ortaya çıkarttığını merak ettim ve konudan konuya atlamaya başladım. Sonunda ağır toprak kayıplarına uğrayarak İsveç topraklarını terk etmek zorunda kalan son imparatorun hayatını okurken işin ucu geldi, İsveç Köftesi‘ne kadar dayandı. “Eh! Bundan da bize kısa ve güzel bir hikaye çıkar” dedim ve Osmanlı topraklarından İsveç’e götürülen tarifle ortaya çıkan İsveç Köftesi’nin hikayesini sizlerle paylaştım.

XXII. Karl

İsveç İmparatorluğu’nun hikayesi, Avrupa tarihinin “en parlak ama kısa ömürlü” başarı öykülerinden birisidir. Soğuk ve az nüfuslu bir kuzey ülkesi olan İsveç, belirli bir disiplini ve yenilikleri takip ederek koca bir kıtaya kök söktürmüş.

İsveç’in yükselişi “Kuzeyin Aslanı” lakaplı Kral II. Gustaf Adolf döneminde, 1611-1648 yılları arasında başlamış. Bu kralın başarısının arkasındaki sır İsveç ordusunu, hantal Avrupa ordularının aksine çok daha hızlı hareket eden, ateş gücü yüksek ve disiplinli, modern bir askeri güç haline dönüştürmesiymiş. Baltık Denizi ticaretinin kontrolünü tamamen ele geçirmekle elde edilen zenginlik ve güç 1709 yılına kadar sürmüş.

Bizim Osmanlının Demirbaş Şarl adını taktığı XII Karl (Charles) Büyük İsveç İmparatorluğ’nun sonuncu lideri olmuş. Karl başta mucizevi zaferler kazanmış. Ancak Napolyon ve Hitler’in yıllar sonra yapacağı hatayı yapmış ve ordusunu Rusya’nın derinliklerine sürmüş. 1709 yılında İsveç ordusu Rus kışında karlara saplanmış, yıpranmış ve Deli Petro‘nun orduları tarafından imha edilmiş.

19. yüzyılda yapılan bu resimde, Charles XII, Poltava Muharebesi’nden sonra yenilgiyi düşünüyor (Wikimedia).

Yenilgiden sonra XII. Karl, Osmanlı Sultanı III. Ahmed’e bir mektup göndererek, Rus kuvvetlerinin eline düşmekten kaçınmak için “sadecesekiz gün boyunca Türk topraklarında kalma niyetini belirtmiş. Rusların itirazlarına rağmen Ahmed bu isteği kabul etmiş. Karl ve bir grup İsveç askeri Osmanlı Devleti’nce misafir olarak kabul edilmişler. Osmanlılar, kraliyet misafirlerini ağırlamak için devlet hazinelerini cömertçe harcamışlar. Bugün Moldova sınırları içinde kalan ama o dönemlerde Osmanlı toprağı olan Bender kasabasına yerleştirilmişler. Ama gelin görün ki “8 gün kalıp döneceğim” diyen XII. Karl’ın dönüşü gecikmiş de gecikmiş ve Bender’deki bu kalış tam 5 yıl 3 ay sürmüş. İsveç kralının Osmanlılara olan masrafı o kadar yüksek olmuş ki (günümüz parası ile yaklaşık günde 15000 USD), XII. Karl’a “Demirbaş Şarl” lakabı takılmış. Bu lakap onu ve askerlerini ağırlamak için her yıl ayırmak zorunda kaldıkları büyük para miktarına ve kalışının beklenenden çok daha uzun sürmesine atıfta bulunarak verilmiş.

 Charles XII’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sürgünü sırasında tasvir edildiği bir tablo (Wikimedia)

XII. Karl, ordusu olmamasına rağmen Rusya’ya karşı savaş çıkarma konusundaki ısrarından hiç vazgeçmemiş. Osmanlı’yı Rusya’ya karşı savaşa sokmak için yapmadığı lobi faaliyeti kalmamış. Sultanın annesine Fransa’dan parfümler bile getirtmiş. 1711’deki Osmanlı-Rusya arasındaki Prut Savaşı’nda bizzat cephede savaşan bir komutan değil ama savaşın çıkmasını sağlayan stratejik akıl ve kışkırtıcı güç rolü oynamış. Rusya’nın sıcak denizlere inme politikasının Osmanlı için de büyük bir tehdit olduğunu savunarak, Prut Seferi’nin fitilini ateşleyen en önemli figür olmuş.

Baltacı Mehmet Paşa Rus Ordusu’nu Prut Nehri kıyısında kuşatmış ve imha olacaklarını anlayan Ruslar Osmanlı’nın tüm barış şartlarını kabul etmişler ve taraflar arasında Prut Antlaşması imzalanmış. Demirbaş Şarl ise Osmanlıya ısrarla Rusların tamamen imha edilmesini ve Çar Deli Petro’nun esir alınmasını tavsiye etmiş. Eğer Osmanlı, Demirbaş Şarl’ı dinleseydi ve Deli Petro ve ordusunu orada yok etseydi tarihin akışı nasıl değişirdi ve Osmanlı’nın durumu nasıl olurdu? Bilinemez! Ama bilinen tarihi bir gerçek var ki, savaş alanında kıstırılan Deli Petro’nun kurtulması Karl’a büyük bir öfke krizi yaşatmış. Demirbaş Şarl’ın bu tavrı, konuk ve ev sahibi arasındaki ilişkileri zamanla bozma noktasına getirmiş. Osmanlı dış politikasına bu tür müdahaleleri hoş karşılamamış ve sonunda “Bu kadar misafirlik artık yeter!” diyerek Demirbaş Şarl’dan Osmanlı topraklarını terk etmesini istemiş. Ancak arsız ve saygısız misafir bunu reddetmiş. Gerilimler Şubat 1713’te doruk noktasına ulaşmış. Bender’deki yerel halktan oluşan bir kalabalığın desteğiyle Yeniçeriler, İsveç kralını tutuklamak amacıyla evine yaklaşmış ama ciddi bir dirençle karşılaşmışlar.

Demirbaş Şarl’ın Bender’de Osmanlı Askerleri İle Savaşı

Yaşanan kaos ve karmaşayı tanımlamak için bu olaya “Bender Kalabalığı denmiş ve Demirbaş Şarl’da İsveç’e giderken beraberinde kalabalık” kelimesini de götürmüş. Kaos ve karmaşa anlamında “kalabalık” kelimesi bugün hala İsveç dilinde bulunuyor. En sonunda Demirbaş Şarl Osmanlı’ya ve esnafa güçlü bir borç yapıp ülkesine geri dönmüş.

Tamam da köfte bu yazının neresinde?” diye sorarsanız, ülkesine geri dönen Demirbaş Şarl beraberinde Türk yemek tariflerini de götürmüş. Bunlardan iki tanesi “İsveç Mutfağı” yemekleri olarak görülüyorlar; Bir tanesi “Köttbullar” olarak adlandırılan İsveç Köftesi, diğeri ise “Kåldolmar” olarak adlandırılan İsveç Lahana Sarması. Kåldolmar kelimesindeki “Kål” beyaz lahana anlamına geliyor. Ülkelerinde bizdeki gibi asma yaprağı olmayıp bolca beyaz lahana olunca, onlar dolmayı beyaz lahana yaprağına yapmışlar ve öyle de devam ediyorlar. “Dolmar” kelimesi tahmin edeceğiniz gibi Türkçe dolma kelimesinden geliyor.

Konumuz olan İsveç Köftesine geri dönecek olursak; İsveç, markaları olan köftelerinin aslında Kral XII. Karl’ın Osmanlı’dan getirdiği tarife dayandığını resmen kabul etti.

Her ne kadar kökeni bizden gelse de, İsveçliler bu tarifi zamanla kendi damak tatlarına ve coğrafyalarına göre uyarlamışlar. İşte iki köfte arasındaki temel farklar:

ÖzellikTürk Köftesi (Klasik)İsveç Köftesi (Köttbullar)
Et TürüGenellikle dana veya kuzu (veya karışımı).Dana ve domuz eti karışımı (Geleneksel tarifte).
BaharatlarKimyon, karabiber, pul biber, maydanoz.Yenibahar ve zencefil (Daha tatlımsı/aromatik bir profil).
BağlayıcıEkmek içi veya galeta unu.Sütle ıslatılmış ekmek kırıntıları veya haşlanmış patates.
SunumIzgara sebze, pilav veya piyaz ile.Kahverengi sos (gravy), patates püresi ve lingonberry (dağ çileği) reçeli ile.

Bizim klasik köftemiz genellikle ızgara tadını ön plana çıkarırken ve yanında acı sos veya piyaz ile sunulurken, İsveçliler köfteyi yoğun, kremalı bir sosun içinde sunuyorlar. Yanındaki o meşhur ekşi-tatlı meyve reçeli (dağ çileği) ise İsveç köftesinin imza dokunuşu. İkea ülkemizde olduğu gibi, tüm dünyada da İsveç Köftesinin tanıtımını ve dağıtımını yapıyor. Bir zamanlar hem ben ve hem de hanım bayılırdık orada köfte yemeğe ve paket halinde almaya. Son zamanlarda paket köftelerin tadı bize biraz eskisi gibi gelmemeye başladı. Yani “Anne Köftesi”nden vazgeçmiyoruz!

Evet sevgili dostlar; Estonya’dan başladık öğrenme okumalarına ve sonunda arsız misafir Demirbaş Şarl’ın tarifi ile İsveç Köftesinden çıktık..

Belki merak edersiniz! Demirbaş Şarl’a ne mi oldu? Ülkesine dönünce yine bir ordu topladı ve komşu ülkelere saldırdı. 1718’de bir kale kuşatması sırasında, düşman mı yoksa savaştan bıkmış kendi askerleri mi hala tartışılan ve kimin attığı bilinmeyen bir kurşunla vurularak öldü. Geride kendi tarifi ile bıraktığı köfteyi ve Türk kahvesi tutkusunu bırakarak..

Gezekalın

Ümit Kuru

13.02.2026

Batı Kültüründeki “13. Cuma” Uğursuzluğu İnancının Kaynağı Nedir?

Bazı bilgiler ve okumalar kimine göre gereksiz birer ayrıntı olarak algılanırken kimilerini de çok heyecanlandırır. Özellikle gezi planlarken ki okumalarım sırasında “Hadi ya! Buradan mı geliyormuş? dedirten bu tür bilgilere çokça rastladığımı fark ettim. Bundan sonra bu türden öğrenmeleri “Yeni Öğrendim” kategorisi başlığı altında siz Gezekalın dostları ile paylaşmaya karar verdim. Bölümün ilk yazısının konusu ise Batı Kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğuna olan inancın kökeni.

Batıl inançların kökenleri genellikle belirsizdir ve çoğu zaman efsaneler ve spekülasyonlardan doğmuşlardır. Bu batıl inançlardan biri de, kötü şansla ilişkilendirildiği için birçok kişi tarafından korkulan 13. Cuma günüdür. Hatta onun için konulan ve telafuzu bile insana ürkütücü gelen bir adlandırma da var; Paraskevidekatriaphobia. Yunanca kökenli “paraskevi”nin Türkçe karşılığı “cuma”, “dekatria”nın ise “13”tür. Birleşik kelimenin tam karşılığı ise “13. Cuma Korkusu“.

Batıl inançlar toplumdan topluma ve döneme göre değişebilir. “13″ sayısının uğursuzluğu binlerce yıl öncesine dayansa da, “13. Cuma“nın özel bir şanssızlık günü olarak kabul edilmesi büyük ölçüde 19. yüzyılın sonlarında başlamış ve 20. yüzyılda popüler kültürle pekişmiştir. Dan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” adlı eserinde popülerleşen bir teoriye göre, bu batıl inanç Orta Çağ şövalye tarikatı olan Tapınak Şövalyeleri‘nden geliyor.

Orta Çağ boyunca Haçlı Seferleri ile birlikte kurulmuş olan üç büyük ve meşhur tarikat vardır:

Tapınak Şövalyeleri (“Templars”): Asıl adları “Mesih ve Süleyman Tapınağı’nın Fakir Askerleri”‘dir. 1119 yılında Kudüs’te Hristiyan hacıları korumak amacıyla kurulmuşlar. Zamanla hem askeri hem de finansal açıdan Avrupa’nın en güçlü kuruluşlarından biri haline gelmişler.

Hospitalier Şövalyeleri (“St. John Şövalyeleri”): “Kudüs Aziz Yuhanna Hastanesi Şövalye Tarikatı” olarak da bilinirler. İlk başta hasta ve yaralı hacılara bakmak için kurulmuş, sonra askeri bir yapıya bürünmüşler. Bugün askeri güç olmasalar da hala varlar ve varlıklarını “Malta Şövalyeleri” olarak sürdürmekteler.

Töton Şövalyeleri: Genellikle Alman soylularından oluşan bu tarikat, askeri bir yapıya sahiptir ve daha çok Doğu Avrupa ile Baltık bölgesinde faaliyet göstermiştir.

Bu tarikatlardan en çok bilinen ve “din şövalye tarikatı” denildiğinde akla ilk gelen oluşum “Tapınak Şövalyeleri“. Bu tarikat tarihin gördüğü en görkemli yükselişlerden birini, en karanlık ve trajik çöküşlerden biriyle tamamlamış ve “Tanrı’nın hem askerleri hem de bankacıları” haline gelmiş gizemli bir oluşum. Bir zamanlar Kudüs sokaklarında yoksul devriyeler olarak başlayan serüvenleri, Avrupa’nın krallarını borçlandıran devasa bir finans imparatorluğuna dönüşmüş. Tarihin ilk bankacıları olmasalar da, günümüz modern bankacılık sisteminin (çek kullanma, kredi verme, swift işlemleri gibi) temellerini atan ve bunu küresel ölçekte uygulayan ilk kuruluş olmuşlar. Ancak bu muazzam güç onları kendi hırslarının ve dönemin siyasi ihanetlerinin kurbanı yapmış.

Batı kültüründeki “13. Cuma” uğursuzluğu inancı Tapınak Şövalyelerine ve Tapınak Şövalyeleri’nin 1307’deki davasına kadar uzanıyor. Bu dava tarihin en büyük komplo ve tasfiye operasyonlarından biri olarak kabul edilir. Bu olay, bir zamanlar Hristiyan dünyasının en güçlü ve zengin askeri tarikatının bir gecede nasıl çöktüğünü anlatır.

Kara Cuma Baskını” olarak da adlandırılan olayların arkaplanı şu şekilde yazılıyor; Fransa Kralı IV. Philippe (Güzel Philippe), hem tarikatın elindeki muazzam zenginliğe göz dikmiş ve hem de tarikata olan borçlarını ödeyemeyecek kadar batağa saplanmış. Kralın borç batağından kurtulma yolu olarak bulduğu çözüm “alacaklıyı yok etme” yolu olmuş. Bu iş için gereken “ahlaksızlık, sapkınlık, dinden çıkma!“gibi evrensel suçlamaları yapmayı da unutmamış.

IV Phillippe

Kral, gizli bir emirle 13 Ekim 1307 Cuma günü şafak vaktinde Fransa’daki tüm Tapınakçıların aynı anda tutuklanmasını emretmiş. Zenginliğe göz diken ve alınan yüklü borçları ödemek istemeyen kim varsa bu davaya ortak olmuş. Sonunda tarikat üyeleri tutuklanmışlar ve ağır işkencelerden geçirilmişler.

Tapınak Şövalyeleri’nin tasfiye süreci 1307’de başlamış ve 1314’te sona ermiş. Bu süreçte ölenlerin sayısı, Orta Çağ kayıtlarının düzensizliği nedeniyle tam olarak bilinmiyor. Tarikatın son Büyük Üstadı Jacques de Molay 1314’te Seine Nehri üzerindeki küçük bir adada yakılarak idam edilmiş. Ölmeden önce hem dönemin Papası Clemens’i ve hem de IV. Phillippe’i kendi ölümünden sonra takip eden bir yıl içinde ölecekleri konusunda lanetlediği söylenir. Lanetden midir? Değil midir? Bilemem ama Papa Clemens, Jacques de Molay’ın onu bir yıl içinde Tanrı huzurunda buluşmaya çağırmasından bir ay sonra, IV. Philippe ise 29 Kasım 1314’te bir av kazasında ölmüşler. Tüm bu ölümler Jacques de Molay’ın laneti olarak görülmüş.

Avrupa’nın en güçlü askeri birliğinin bir “hukuk ve din tiyatrosu” kurularak tamamen yok edildiği bu dava tarihin en büyük siyasi cinayetlerinden biri olarak kabul ediliyor. Ayın “13. günü” ile “cuma“nın yan yana geldiği bu davanın “13. Cuma” uğursuzluğunun da kökeni olduğu ileri sürülüyor. En azından bazıları buna inanıyor.

Şimdi fark ettim ki yazıyı 12 Şubat Perşembe günü yazıyorum. Yarın ise 13. Cuma! Hadi hayırlısı bakalım!

Gezekalın

12.02.2026

Dr Ümit Kuru