• Arşivler

  • Diğer 515 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 385.576 ziyaretçi
  • Mart 2026
    P S Ç P C C P
     1
    2345678
    9101112131415
    16171819202122
    23242526272829
    3031  

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Lizbon

IMG_4909-001.jpg

İstanbul’dan Lizbon’a, THY’nın doğrudan uçuşu ile 5 saati bulan bir sürede gittik. Pasaport kontrolleri rahatça yapıldı ve grubu Portekiz gezimizde bize rehberlik edecek olan Nail Özkaplan karşıladı. Nail, yıllardır Portekiz’de yaşıyor, yaşamını orada kurmuş. Geziyi güzelleştirmede katkısı çok büyüktü. Aracımıza yerleştikten sonra hemen Lizbon gezimize başladık. Sizlerle önce Portekiz, arkasından da Lizbon hakkında temel bilgiler paylaşmalıyım.

portekız haritaAvrupa Kıtasının en batısındaki ülke olan Portekiz, İber Yarımadası üzerinde yer alıyor. Portekiz kuzeyden ve doğudan İspanya ile, güneyden ve batıdan da Atlas Okyanusu ile çevrili. Haritaya bakınca Avrupa’nın en batı ucundaki bu minicik ülkenin, bir zamanlar kaşiflerinin sömürgeleştirdiği topraklardan Portekiz’e aktardıkları altınlarla bir dünya imparatorluğu olduğuna inanmak zor gözüküyor. Nüfusu 10 milyon civarında. Halkının demografik yapısı bir zamanlar sömürgeleştirdiği ülkelerden gelenler nedeni ile çok çeşitlilik gösteriyor.

Geçen 3.100 yıl boyunca Portekiz toprakları, ülkenin kültürünü, tarihini, dilini ve etnik yapısını etkileyen ve içlerinde Fenikeliler, Yunanlar, Romalılar, Cermenler ve Endülüs Emevileri’nin de bulunduğu çeşitli medeniyetlerin geçişine tanık olmuş. 

indir (1)

Macellan

Tarihte Portekiz’in, özellikle Gemici (Prens) Henrique gibi kraliyet ailesinden destekçiler sayesinde, başta Ferdinand Macellan, Vasco da Gama, Francisco de Almeida, Pedro Álvares Cabral, Juan Rodríguez Cabrillo olmak üzere 13 kaşifi olmuş. Bu kaşifler Hindistan’a ulaşan deniz yolunu, Afrika, Güney ve Kuzey Amerika sahillerinin daha önce Avrupalılarca ayak basılmamış yerlerini keşfetmişler. Buraları Portekiz’in sömürgesi konumuna sokmuşlar. 15. ve 16. yüzyıllarda Brezilya’dan, Filipinler’e uzanan Portekiz İmparatorluğu dünyanın önde gelen ekonomik, politik ve kültürel güçlerinden biriymiş. Din ve Dillerini buralara yaymışlar. Bu politikalar sayesinde gemilerle altın, değerli maden ve taşlar, baharat, Avrupa’da hiç bilinmeyen yiyecekler eski kıtaya taşınmış. Portekizce dünyada halen en çok konuşulan dilleri arasında yer alıyor. 20. yüzyılda imparatorluğun sona ermesiyle birlikte Portekiz sade bir Avrupa ülkesi konumuna düşmüş. 

António de Oliveira Salazar

5 Ekim 1910 tarihindeki cumhuriyetçi devrim, Portekiz monarşisini ortadan kaldırmış. Ancak 1926’da önce askeri darbe, ardından da askeri rejimin ekonomik problemleri düzeltmesi amacıyla António de Oliveira Salazar ülkenin başına yıllarca  sürecek olan bela olarak gelmiş. Salazar yıllar içinde Estado Novo (Yeni Devlet) denen yeni bir anayasayı kabul ettirip, ülke ve insanlarını  faşizmin ağır baskısı altında bırakmış. Salazar, Faşist ve diktatöryel rejimlerin halkı uyuşturmak adına kullandıkları 3 F (Futbol, Fado, Fiesta) olarak bilinen yöntemle ülkeyi idare etmiş. Tüm muhaliflerini ortadan kaldırtmış. Basına sansür getirmiş. 1968 yılında Salazar’ın ölümü sonrası Marcelo Caetano iş başına geçmiş ve 1974 yılında kansız ve halk desteğini de arkasına alan Karanfil Devrimi sonrası ülkede demokratik bir rejim kurulmuş. Uzun lafın kısası Hitler, Mussolini, Franco gibi nice faşist diktatörlerin ve diktaların sonuna benzer bir son yaşanmış. 

Azulejo

Portekiz’in en büyük şehri başkent Lizbon, Tejo Nehri’nin oluşturduğu haliç üzerine kurulu ve Atlantik Okyanusu kıyısında yer alıyor. Lizbon da, Roma ve İstanbul gibi, yedi tepe üstüne kurulmuş. Lizbon, “Güvenli Liman” anlamına geliyor. 711 yılında bölgede hakim olan Emeviler şehre önemli izler bırakmış. Bazı bölgelerin adları bile Arapçadan kaynaklanıyor. Şehirde oldukça sık rastlanan ve “azulejo” denen mozaikler Müslüman motifleri tarzında ve “azulejo” sözcüğü de Arapça’dan gelmekte.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lizbon’un başı depremlerle belada. 1531 ve 1755 yılındaki depremler en çok hasar verenler olmuş. Hele 1755’deki depremde şehirdeki binaların neredeyse %85’i yıkılmış. Bugün ki binalar hep o tarih sonrasında yapılma ya da önceki dönemde az hasarlı olanların tamir görmesi ile günümüze kadar gelmiş.  Depremden korkan ve başkenti terk eden Kral Joseph, Marquês de Pombal‘e (Pompal Markisi) çok geniş yetkiler vermiş. Bu ülke için bir şans olmuş. Başarılı bir diplomat olan Marquês de Pombal, hem Lizbon şehrini zamanın modern mimari planlarına göre yeniden yapılandırılmış hem de köle ticaretinin sonlandırılması gibi siyaseten önemli işlere imza atmış. Bu nedenle şehrin baştan yapılandırılan aşağı bölümüne Baixa Pombalina deniyor.

IMG_4906.jpg

Hava alanından çıktıktan sonra doğrudan Belém Kulesi’nin (Torre de Belém) bulunduğu Belém bölgesine doğru hareket ettik. Bu kule Kral I. Manuel tarafından Portekizli kaşif Vasco de Gama anısına yapılmış ve Tejo Nehrinin giriş çıkışını kontrol için de kullanılmış. Gotik stilinin devamı olan Manuelin tarzında olan kule, 16. yüzyılın başlarında inşa edilmiş.  Günümüze kadar zarif mimarisini koruyabilen kule, şehrin sembollerinden biri olmuş. Belém Kulesi, 1983 yılında UNESCO tarafından daha sonra gezeceğimiz Jerónimos Manastırı ile birlikte Dünya Miras Listesi’ne alınmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi keşiflerle gelen etkilenmenin, Gotik ve Rönesans tarzlarıyla karışmasından oluşan Manuelin dönemi mimarinin tipik bir örneği.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manuelin denen mimari tarz, Özellikle Lizbon’da olmak üzere, Portekiz’de 16. yüzyıldan kalma eserlerde göze çarpıyor. Geç Gotik tarzı diye tarif edilebilecek, halat gibi gemicilikte kullanılan ve Vasco de Gama başta olmak üzere onun keşiflerindeki bulgulardan hareketle çeşitli motiflerle işlenmiş mimari bir stil. 1495-1521 yılları arasında Portekiz kralı olan I. Manuel döneminde kullanıldığı için bu mimari stile sonradan Manuelin stili denmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Belem Kulesi sonrasında yemek için Kaşifler Anıtı yakınında bir restorana gittik. Portekiz yemekleri ve şarabı ile ilk tanışmamız da burada oldu. Birbirinden güzel yemekleri Tejo Nehri kıyısında ve 25 Nisan Köprüsü’ne karşı yedik. 

P5140013.jpg

Belem Bölgesinde bulunan bir başka anıt Keşifler Anıtı. Restorandan çıkar çıkmaz yürüyerek anıta ulaştık.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Padrão dos Descobrimentos (Keşifler Anıtı) Portekiz’in başkenti Lizbon’un Belém semtinde, Coğrafi Keşifler anısına yapılmış. Anıt gemilerin 15 ve 16. yüzyıllarda bilinmeyen yönlere sefere çıktığı Tejo Nehri kıyısına yapılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Anıt zeminden yukarı doğru, 52 metre yüksekliğinde yelkenleri açık bir karavele (iki ya da üç Latin yelkenine sahip olan yelkenli bir gemi türü) benzeyen beton blok şeklinde. Bu karavelin üzerinde her iki yanda 30 civarında, dönemin tarihe geçmiş kaşifleri, sanatçıları ve bilim insanlarının heykelleri var. En öndeki heykel ise Prens Henrique’i gösteriyor.  Keşifler anıtı, ilk olarak, 1940 yılında yapılan Portekiz Dünya Fuarı için tasarlanmıştır. İlki dayanıksız bir şekilde yapılan anıt, 1960 yılında Portekiz’in Coğrafi keşiflerdeki en önemli isimlerinden Prens Henrique’in ölümünün 500. yılı anısına betona tekrar yapılmış. Güneşli, güzel bir havada, Tejo Nehri ve 25 Nisan Köprüsü manzarası ile çok güzel bir gezi oldu.

IMG_5023.jpg

Karşıda görülen 25 Nisan Köprüsü, bizim Boğaz Köprüsüne benziyor. Şehir Tejo Nehri’nin karşı kıyısına iki önemli köprü ile bağlanıyor. 25 Nisan Köprüsü, 6 Ağustos 1966’da “Salazar Köprüsü” adıyla hizmete açılmış. Sonradan Karanfil Devrimi’ne ithafen adı değiştirilen köprü Avrupa’nın en uzun asma köprüsü. San Francisco’daki Golden Gate Köprüsü’nü inşa eden mühendisler tarafından yapılmış. Diğer Köprü ise Vasco da Gama Köprüsü. Mayıs 1998’de, Vasco da Gama’nın deniz yoluyla Hindistan’a ulaşmasının 500. yılında hizmete açılmış ve 17,2 km’lik uzunluğuyla Avrupa’nın en uzun köprüsü durumunda. Bu köprü üzerinden daha sonradan geçtik.

P5140049.jpg

Yine Belem Bölgesinde bulunan bir diğer önemli eser ise  Jeronimos Manastırı. Keşifler Anıtı ziyareti sonrasında yolun karşısına geçince manastıra ulaşıyorsunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır, inşası sırasında her yıl 70 kilo altına mal olmuş, yapımı baharat ticaretiyle finanse edilmiş. Manuelin dönemi mimarinin başka bir tipik örneği. 1501 yılında başlanan inşaat 70 yılda bitirilmiş. Bu manastır önündeki parkta bulunan jakaranda ağaçları mor çiçeklerini açmışlar. Manastırın heybetini sanki yumuşatmak istiyorlar. Burası da UNESCO Dünya Kültür Miras listesi içinde.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastıra girince hemen sağlı sollu iki tane lahit göreceksiniz. Bunlardan sağdaki Vasco de Gama’nın mezar lahiti.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Manastır gezimiz sonrasında şehir merkezi olan Baixa’ya doğru hareket ettik. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Baixa adı verilen şehir merkezi, 2004 yılında UNESCO Dünya Miras Listesinde yer almak üzere önerilmiş. Baixa, 1755 yılında şehrin büyük kısmını yıkan depremden sonra planlanarak inşa edilmiş. Meydanlar ile bezenmiş, dik kesişen bir cadde ve sokak ağına sahip.

P5140088.JPG

Praça do Comércio (Ticaret Meydanı) 1755 Lizbon Depremi ile yıkılan Ribeira Sarayının bulunduğu yere yapılmış. Bir sonraki gezi yerimiz bu bölge oldu. Burada yürüyüşümüze Kral I Joseph’in anıtı önünden başladık ve içerilere doğru sokak aralarından yürüdük. Anıtın arkasında geniş bir zafer takı bulunuyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada sağlı sollu alışveriş yapabileceğiniz mağazalar var. Caddeler mim sanatını sergileyen sanatçılarla dolu. Çok hareketli bir merkez burası. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yol üzerinde Elevador de Santa Justa (Aynı zamanda Carmo Lift olarak da biliniyor) adlı 1902 yılı yapımı ve 1900’lü yıllarda Baixa ve Bairro Alto’yu birbirine bağlamak için kurulan Neogotik tarzda bir asansörü de görmeden geçmeyin.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burada çok sayıda pastahane var. Vitrindeki hamur işleri insanı baştan çıkartıyor. İlk Belem Turtası ile de bu caddedeki gezimiz sırasında tanıştık.

P5140100.jpg

Orijinal Belem Turtasını ertesi gün yiyeceğiz. Bu ad bir marka olarak alındığından, Portekiz’de diğer yerlerde satılan Belem Turtasını Pastel de Nata adı ile görüyorsunuz. Orijinali gerçekten daha başka bir lezzette. Üzerine ya pudra şekeri ya da tarçın döküyorsunuz. Bu cadde üzerinde herhangi bir pastahanede yediğiniz turtalara da bayılacaksınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Caddenin sonunda Rossio Meydanı’na çıkılıyor. Rossio Meydanı ya da daha çok kullanılan adıyla Pedro IV Meydanı Orta Çağ’dan beri şehrin ana meydanlarından birisi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Buradan aracımıza binip otelimize doğru yol aldık. Otele valizleri atıp tekrar yakın çevreye yürüyüşe çıktık. Bu şehri daha ilk günden çok sevdim. Yerlerde döşeli olan küçük taşlardan desenler beni mest etti. 

IMG_5225.JPG

Otel yakınında  Campo Pequeno adlı bir boğa güreşi arenası var. Burada sadece boğa güreşleri değil, başka aktiviteler de yapılıyormuş. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Günün son faaliyeti ise Ramiro adlı bir restoranda yemek yemek oldu. Bu restoran deniz ürünleri ile meşhur. Yer ayırtmadan giderseniz dışarıda sıra beklersiniz. Çok güzel bir seçimdi. İlk geceden bizi hem şehir, hem de organizasyon mest etti.

Evet sevgili Sanal Gezginler, Lizbon’daki ilk günümüzün hikayesi budur. Dolu dolu bir gün geçirdik. Hem gözümüz, gönlümüz ve hem de midemiz memnun…

Gezekalın, aydınlık kalın.

Şair ne demiş;

Ömür dediğin üç gündür;

Dün geldi geçti, yarın meçhuldür.

O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.

24.05.2017 saat 02:10

P5140152.JPG

Kaynaklar

http://travellisboa.blogcu.com/portekiz-lizbon-gezi-oneri/9494337

http://sehirnotlari.com/seyahat/sokaksokaklizbon/

http://www.wikiwand.com/tr/Lizbon

http://www.cm-lisboa.pt/en

https://en.wikivoyage.org/wiki/Lisbon

Her Köşesinde Başka Bir Tat-Portekiz: Giriş

IMG_7464.JPG

Tadına doyulmaz şaraplar,

Sadece deniz ürünleri değil, sebzesi, etiyle nefis yemekler,

Tarihi dokunun özenle korunduğu şehirler,

Daracık sokaklarında kaybolmaktan zevk alacağınız kasabalar,

Hüznü, aşkı ve hasreti içinizde hissettiren Fado müziği,

Göz alabildiğine yeşil vadiler, asma bağları, ülkeyi boydan boya kesen nehirler, sıra dağlar,

Ve tabii ki neşeli, canlı, pozitif enerjisini size yansıtan Portekiz halkı….

İşte size Portekiz gezimin ilk izlenimleri, bir anlamda Portekiz gezimin özeti…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bazen gezi planlarınız gerçekleşemiyor. Bir sene öncesinden planlanmış,  2017 yılı Mayıs ayında yapacağımız Brezilya-Amazonlar gezimizi yapamadık. Tatil için izinleri çok önceden alınca, elimizde izin günleri ile, ortada kalıverdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Neyse ki eşim bir tur frmasının geniş Portekiz gezisi programını fark etti de son dakika ona kayıt olduk ve 7 günlük bir Portekiz gezisi gerçekleştirdik. Bu ülkeye zaten gitme planımız vardı, kısmet bu yıla oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Her gezi öncesi mutlaka gidilecek ülkeyi çalışır giderim. Bu gezide bunu yapamadım. Kendimi olayların akışına bıraktım ve “ne çıkarsa” dedim. Geziden çok güzel anılarla ve sevgili rehberimiz Nail’in verdiği değerli bilgilerle döndük. Gezinin her aşaması çok güzel planlanmıştı ve çok memnun kaldık. Bu anlamda Koptur’a teşekkür etmem gerekir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Evet sevgili Sanal Gezginler! Portekiz’i benimle gün gün gezmeye hazır mısınız ?

Buyurun o zaman, 32 kısım tekmili birden Portekiz gezi yazısı…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezekalın, Aydınlık kalın..

Dr Ümit Kuru

22.05.2017 Saat 23:51

P5190215.JPG

Fatih Şua Tapar’dan: Deniz Kızları

http://www.gezekalin.com’da bu bölümde, okuyup da çok beğendim bazı dostlarımın yazılarını sizlerle paylaşacağım. Bu yazılardan ilki sevgili dostum Dr Fatih Şua Tapar’a ait. Kendisine yazısı için hayranlıklarımı iletiyor, paylaşmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.

P9070480-002.JPG

Dr Fatih Şua Tapar’ın 28.02.107 tarihli paylaşımından izinle yayınlanmıştır..

DENİZ KIZLARI

Adamın biri, her mehtaplı gecede alır başını deniz kıyısına gidermiş. Dönüşünde sorarlarmış:
Ne gördün?
-Dünya güzeli deniz kızları gördüm, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlardı, dermiş hep.
Bir gece yine tek başına deniz kıyısına vardığında, gerçekten dünya güzeli deniz kızları görmüş, altın saçlarını gümüş taraklarla tarıyorlarmış. Döndüğünde yine sormuşlar:
Ne gördün?
-Hiç demiş… Hiç bir şey…

Oscar Wilde’in yukarıdaki harika öyküsünü ilk okuduğumda ortaokuldaydım ve ne demek istediğini anlamamıştım. Daha sonra unutmuşum. Yıllar sonra rastladığım Haldun Taner’in bir sözü bana öyküyü hem hatırlattı hem de ne demek istediğini çok çarpıcı bir şekilde gösterdi.
Şöyleydi söz: “Bir hayalin gerçek olması kadar hayal kırıcı bir şey yoktur.” Daha sonraları ise bu tema pek çok edebi eserde karşıma çıktı. Örneğin Simyacı’da.. Hatırlarsanız orada bütün yaşamı boyunca tek hayali para biriktirip Mekke’ye hacca gitmek olan bir dükkan sahibi vardı. Adam; artık gerekli parayı fazlasıyla biriktirmiş olduğu halde bir türlü gitmiyordu. Bu hayalin kendisini yaşama bağlayan çok önemli bir bağ olduğunu düşünüyor ve onun gerçekleşmesi halinde bu önemli bağı yitireceğinden korkuyordu. Haklıydı aslında.

Düşünüyorum da… Hepimizin böyle hayalleri var mutluluğumuzu bağladığımız, gerçekleşene kadar yaşamı sanki ertelediğimiz. Acaba hiç düşünüyor muyuz; bu istediğimiz her neyse, gerçekleştiğinde iyi mi olacak? Bir düşünürün hep aklımda tuttuğum bir sözü vardır: “Bütün dualarımı kabul etmediği için Tanrı’ya şükrediyorum” diye. Belki de daha az üzülmeliyiz gerçekleşmeyen hayallerimiz için. Belki de aslında sevinmemiz, mutlu olmamız gereken bir şey için gözyaşları döküyoruzdur. Belki de olaylara bir de bu açıdan bakmayı artık öğrenmeliyiz.

Sadece hakkınızda hayırlı olan hayallerinizin gerçekleşmesi dileğiyle..

Fatih Şua Tapar

P9070724.JPG

Dr Ümit Kuru Notu:

Fatih Şua Tapar kimdir?

1963 Yılında Tokat’ta doğdu.. İlköğretim sonrası Ortaokul ve Liseyi eski Köy Enstitülerinden biri olan Sivas Yıldızeli Pamukpınar Öğretmen Lisesi’nde yatılı olarak okuduktan sonra 1981 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdi. 1987 yılında mezun oldu. Mecburi Hizmetini Konya Akşehir’de tamamladı ve daha sonra bir süre Tokat İlinde bir sağlık Ocağında çalıştı. Uzun bir süre Tokat İl Sağlık Müdürlüğünde Şube Müdürlüğü yaptı. Kırım Kongo kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığının tanınmasında aktif rol oynadı ve bu konuda değerli çalışmalar yaptı. Halen Tokat Merkezde Aile Hekimi olarak çalışmaktadır. Evli bir çocuk babasıdır. Gezmeyi çok sever. Amatör olarak edebiyatla ilgilenir.

P9050015.JPG

 

Atina’da Türk Zeybekleri

img_2535

http://www.gezekalin.com’un bir kısım takipçileri bilirler ki; bu yazıların sahibi olan bendeniz bir süredir Ege’nin iki kıyısının dans ve müziklerine ilgi duymaktayım. Fırsatını bulunca bu dansın ve müziğin kardeş topraklarına, yani Yunanistan’a gidiyoruz. Hem Grek müzik dinleyip ve hem de Sirtaki, Zeybetiko, Abdaliko ya da Hasapiko gibi dansları yapıyoruz. Ben bu konuda bir yazıyı https://gezekalin.com/2014/10/14/halklarin-ortak-dili-dans-ve-muzik/ adı ile daha önce bu blogda yazmış ve paylaşmıştım. 17-19 Şubat 2017 tarihleri arasında devam ettiğim FasaFisa adlı dans okulunun hocaları Nurşen ve Bahattin Bayburan ve okulun öğrencileri ile birlikte Atina’ya bir gezi yaptık. Bu gezi konusu yeme-içme ve dans etmekti. Tabii konu bu olunca da Gezekalın’ın bu yazısı gezdiğimiz taverna ve buzukialar hakkında edindiğimiz tecrübeler olacaktır. 

Haydi bakalım buyurun Atina gece hayatının yaşadığımız kısmına…

IMG_2178.JPG

İsmi, koruyucusu olan Savaş Tanrıçası Athena’dan gelen Başkent Atina, yaklaşık 4 milyon nüfusuyla Yunanistan’ın en büyük şehri durumunda. Atina eskiden de, bugün de Yunan medeniyetinin ve eğlence hayatının merkeziymiş. Bizim Atina ziyaretimizin amacı sadece eğlence kısmı olunca, medeniyet kısmının gezisini başka bir zamana bıraktık. Ama yine de şehri ve meşhur Akropolisi şöyle bir turlamadan geri kalmadık. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Atina’nın tam merkezinde ve deniz düzeyinden 150 m yükseklikte yer alan Akropolis, eski dönemlerden beri kale ve tapınak olarak kullanılmış. Aslında Yunanistan’ın Dünya Kültür Mirası listesindeki bu alan ve buradaki yapıların en ünlüsü Parthenon, beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bizim Efes Antik Kenti yanında burası çok sönük bence ama Yunanlı pazarlamasını iyi biliyor.

Neyse! Kültür kısmını fazla uzatmayayım. Bu kadar kısacık gezi ile de Atina’nın hakkını yemeyelim.

IMG_2252.JPG

Yeme içme kısmında size bahsedeceğim ilk yer Monastiraki Meydanı‘nda bulunan Bairaktaris adlı dönerci dükkanı. Bu meydan Cizderiye Camii (Tzistarakis Mosque), Hadrian Kütüphanesi Bit Pazarı, alışveriş dükkanları ve restoranları ile önemli bir meydan. Bairaktaris’in Atina içinde başka şubeleri de varmış ama biz hem Monastiraki Meydanı’nı tanımak ve hem de geç öğle yemeği için bu şubeyi tercih ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bairaktaris Atina’da en güzel çöp şiş ve döner yapan yerlerden bir tanesi. Dönerleri biz de olduğu gibi tavuktan, etten ve Yunanistan’da fazlası ile domuz etinden. Bizimkinden farklı olarak Yunanlı kalınca döner pidesi içine ne bulursa dolduruyor. Çok beğendim. Utanmasam ve daha da önemlisi akşama ziyafete gidecek olmasam ikinciyi sipariş edecektim. Buradaki şubede aynı zamanda canlı müzik oluyor.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

img_2278

Akşam saat 20:00 gibi meşhur Plaka bölgesine yakın olan Psiri Semtinde bir tavernaya gittik.  Plaka Bölgesine 5 dakika mesafede olan ve bir zamanlar iki katlı eski Atina evleri, hurdacılar, marangoz atölyeleri, hatta genelevlerin bulunduğu Psiri’de büyük bir restorasyon yaşanmış ve etrafta çok sayıda taverna açılmış.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri, son birkaç yıldır en popüler buluşma merkezlerinden biri olmuş. Atina’lılar kaliteli yemeği, müzik eşliğinde nispeten  ucuza yemek için Psiri’ye, buradaki mekanlara akmaya başlamışlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Psiri’nin dar sokaklarına daldığımızda henüz daha yeni dolmaya başlayan mekanlarda pek hareket yoktu. Ama gece yarısından sonra buzukiaya doğru yola düştüğümüzde Psiri’de her köşeden bir müzik sesi yükseliyordu. Buralarda hayat en erken saat 21:00’den sonra başlıyor. Yunanistan’da bulunduğumuz dönem, onlar için kutsal olan Paskalya öncesi 40 gün etten-sütten uzak kalmak anlamında Kathara Deftera/Apokries Karnavalı’na denk geldi. Bu nedenle insanlar perhis öncesi son kutlamaları için eğlence mekanlarını daha çok dolduruyorlar. Hemen hemen gittiğimiz tüm tavernalar çok kalabalıktı.

IMG_2480-006.JPG

Gecenin yarısından sonra ise başka bir mekana, bu sefer buzukiaya doğru yola düştük. Buzukialar gece yarısından sonra açılan eğlence mekanları. Burada genellikle sadece içki ve yanında çerez ve meyve servis ediliyor. Mekanın önemine göre önemli sanatçılar sahne alıyorlar. Bizim o gece gittiğimiz buzukia 3000 kişilik ve Atina’nın önemli buzukialarından bir tanesiydi. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Apostolia Zoi, mekanın hem kendi hem de sesi güzel sanatçısı, Nikos Oikonomopulos genç kuşağın yeni gözde sanatçısı ve Stelios Rokkos ise eski tüfek önemli sanatçı olarak mekanda sahne alıyorlar. 

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim için bu mekanda yaşadığımız en önemli olay 3000 kişilik sahnede hem sirtaki ve hem de zeybetiko yapma şansını elde etmemizdi. Bu satırların yazarı olarak sahnede, 2000’e yakın kişi önünde  her ikisini yapabilmiş olmak çok büyük bir deneyimdi.

Mekandan mutlu mesut ve biraz da çakır keyif çıktığımızda saat sabahın 04:00’ünü bulmuştu. 

IMG_2832-001.JPG

Gezimizde yaşadığımız güzellikler arasında unutamayacağım bir başka olay ise Yunanistan’ın yaşayan en önemli Zeybetiko ustası olan Fotis Metaxopoulos’dan bir ders almaktı.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Gezide gittiğimiz diğer bir taverna ise kanalın Adriyatik Denizi tarafına bakan ve Loutraki adlı kasabadaki sahil tavernasıydı. Buraya Korint Kanalı gezisi sonrası gittik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yemekleri, özellikle de ciğeri ve eti, muhteşemdi. Canlı müzik eşliğinde, aynı mekanı paylaştığımız Yunanlılarla hem oynadık hem de müzik dinledik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir başka taverna ise Sarantis’in Mansiyonu adlı yerdi. Burası tam bir rembetiko müziği yapılan yerdi. Tahta sandalyeler üstünde hem çalgıcıların ve hem de şarkıcıların dizili olduğu bir sahne düşünün! Rembet müziği icrası eskiden batakhanelerde yapılırmış. Burası o tür müzik için çok iyi bir mekan. Yemekleri güzel. Mezeler o kadar arka arkaya ve sık olarak geliyor ki yeni gelen mezeye yetişeceğim diye hızlı hızlı yemeğe çalışıyorsunuz. Keyif aldığım bir yer oldu. Ancak bu mekanda daha çok hasapiko türü müzik çalınıyor. 

IMG_3222.JPG

Son günkü gündüz tavernası ise Atina sadece bir gününüzü tavernaya ayırmışsanız tercih edeceğiniz mekan olmalı. Burası Türkçesi ile Gökyüzü Bahçesi adlı bir taverna. Tavernadan büyük, buzukiadan küçük, arada bir mekan. Buradaki sanatçılar çok bilinen sanatçılar. Buzukiacı Christos Nikolopoulos, şarkıcılar Pitsa Papadopoulous ve Stelios Dionisiou sahne alıyorlar. Çok güzeldi ve bol bol danslarımızı ettik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Burası gezdiğimiz yerler içinde en pahalı olanı. Ama bir pazar günü ve gündüz tavernası olduğu halde içerisi hınca hınç doluydu. Yemekleri de güzeldi. Uçuş saatimiz nedeni ile saat 19:00 gibi bu mekanı gözümüz arkada terk ettik.

Kısa zamana sığdırmaya çalıştığımız yoğun bir programı tamamlayıp ülkemize döndük. Ama itiraf etmeliyim ki gönlümüz Ege’nin karşı yakasında kaldı.

Zeybetikoya gönül vermiş bir arkadaşımın ifadeleri ile;

“Kendi çemberinde, kendi evreninde dönüştür zeybek..
Binlerce insanın içinde her şeyden kopmak, kendinle kalmaktır..”

Herkesin kendi çemberinde mutlu olması dileği ile;

Gezekalın, Aydınlık kalın ve bu yazıya özel;

DANS ve MÜZİKLE kalın..

Dr Ümit Kuru

25.02.2017 Saat 02:25

img_2546

Harikalar Diyarı Bhutan’a Yeniden Yolculuk; Punakha-Paro

IMG_5017.JPG

02.11.2012 tarihli gezi yazısıdır

IMG_4666.JPG

img_4654Wangdue’da, Puna Tsang Chhu Nehrinin hemen yanı başında kurulu olan otelimizin balkonuna çıkmam, günün ilk fotoğraflarını almam için yeterli oldu. Muhteşem bir manzara var. Ekibin yarısı ayaklanmış, benim gibi fotoğraf peşindeler. Çok güzel bir kuş, varlığımdan hiç rahatsız olmadan bir güzel pozlar verdi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Kahvaltı sonrasında, aslında Punakha’dan 7 km dışarıda  Khamsum Yulley Namgyar Chorten adlı bir tapınağa doğru yürümemiz gerekiyordu. Programda yaklaşık 1.5 saatlik bir yol diye yazıyordu. Sonam oraya yürüyeceğimize , Dochula Pass da bir yürüyüş ve piknik ayarlayabileceğimizi söyledi.

IMG_4724.JPG

img_4706Punakha’dan Paro’ya 142 km’lik yolumuz var ve bu da yaklaşık 4.5 saatlik yol demek. Akşama da Paro’da sıcak taş Banyosu yapacağız. Program sıkışık. Bana da mantıklı geldi ve Khamsum Yuley Namgyar Chorten’e gitmekten vazgeçtim. İlk olarak Pnukha Dzong’a gittik. Bugün bu yazıyı yazarken adı geçen yere gitmekten vazgeçtiğime çok pişmanım. İnternette burasının ve buraya varmak için yürünen yolun güzelliğini görünce çok üzüldüm. Ama o gün yaşadığımız güzellikleri düşününce de ihmal edilebilecek hiçbir şey yoktu diye teselli buldum. Belki sabah 07:00 gibi otelden ayrılıp saat 09:00 a kadar bitecek gibi bir ayarlama yapıp, burayı da gezebilirmişiz ama yapacak bir şey yok. Bu satırları sadece buralara kadar gidecek olan siz sanal gezginlerin, burayı ve özellikle bu yürüyüşü kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm için yazdım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bhutan’daki ikinci en büyük ve ikinci en eski kale-manastır olan, tam adı  Pungtang Dechen Photrang Dzong  olan Punakha Dzong kelime olarak “Büyük Mutluluk Sarayı” anlamına geliyor. Bhutan’ı birleştiren Zhabdrung (Shabdrung) Ngawang Namgyal tarafından 1637–38 yıllarında yapılmış. Ülkenin başkenti Thimphu’ya 1955 yılında taşınana kadar da ülkenin yönetim merkezi olmuş. Ilıman bir iklime sahip olan bu çevre sayesinde, Thimphu’da yaşayan yüksek ruhban sınıfı kışı hala bu Kale-Manastırda geçiriyor. Kraliyet ailesinin tüm üyeleri burada taç giymişler.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Punakha Dzong, Pho Chhu (baba) ve Mo Chhu (anne) nehirlerinin Punakha–Wangdue Vadisinde birleştikleri yerde kurulmuş. Bu iki nehir birleşince Puna Tsang Chhu nehri oluyor ve Bhutan sınırından Hindistan’a devam ediyor.

IMG_4757.JPG

Bu kale manastırı karşıdan gören bir park içinden fotoğraflarını çektik. Daha sonra ise kale ile aynı zamanda yani 17. yüzyılda yapılan üstü kapalı bir köprüden geçip Dzong’a girdik. Bu kale manastır, zaman zaman sel baskınlarına uğramış. Bunlardan 1957 yılında olan selde bu köprü tamamen yıkılmış. 2006 yılında geleneksel bir üstü kapalı köprü inşasına başlanmış ve Wangchuck Kraliyet Ailesinin yüzüncü yılına, yani 2008 yılına yetiştirilmiş.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Köprüden sonra içinde mavi renkli Jakanda Ağaçlarının bulunduğu bir bahçeyi geçip, ana giriş kapısındaki merdivenleri tırmandık. Kale-Manastırın ilk avlusunda bir küçük Chorten ve bir de “Buddha Ağacı” dedikleri ağaç var. Hikayesi bol Bhutan’da söylence o ki; Bu kaleyi inşa eden mimar bu ağacın dibinde uykuya dalıyor ve rüyasında şimdiki kaleyi görüyor. Hafızasına kazınan bu görüntüyü de yazı, çizgi, plan ve proje gibi bir şey kullanmadan hayata geçiriyor. Bu kısımlar Kale-Manastırın daha çok idari kısımları. Diğer avluların bulunduğu bölümlerde ise Manastırlar var. Bunlar içinde bazı değerli kutsal emanetler var. Bu güzel Kale-Manastır beni geçen defa da çok etkilemişti, bu sefer de çok etkiledi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Punakha Dzong’u gezdikten sonra, Dochula Pass’a doğru yola düştük.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Aracımız yeşillikler içinde yol almaya başladı. Bu arada yol boyu mısır satan Bhutanlı kadınlar gördük. Bir, iki derken araçtan birisi “haydi mısır alalım” dedi. İçimden kem küm etsem de sonra “neden olmasın” deyip, bir tanesinin önünde aracı durdurduk. Adam başı birer tane mısır alıp yemeğe başladık. Birisi bir tane daha istedi; “La havle” çekip yeni bir tane daha sipariş verdik. Bu arada mısır bana da bir tatlı geldi. Araçtakilerin tamamı 2. mısırı istediler. Ben mi? Evet! Ben dahil… Adam başı üçer tane mısır yemişiz. Dünyanın en organik ülkesinde, unuttuğumuz bir tadı yeniden bulduk. Kıssadan hisse; Bhutan’da yol boyu satıcılardan mısır alıp, mutlaka yenilecek..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

img_5002Sonunda Dochula Pass’a geldik. Daha önce sabahın ayazında geldiğimiz bu geçide, bu sefer öğleden sonra gelmiş olduk. Rehber Sonam bize piknik ayarladığını söyledi ama benim pek umurumda da değil. Ben hemen Druk Wangyal Chorten denen ve 108 adet Stupanın bulunduğu alana yöneldim. Buradan manzara müthiş. Hava açık ve karşıda Bhutan’ın yüksek tepelerinden olan Doğu Himalayalarına ait Masagang  Tepesi (7200 mt) gözüküyor. Bu stupalarda dini objeler saklı ve Bhutan’ın, Hindistan’la arasını açan Hintli ayrılıkçı gruplara karşı, Bhutanlıların kazandıkları savaşın şerefine yapılmışlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

3150 metredeki Dochula Pass’da bulunan diğer önemli yer ise Zangdo Pelri Lhakhang Tapınağı. Buradan manzara da harika. Hava berrak, karşımızda Himalayalar tüm güzelliği ile duruyor.Burada bizi bir de sürpriz bekliyordu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bizim piknik meğerse burada olacakmış. Piknik deyince ne beklersiniz? Sandviç filan değil mi? Hayır! Burada, Kraliçenin yaptırdığı bu tapınağın hemen önündeki yeşillikte, masalar kurulmuş, iki adet personel hizmette ve dört çeşit yemek kaplarımıza doldurulmayı bekliyor. O manzara şu anda aklıma gelince hala müthiş bir keyif alıyorum. Gezimizin en güzel anlarından bir tanesiydi. Tapınağı ziyarete gelen ve bizi kendi rehberlerine gösterip “biz de isteriz” dediklerini düşündüğümüz diğer turistlere iyi hava attık. Burada 1,5-2 saate yakın zaman geçirdik.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Daha sonra ise tekrar yola düştük ve önce 30-45 dakika kadar sonra Thimphu, 1.5 saat kadar sonra da gezimizin son durağı olan Paro’ya vardık. Paro’ya varılır da “son bir kez daha alışveriş yapalım” istediğinde bulunmaz mı benim gezgin arkadaşlarım! Onları mı kıracağım! Daldık son alışverişlere ve otelimize geldik.

IMG_5092.JPG

Bhutan’daki son aktivitemiz Sıcak Taş banyosu almaktı. Kaynak sularının doldurulduğu bir küvete, taşlar ısıtılıp tek tek atılıyor. Böylece su ısıtılmış oluyor. Bhutan için geleneksel bir banyo. Önce herkes almak istedi. Ancak otelimizde 2 adet banyo küveti var ve o da açıkta. Evet! Yanlış duymadınız banyonun sadece üstü kapalı, yan duvarlar ise açık. Haliyle arkadaşların çoğu vazgeçti. Ben dahil üç arkadaş her durumda bu banyoyu denemek istedik. Yanımızda getirdiğimiz mayoları odamızda giyip, açıkta da soyunup, taşların tek tek atılması ile ısıtılan suya daldık. Sizin istediğiniz sıcaklığa getirene kadar da taşları atıyorlar. Denemeniz gerekir ama belki daha iyi bir yerde. Eminim bir yerlerde daha da iyi örnekleri vardır.

Evet Sanal Gezginler… Bu gece Paro’da son yemeğimiz ve Bhutan’da son gecemiz. Günler koşturdu geçti gitti. Ertesi gün Paro’dan Delhi’ye uçtuk ve yarım gün kadar Delhi turu yaptık. Geçen Hindistan gezimden sonra burası ile ilgili anılarımı yazdığımdan, bu kısmı yazmayacağım. Aslında Bhutan’dan sonra Hindistan’a gitmek beni, bizi yordu. Onun için Delhi anılarımı yazmanın yorgunluğunu doğrusu kaldıramayacağım.

Bu sefer artık Bhutan’a doyarım diyordum ama bu yazıları yazarken geriye baktığımda “keşke vaktim olsaydı” , “keşke yapsaydım” ya da “keşke oraya kadar gitmişken görebilseydim” dediğim oldu. Sonuçta bir defa daha anladım ki, bir gezgine asla yetmiyor.

Şanslıydım; 2011 yılında “64.000 turistin gelmesi ile rekor kırıldı”  denen bir ülkeyi, ikinci kez gezme şansına erdim. Bhutan’ın ileriki yıllarda çok daha fazla turist ağırlayacağını ve bunun da ülkeye daha fazla getirisi olacağını biliyorum. Ama bu artışın ülkeye bir bedeli olacağından eminim. Bir yılda Thimphu’nun şantiye alanı haline geldiğini gözlemledik. Onun için Sanal Gezgin arkadaşlarıma tavsiyem; Bu güzelim ülke, bu “Harikalar Diyarı” özgünlüğünü kaybetmeden, imkan da varsa ziyaret edin derim.

Siyah boyunlu turnayı görmek, pirinç tarlaları arasından geçip Khamsum Yuley Namgyar Chorten’e doğru bir yürüyüş yapmak ya da tadına doyamadığım okçuluk müsabakalarını izlemek veya bir festivali zaman derdi olmadan izlemek için üçüncü kez Bhutan’a gidilir mi?

Kimbilir? Gezginin işi belli olmaz!

Sabırla okuyanlara teşekkür ederim..

Gezekalın ve aydınlık kalın…

Dr Ümit Kuru

İlk yayın tarihi: 24.11.2012 saat 01:33

Gözden geçirilmiş son yayın 14.01.2017 Saat 00:49

IMG_5014.JPG