Milos Adası Plajları

“Milos Adası plajları mı yoksa Nakşa Adası plajları mı daha iyiydi?” diye sorarsanız, yanıtım “Milos Adası plajları” olurdu. Öncelikle Milos Adası daha az kalabalıktı ve şezlong-şemsiye kiralama fiyatları daha uygundu. Her iki adanın da denizi çok berraktı ancak Milos’ta denizin daha sakin halleriyle karşılaştık.

Milos Adası Güney Plajları

Milos Adası’na zaten geç saatlerde varmıştık; o yüzden o gün tek aktivitemiz otelde dinlenmek oldu. Ama ertesi gün ilk işimiz tekne turuna gitmek oldu. Adaya henüz tam hakim olamadığımızdan bunun doğru bir tercih olduğunu düşündük. Adanın güney tarafındaki Kleftiko ve Gerakas gibi önemli plajlara zaten tekne turu olmadan gitme şansınız yok. Tekne turları Agia Kiriaki Plajı‘ndan kalkıyor. Buradan kalkan turlar, sabah ve öğle sonrası olmak üzere günde iki kez düzenlenen yarım günlük turlar oluyor. Zefiros Boat Tours ve Armi Sea Excursions gibi firmalar en güvenilir olanları. Biz ikinci firma ile bir tur aldık. Armi tur sizi kıyıdan küçük botlarla tur teknesine taşıyor; Zefiros’un ise kendi özel iskelesi var ama plajın sonuna kadar yürümeniz gerekiyor.

Bu gezileri klasik küçük Yunan tekneleriyle yapıyorlar. Kişi başı 50 Euro olan tur ücretine; saat 10:00’da başlayıp 13:30-14:00 sularında sona eren rota boyunca şarap, likör veya limonata gibi soğuk bir içecek ikramı da dâhil.

Tekne turu sırasında Kleftiko Koyu’na ilerlerken son derece ilginç coğrafi oluşumlarla karşılaşıyorsunuz. Bu coğrafyada karadan denize ulaşmak oldukça zor. Tekne ile yolculuğumuzda yolumuz üzerinde ilginç bir plajın da önünden geçiyorsunuz. Kayaların arasına kurulmuş merdiven ve sarkıtılan halatlarla inilen plajın ismi Tsigrado.

Milos’un zengin endüstriyel jeolojisini gözler önüne seren aktif maden yatakları ile cevherlerin gemilere yüklendiği yükleme iskelerini de yolculuğunuz sırasında göreceksiniz. Adaya damgasını vuran bentonit ve perlit madenleri de tam olarak bu bölgelerde çıkarılıyor.

Tekne turları sahil boyunca Kleftiko Plajına kadar gidiyorlar ve burada yaklaşık bir saatlik ilk yüzme molası veriliyor. “Kleftiko” kelime anlamı olarak “korsan koyu” demek. Tarihsel olarak bu bölge, Ege Denizi’nde seyreden tüccar gemilerini pusuya düşüren korsanların ve deniz haydutlarının teknelerini saklamak, yağmaladıkları ganimetleri gizlemek ve kendilerini korumak için kullandıkları doğal bir sığınakmış.

Kleftiko Plajı, Milos Adası’nın şüphesiz en ikonik ve büyüleyici doğa harikası. Masmavi berrak suları, yüksek beyaz kayalıkları, deniz mağaraları ve gizli geçitleriyle hem macera tutkunlarını hem de deniz severleri cezbediyor. Tek dezavantajı ise gün içinde teknelerle dolup taşması. Kaptanımız bizim gittiğimiz dönemde teknelerin az olduğunu söylese de, var olanlar bile ortalığı kalabalıklaştırmaya yeterliydi.

Şnorkel meraklılarına küçük bir tüyo: Ortası delik kayanın diğer tarafındaki su altı dünyası çok daha renkli. Keşke bu büyüleyici yerde daha sakin bir zamanda ve biraz daha uzun soluklu vakit geçirebilseydik.

Tekne turunun diğer yüzme molası verilen plajı ise Gerakas Plajı. Milos adasının güneyinde yer alan, etkileyici doğası ve sakin atmosferiyle öne çıkan özel plajlardan birisi. Etrafını çevreleyen sarp yeşilimsi ve beyaz kil kayalıklarıyla kartpostallık bir manzaraya sahip.

Tekne turunun ardından Agia Kiriaki Plajı’nda kalmak yerine komşu plaja geçtik. Agia Kiriaki tarafında tesis imkânları oldukça kısıtlıyken, Paleochori Plajı hem yeme-içme alternatifleri hem de şezlong-şemsiye hizmetleriyle çok daha zengin. Sahildeki Sirocco Volcanic Restaurant, volkanik sıcaklıktaki kumda et ve balık pişirmesiyle meşhur; ancak fazlasıyla turistik ve pahalı bulduğumuz için es geçtik. Biz tercihimizi daha sakin bulduğumuz Pelagos Restaurant’tan yana kullandık ve orada keyifle bir şeyler yiyip içtik.

Paleochori Plajı güzel bir plajdı. Burada birkaç saatlik bir yüzme molası verdik.

Milos Adası Kuzey Plajları

Bir sabah hemen kahvaltı sonrası erkenden Sarakiniko Plajı‘na gittik. Burası resmen otobüslerle turların turist getirdiği ve çok yoğun ziyaret alan bir bölge. Bu nedenle mutlaka sabah erken veya akşam geç saatte orada olmaya çalışın.

Bu plaj, Milos adasının dünyaca ünlü, ay yüzeyini andıran sıra dışı ve sürreal manzarasıyla adanın simgesi haline gelmiş en popüler noktalarından birisi. Milyonlarca yıllık dalga ve rüzgâr aşındırmasıyla pürüzsüzleşen o parlak beyaz kayalar, insana adeta başka bir gezegendeymiş hissiyatı veriyor.

Burası klasik anlamda uzun, kumlu bir kumsaldan ziyade daha çok kayalık bir kıyı yapısına sahip. Seyahat rehberleri ve diğer gezginler, berrak ve derin sularında yüzmenin ya da yüksek kayalardan atlamanın keyfinden bahsetse de biz denize girmeye bile yeltenmedik. Açıkçası burada yüzmek bize biraz zahmetli ve riskli geldi; ancak kesinlikle görülmesi gereken etkileyici bir yer.

Sarakiniko isminin kökeni, Orta Çağ’da Ege Denizi’nde hüküm süren ve bölgenin korkulan Arap korsanları “Sarazenler”e (Sarakinoi / Sarakinler) dayanıyor.

Geçmişte bu korsanlar, Milos Adası’nın kuzeyindeki bu korunaklı labirentleri ve gizli mağaraları teknelerini saklamak, fırtınalardan korunmak ve baskınlar için üs olarak kullanırlarmış. Zamanla bölge bu isimle anılmaya başlanmış ve günümüze kadar “Sarazenlerin/Korsanların yeri” anlamına gelen Sarakiniko adıyla gelmiş.

Sarakiniko’nun büyüleyici kaya yapısı, hafif ve gözenekli pomza taşları ile sıkışmış volkanik kül ve tüflerden oluşuyor. Milyonlarca yıldır kuzeyden esen sert rüzgârların ve Ege Denizi’nin hırçın dalgalarının bu yumuşak yapıları dövmesi ve aşındırması sonucunda kıyıda labirenti andıran geçitler, tüneller ve mağaralar meydana gelmiş. Tabii bu mağaraların bir kısmının insan eliyle oyulduğunu da belirtmek gerek.

Milos Adası’nın kuzey kıyısındaki pitoresk bir koyda gizlenen Firopotamos, hem karakteristik bir balıkçı yerleşimi hem de harika bir plaj.

Adanın geleneksel mimarisini ve o sakin atmosferini en iyi yansıtan özel köşelerden biri olan burada, şezlong kiralayıp birkaç saat yüzme fırsatı bulduk ve ada genelinde en çok sevdiğimiz noktalardan biri haline geldi.

Küçük, çakıllı-kumlu kıvrık kumsalı ve berrak turkuaz sularıyla yüzüp dinlenmek için birebir olan plajda temel tesisler de mevcut. Koyun arkasındaki tarihi kilise ve ulu ağaçlar bölgeye bambaşka bir karakter katıyor. Firopotamos, adanın ünlü geleneksel balıkçı evlerini (syrmata) yakından görmek için de ideal bir nokta.

Koyun hemen ucundaki kayalık burnun üzerinde, dalgaların yanı başındaki beyaz duvarlı, mavi detaylı Agios Nikolaos Şapeli, klasik Yunanistan ada mimarisinin en güzel örneklerinden biri. Denizcilerin koruyucusu Aziz Nikolaos’a adanmış bu şapel ortama ayrı bir huzur katıyor.

Koyun yukarısındaki tepelerde ise eski yapı kalıntıları ve eski maden/taş ocaklarının izleri yer alıyor. Özellikle bu tepelerden fotoğraf makinenizle harika manzaralar yakalayabilirsiniz.

Günün devamında yüzmek için rotamızı Plathiena Plajı‘na çevirdik. Firopotamos’tan araçla yaklaşık 10 dakikada bu sahile ulaşmak mümkün.

Milos Adası’nın kuzeybatısında, idari merkez Plaka’ya oldukça yakın bir konumda yer alan Plathiena, son derece huzurlu ve korunaklı bir sahil. Sarakiniko ve Firopotamos gibi popüler kuzey noktalarına yakın olmasına rağmen genellikle daha sakin bir atmosfere sahip. Sahilde tesis ile şemsiye ve şezlong kiralama imkânı da mevcut. Özellikle plajın sol tarafındaki kayalık bölge, şnorkel yapmak isteyenler için harika bir alternatif sunuyor.

Alogomandra Plajı hemen otelimiz olan Galini Otel’e yürüme mesafesinde olan bir plajdı. Birgün sakin haline denk geldik ve yüzdük. Adanın diğer ünlü plajlarına kıyasla daha tenha, gizli ve vahşi bir güzelliğe sahip özel plajlarından bir tanesi. Güzel bir plaj ama yüzdüğümüz gün bir hata yapıp plajın esas önemli olan tarafında yüzmediğimizi sonradan fark ettim. Plajın yüzmediğimiz tarafında büyük bir mağara var. Ertesi güne burada yüzeriz dedik ama olmadı.

Altın sarısı ince kumu ve berrak, sığ turkuaz sularıyla yüzmek ve kıyının tadını çıkarmak için harika bir plaj. Konumu itibarıyla kuzeye baktığından rüzgârlı günlerde dalgalı olabileceğini hesaba katmak gerekiyor; nitekim biz de ertesi günkü dalgalı hali yüzünden burada denize giremedik.

Pollonia Plajı, adanın kuzeyinde yer almasına rağmen diğer noktalara kıyasla daha sakin bir alternatif sunuyor. Milos Adası’nın kuzeydoğu ucundaki en sevimli ve popüler balıkçı yerleşimlerinden biri olan Pollonia (Apollonia) köyünde bulunan bu sahil; adanın vahşi ve sarp batı/kuzey kıyılarından farklı olarak son derece huzurlu, aile dostu ve canlı bir atmosfere sahip. Tesis açısından da oldukça zengin olan plajın hemen arkasında sahil boyunca sıralanan geleneksel tavernalar ve kafeler yer alıyor. Denizden çıktıktan sonra taze deniz ürünlerinin tadını çıkarmak veya keyifli bir kahve molası vermek için adeta biçilmiş kaftan.

Geniş, ince kumlu sahili ve ağaçların sağladığı doğal gölgelik alanlar; çocuklu aileler ile sakin bir deniz keyfi arayanlar için burayı ideal kılıyor. Sığ ve berrak suları dalgasız bir yüzme deneyimi sunarken, adada ücretsiz duş imkânı bulabildiğimiz tek yer burası olması da ufak bir artıydı. Sabahları sahilin atmosferi son derece keyifli; sabah kahvenizi yudumlamak için de harika bir durak. İşin ilginç tarafı bu kumluk denizde şnorkelle yüzerken ilk defa gördüğüm bir çütre balığını fotoğraflama şansım oldu.

Kimolos adasına giden feribotların kalktığı bir limana da sahip.

Paralia Papafragkas, Pollonia köyüne oldukça yakın bir konumda yer alıyor. Adanın en dramatik ve sıra dışı jeolojik oluşumlarından birisi de burası. Klasik anlamda geniş bir kumsaldan ziyade, devasa kayalıkların arasına gizlenmiş dar ve derin bir deniz koridoru şeklinde. Burada yüzmek riskli.

Sarp gri ve beyaz volkanik kayaların dalgalar tarafından oyulmasıyla oluşmuş dar kanyon benzeri geçit, denizin içeriye kadar girmesiyle adeta doğal bir yüzme havuzu veya gizli bir koy görünümü sunuyor. Yüzmeyi boşverin ama yukarıdan izlemesi ve fotoğraflaması çok güzel bir yer.

Adanın jeolojik yapısı sanki korsanlar için bir cennet yaratmış. Tıpkı Sarakiniko ve Kleftiko gibi, Papafragkas da geçmişte Bizans döneminde ve korsanlar çağında deniz haydutlarının teknelerini saklamak ve gizli üs olarak kullanmak için tercih ettiği noktalardan biri olmuş.

Evet sevgili gezisever dostlarım, bu seriyi takip eden herkese sonsuz minnettarım! Kiklad Adaları’nın en özel iki cevheri olan Nakşa ve Milos’u, tüm detaylarıyla ve en samimi yönleriyle sizlerle buluşturmuş bulunuyorum. Artık rota belirleme ve yeni maceralara yelken açma zamanı.

Ne demiş iyi gezginler? “Gezin dostlar, gezin! Gezmediğiniz gün, günden sayılmaz...”
Ben de izninizle bu söze küçük bir ekleme yapayım: “Paylaşınız dostlar, paylaşınız… Çünkü gezdiğinizi paylaşmak, o güzide yerlere duyduğunuz saygının bir göstergesidir ve insanı zenginleştirir.“

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

29.09.2026

Milos Adası Köyleri Ve Ören Yerleri

Kiklad Adaları’nın en büyük beşinci adası olan Milos Adası, at nalına benzer karakteristik bir körfeze ve 151 km²’lik yüzey alanına sahip. Nakşa’dan zorlu bir feribot yolculuğu sonrası vardığımız adadaki otelimizi adanın kuzeyinde seçtiğimizden bahsetmiştim. Milos’un yaklaşık 3 katı büyük Nakşa’da araçla 4 günde 500 km kadar yol yapmışken, Milos’ta toplam araçla yaptığımız mesafe aynı sürede 150 km’yi geçmedi.

Adanın esas olarak 7 köyü var ama biz özellikle Adamas, Plaka, Tripiti köylerini ve sahil şeridine dağılmış Klima, Mandrakia, Firopotamos gibi küçük balıkçı yerleşim birimlerini gezmekle yetindik. Ada antik dönemlerden beri yerleşim alsa da Nakşa kadar çok tarihi ve gezilecek ören yeri yok.

ADAMAS:

Feribotların yanaştığı ana liman olan Adamas; kafe, taverna ve sahil yürüyüş yollarıyla adanın en hareketli yerleşim yeri. Yine de Nakşa merkezdeki hareketliliğe göre sakin sayılır. Alışveriş ihtiyacımızıın olduğu zamanlar ve son gün dışında orada olma gereği pek hissetmedik. Sahile sıralanmış restoranlardan birisi olan Trapatselis’de tatilimizin son yemeğini yedik.

TRYPİTİ KÖYÜ

Bu köye gitmeniz için en önemli neden yeraltı mezarlarını (Catacombs) ziyaret etmek olmalı. Mezarların bulunduğu alana araçla bir yere kadar gidelebiliyor ve sonrasında ise yürümek zorundasınız. İlk olarak karşınıza adanın antik dünyadaki kültürel ve sanatsal zirvesinin en büyük kanıtı olan ve dünyaca ünlü Milos Venüsü (Aphrodite) heykelinin imitasyonu çıkıyor.

1820 yılında adadaki antik kentin kalıntılarında bir köylü tarafından bu civardaki tarlasında bulunmuş ve sonra da Fransa’ya kaçırılmış. Bugün orijinali Paris’te Louvre Müzesi’nde sergileniyor.

Trypiti köyü yakınlarında yer alan Milos Yeraltı Mezarları‘nın tarihi Roma dönemine (MS 1. ve 5. yüzyıllar arası) kadar gidiyor. Roma İmparatorluğu’nun zulmünden kaçan ilk Hristiyanların ibadet ettiği, ölülerini gömdüğü ve gizlendiği bu mezarlar; Roma ve Kudüs’ten sonra dünyadaki en önemli erken Hristiyanlık anıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Önemli bir tarihi alan.

O dönemin mezarları duvarlara açılır ve ölülerde buralara yerleştirilirmiş. O zaman mezarlar bu şekilde sade görünümde değil, daha süslü bir haldeymiş. Ada halkı bu mezarları bir süre soğuk hava deposu gibi kullanmış.

Aslında bu yeraltı mezarlarından 3 tanesi kazılmış ancak ziyarete açık olan 2 tanesi. Alanı gruplar halinde ve rehber eşliğinde geziyorsunuz. ziyaret ücreti 10 Euro kişi başı ve 15:30 son ziyaret saati.

Buraya kadar gelmişken otoparka yakın eski yeldeğirmenlerinin bulunduğu tepeye doğru yürümeyi de ihmal etmeyin. Güzel fotoğraflar çekeceksinizdir.

Plaka:

Adanın tepesine kurulmuş olan Plaka, geleneksel Kiklad mimarisi (beyaz evler, mavi pencereler ve dar labirent sokaklar) dendiğinde akla ilk gelen yerdir. Araç girişine kapalı olan bu tarihi köyün tepesindeki Venedik Kalesi (Kastro), Ege Denizi’ne karşı gün batımını izlemek için adadaki en büyüleyici durak.

Biz öğle sıcağında oradaydık ve merdivenler bizi biraz zorladı ama tepeye vardığınızda ödülünüz büyük olacaktır.


Plaka’nın en yüksek noktasında, 13. yüzyıldan kalma bir Venedik kalesinin kalıntıları ve yamacındaki beyaz badanalı Panagia Schinousa Kilisesi yer alıyor.

Zirve, tüm adayı kuşbakışı gören 360 derecelik panoramik bir manzara sunuyor. Bu nokta Milos’ta gün batımını izlemek için en popüler noktaların başında geliyormuş.

Milos’un tarihi başkentidir. Köy bir savunma kalesi olarak inşa edildiğinden, dar patikaları istilacı korsanların kafasını karıştırmak amacıyla bilerek labirent şeklinde tasarlanmış.

Biz aynı günün bir öğle sonrasında hem yeraltı mezarlarını ve hem de Plaka Köyündeki Venedik Kalesi gezisini yaptık. Glaronisia adlı bir restorantta ise geç öğle sonrası yemeğimizi yedik.

Bu tavernada herhalde gezimizin en güzel yemeklerinden birini yemişizdir. Nefis bir kuzu haşlama yedik. Musakka yemeği de çok özelmiş ama biz orada iken daha henüz pişiriliyordu. Cumartesi akşamları canlı müzik de oluyormuş.

Klima, Mandrakia ve Firopotamos

Bunlar klasik anlamda kalabalık köyler olmasa de “Sirmata” adı verilen, alt katları tekneleri korumak için oyulmuş ve kapıları rengarenk boyanmış geleneksel balıkçı evleriyle Milos’un fotoğraflarda en çok görülen, mutlaka ziyaret edilmesi gereken ikonik sahil yerleşimleridir.

Aslında bunlar zamanında ev amaçlı hizmet vermezlerdi. Balıkçı teknelerini kışın fırtınalardan ve dalgalardan korumak için oyulmuş geleneksel tekneliklerdi. Alt katın denize açılan devasa, kemerli büyük kapıları var; balıkçılar teknelerini doğrudan buradan içeriye çekerlermiş.

Üst kat ise genellikle balıkçıların ve ailelerinin geçici olarak dinlendiği, ağlarını onardığı küçük birer oda (bazen ufak bir mutfak ve yatak) olarak kullanılırmış. Günümüzde ise birçoğu restore edilerek yazlık eve, butik pansiyona veya nostaljik tatil evlerine dönüştürülmüş.

Konuyu bu civardaki To Diporto adlı başka bir restoranda yediğimiz güzel musakka ve müjver yemeğinden bahsederek bitirelim. Yolunuz buralara düşerse, sıcak ve samimi ortamıyla gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim yemek mekanlarından biri olabilir.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

28.09.2026

Nakşa Adası Plajları

Ege’nin kalbinde kilometrelerce uzunluktaki sahilleriyle Nakşa sizi bambaşka bir dünyaya davet ediyor. Kimi yerde kayalıkların arasına saklanmış turkuaz koylar, kimi yerde rüzgarın şekillendirdiği uçsuz bucaksız kumsallar bulunuyor.

Nakşa’nın kumsalları ve denizi insana ne kadar davetkâr olsa da adaya adım atar atmaz fark edeceğiniz o meşhur meltem rüzgarları, bazen en güzel koyda bile denize girmeyi imkansız hâle getirebiliyor. Tabii ki işin sırrı da tam burada başlıyor. Rüzgarın yönünü iyi bilmek, adanın kuytularında o dalgasız ve sakin sığınağı bulabilmenin tek anahtarıdır. Bu nedenle bu konuya başlamadan önce size en önemli tavsiyem Kiklad Adaları’nda plaja gidecekseniz sabah kalkar kalmaz önce rüzgarın yönünü ve şiddetini kontrol etmenizdir. Rüzgarın etkilemediği bir kıyı mutlaka bulunacaktır.

NAKŞA ADASI BATI SAHİLİ PLAJLARI

Agios Prokopios Plajı: Yalnızca Nakşa’nın değil, tüm Yunanistan’ın en güzel ve etkileyici plajlarından biri olarak kabul ediliyor. Adanın batı kıyısında, Merkezin yaklaşık 5 km güneyinde yer alıyor ve Avrupa’nın en iyi plajları listelerinde sıkça kendine yer buluyormuş.

Burası ince, altın sarısı-beyaz kumları ve arkasındaki doğal kum tepeleriyle yaklaşık 1.5 kilometre uzunluğunda muhteşem bir sahil şeridi. Suyu; kristal berraklığında, turkuaz ve mavinin en canlı tonlarıyla devasa doğal bir yüzme havuzunu andırıyor. Ulaşımı en kolay sahillerden. Benim gibi şnorkelle yüzmeyi sevenler için bu kumluk deniz pek cezbedici değil. Yani su çok berrak ama suyun altındaki canlılıkta çeşitlilik fazla değil.

Biz adaya vardığımızın ve otele yerleştiğimizin hemen sonrası bu sahile gittik. Aracınızı park etmeniz kolay ve sahilin özellikle güney kısmında şezlong ve soğuk-sıcak içecek alabileceğiniz ve birşeyler yiyebileceğiniz tesislerden bolca bulnuyor. Adada şezlong-şemsiye fiyatları plajına göre 10-20 Euro arasında değişiyor Kuzey kısmı ise daha sakin ve şezlong ve şemsiye bulunmuyor. Kumlara yayılmanız gerekiyor.

Nakşa’da ilk yemek yediğimiz yer de bu sahile yakın Giannoulis adlı tavernaydı. Çok tavsiye edilen bir aile işletmesi.

Agios Georgios Plajı: Adaya feribotla geldiğinizde, merkezden ve limandan yürüyerek sadece birkaç dakikada ulaşabileceğiniz bir konumdaki plajdır. Herhangi bir araç kiralamaya gerek kalmadan denize girmek isteyenler için ideal. Kilometrelerce uzanan ince, altın rengi kumsallara ve sığ bir denize sahip. Suyu oldukça berrak ve güvenli. Sahilde şezlong-şemsiye ve tesis imkanları da bol. Ama kolay ulaşım olunca bereberinde kalabalık da oluyor. Bu plajda sadece gün batımını izlemekle yetindik.

Alyko Plajı: Adanın batısının en uzaktaki plajlarından ama en güzellerinden bir tanesi de bu plaj. Nakşa adasının en güneybatı kesiminde yer alan, turistik kalabalıklardan ve büyük otellerin gürültüsünden uzak kalmak isteyenler için adanın en özel ve vahşi doğaya sahip kıyılarından birisi olarak kabul ediliyor. Biz de bu plajda yüzmeyi çok sevdik.

Diğer popüler plajların aksine Alyko’da şezlong, şemsiye, kafe veya herhangi bir işletme bulunmuyor. Tamamen doğayla baş başa kalıyorsunuz. Bu yüzden buraya gelirken su ve gölgelik gibi kişisel ihtiyaçlarınızı yanınızda getirmeniz gerekiyor.

Plajın hemen yakınındaki yarımadada, geçmişte yarım kalan ve biz göremesek de duvarları renkli sokak sanatları ve grafitilerle kaplanmış terk edilmiş eski bir otel kalıntısı bulunuyor. Bir de şapel var ve bu açıdan plajın güzel fotoğrafları çekilebiliyor.

Plajın bu yakası şnorkel meraklıları için uygun. Kristal berraklığında, turkuaz rengi sulara sahip bir plaj ve benim Nakşa’da favori plajlarımdan oldu.

Paralia Mikri Vigla: Nakşa adasının en karakteristik ve dinamik kıyılarından birisi Mikri Vigla Plajıdır. Alyko Plajının denizi daha güzel olsa da bu sahili de sevdim Çünkü burada şezlong ve şemsiye kiralama şansı ve sahile karşı bir şeyler yiyip içebileceğiniz bir tesis mevcut.

Devasa kayalık bir burunla iki farklı koya (Parthena ve Limni) bölünen bu sahil, hem su sporları tutkunlarının hem de doğallığı sevenlerin favori durakları arasında.

Bu sahil de altın sarısı kumlara ve kristal berraklığındaki turkuaz denize sahip. Ama aynı zamanda arkasındaki etkileyici kayalık formasyonlarıyla hem fotoğrafçılar hem de şnorkel tıtkunları için uygun bir plaj.

Paralia Agia Anna: Bizim otele en yakın olan ama kalabalık ortamı nedeniyle hiç yüzmeyip sadece gün batımı ve akşam sahil yürüyüşü için gittiğimiz bir başka batı sahili. Adanın en samimi ve keyifli sahil duraklarından birisi. Tesis, şezlong ve şemsiyeden bol bir şey yok.

İnce, altın sarısı kumları ve dalgaların yumuşakça dövdüğü berrak turkuaz sulara sahip. Sığ denizi sayesinde çocuklu aileler için ideal bir plaj. Akşamları sahile tavernaların masaları kuruluyor.

NAKŞA ADASI KUZEY SAHİLİ PLAJLARI

Varka Plajı: Kilometrelerce uzanan ince kumlu plaj olmasına rağmen en büyük dezavantajı adanın meltem rüzgârlarını doğrudan alan açık bir yapısının olması. Bu sayede de diğer plajlara göre çok daha sakin. Biz sadece yukarıdan fotoğraflamakla yetindik ve bir sonraki plaja yöneldik.

Mikra Bay: Nakşa Adası’nın kuzeybatı/kuzey kesiminde yer alan, kalabalıklardan tamamen uzak, adeta gizli kalmış sakin bir cennet. Nakşa Adası’nda en sevdiğim plaj oldu. Araçla plaja kadar inmek olsalıklı ama çok dikkatli olmak gerekiyor. Yaklaşık 750 metrelik yol tamamen dar ve toprak yol. Biz aracı yukarıda bırakıp plaja kadar yayan yürüdük. Yokuş aşağı inmek iyi de yokuş yukarı çıkmak sıcakta biraz zorladı.

Nakşa Adası kuzey sahilleri meltem rüzgârlarına hemen her zaman maruz kalıyor. Kuzey de olmasına rağmen meşhur meltem rüzgarlarına karşı oldukça iyi korunan nadir noktalardan birisi de bu plaj. Burada tesis filan yok ama bir tatil yerine ait şezlong ve şemsiyeler var.

Bizim gibi adanın sakinleştiği dönemlerde giderseniz bunlardan faydalanmanız mümkün oluyor. Yine de suyunuzu ve atıştırmalık bir şeyleri yanınızda götürmeniz gerekir.

Sahili hem ince kum hem de küçük çakıl taşlarının karışımından oluşuyor. Suları masmavi (azure) ve ferahlatıcı. Şnorkel için en güzel yer bu sahildi. Kayalık kenarlarda suyun altı çok hareketliydi ve canlı çeşidi fazlaydı.

Abram Plajı: Kristal berraklığında, derin mavi sulara sahip bir plaj. Adanın kuzeyinde yer aldığı için kuzey rüzgarlarından etkilenebiliyor. Biz bu plajı da sadece fotoğrafladık ama doğru zamanda orada yüzmek isterdim. Berrak suları şnorkel tutkunları için uygunmuş. Kıyıda bir tavernası var.

NAKŞA ADASI DOĞU SAHİLİ PLAJLARI

Ligardia Plajı

Adanın doğu sahilinde yer alan, oldukça izole ve saklı bir plaj. Biz burada yüzmeyi de çok sevdik. Bence adanın en fotoğrafik köşelerinden bir tanesi. Sahilin yakınlarında huzurlu atmosferi tamamlayan pitoresk taş Agios Ioannis Şapeli yer alıyor

Sularının derin ve kristal berraklığında olması, burayı şnorkel yapmak, serbest dalış gerçekleştirmek ve su altı dünyasını keşfetmek isteyenler için adanın en ideal noktalarından birisi yapıyor.

Plajda şezlong-şemsiye yok ama ağaç altına gayet güzel yerleşebiliyorsunuz. Yürüme mesafesinde bir kantin var.

Pralia Klidos:

Adanın turistik kalabalıklarından tamamen uzak. Şezlong, şemsiye, kafe veya herhangi bir işletme kesinlikle. Yol uzun ama plaja ulaşım kolay. Tam anlamıyla el değmemiş, doğayla baş başa kalacağınız sakin bir kaçış noktası. Sadece fotoğraflamakla yetindik.

Panermos Plajı:

Nakşa (Naxos) adasının en güneydoğu ucunda, adeta adanın “dünyanın bittiği yer” denebilecek en izole köşesinde yer alan saklı bir başka cennet.

Panermos, korunaklı, neredeyse kapalı bir koy yapısına sahiptir. Bu coğrafi konumu sayesinde Nakşa’nın meşhur meltem rüzgârlarına karşı adanın en iyi korunan paljlarından birisidir; rüzgârlı günlerde bile çarşaf gibi, durgun ve sığ sular sunuyor. Buradan Rina Mağarasına tekneler kalkıyor. Biz o gün mağaraya denizden ulaşmak için tekne turu almak istedik ama yer bulamadık.

Evet sevgili dostlar; bu bölümle Nakşa Adası yazımı tamamlamış oldum. Kiklad Adaları’nın bu en tarihi, en yeşil ve en büyük olanını hepinizin dünya gözüyle görmenizi ve güzelim sularında yüzmenizi dilerim.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

26.09.2026

Nakşa Adası Köyleri Ve Ören Yerleri

Nakşa Adası, altını her kazdığınızda yeni bir güzelliğini gün yüzüne çıkaran gerçek bir gezgin hazinesi. “Mümkünse okuduğum her yeri gezeyim, tavsiye edilen ne varsa tadına bakayım” huyumu bu gezide de uygulayınca Nakşa’da ve sonrasında gezdiğimiz Milos’ta kendimize oldukça sıkışık bir tempo yarattık. Adada geçirdiğimiz 4 gün boyunca klasik tempomuzdan ödün vermedik: Sabah erkenden yaptığımız kahvaltının ardından soluğu saat 13:00-14:00’e kadar adanın birbirinden güzel plajlarında aldık. Öğleden sonralarını ise adanın karakteristik köylerini ve tarihi duraklarını keşfetmeye ayırdık. Bazen bu huyumdan şikayet etsem de sonrasında geziyi yazıya dökerken hep ‘ne iyi ettim!’ diyorum. Bizim yaptığımız program zamanı kısıtlı olan çalışan gezginler için zorunlu bir tercih olsa da Nakşa Adası’nın koşturmadan, yavaş yavaş ve tadını çıkartarak en az bir hafta geçirebileceğiniz bir ada olduğunu ifade etmeliyim.

Nakşa Adası’nın merkezi olan Kastro ‘dan (Kale) daha önceki yazımda bahsetmiştim. Bahsetmediğim tek yeri, adanın simgesi ve ikonik yapısı olan Apollon Tapınağı. Tapınak ana limanın hemen yanındaki küçük bir adacık olan Palatia’da yer alıyor. Burası adanın antik dönem yerleşenlerinin milat öncesi 6. yüzyılda yaptıkları, daha doğrusu yapmaya başlayıp da hiç bitiremedikleri devasa bir tapınak. Sadece temelleri ve 6 metre uzunluğunda mermerden kapısı ayakta duruyor. Adada gün batımı, en güzel bu noktadan izleniyor.

Palatia adacığı, gün batımına bakış açınızı değiştirebilecek mitolojik bir öyküye de ev sahipliği yapıyor. Girit Kralı’nın güzel kızı Ariadne ile Atina kahramanı Theseus’un büyük aşkı, bu noktada adaya atılan adımla, Theseus’un vefasızlığıyla acı bir son bulur. Gözyaşlarının henüz kurumadığı o taşlarda, kader ağlarını yeniden örer ve hüzünlü prenses tam da bu noktada şarap tanrısı Dionysos’un kollarında yeni bir aşka uyanır. Ege’nin ortasındaki Kiklad adaları, tarihle mitolojinin birbirine sarıldığı böyle hikayelerle dolu.

Köylere geçmeden Kastro’da mutlaka yapmanız gereken bir başka aktivite ise aslında eski bir manastırın çatısı olan ve Avaton 1739 adlı mekanda bir şeyler yiyip içerken adanın muhteşem manzarasını tepeden izlemek olmalı. Hemen altında bulunan arkeoloji müzesini de gezmeyi unutmayın!

Gelelim Nakşa’nın otantik köyleri ve ören yerlerini gezmeye.. Hazırsanız, adanın altını üstüne getirmeye başlayalım!

NAKŞA ADASI’NIN OTANTİK KÖYLERİ VE ÖREN YERLERİ

Nakşa (Naxos) Adası genelinde, büyüklü küçüklü 40 ila 60’ın üzerinde yerleşim yeri ve köy bulunuyor. Hepsini gezmek anlamlı olmasa da bazılarını mutlaka programanıza almalısınız.

Halki (Chalki)

Nakşa Adası’nın kalbinde, zeytin ağaçları ve vadiler arasında yer alan Halki Köyü, sahil kasabalarının hareketliliğinden kaçıp adanın köklü tarihine sığınmak isteyenler için adeta bir zaman tüneli. Köyü gezmek için aracınızı mutlaka köy dışındaki otoparka bırakıyorsunuz.

Adanın diğer dağ köylerine kıyasla Halki, bir zamanlar Nakşa’nın ticaret ve idari merkezi olmasının getirdiği zenginlikle şekillenmiş. Sahip olduğu neoklasik tüccar villaları, Venedik izleri taşıyan yapıları, daracık ve rengarenk begonvilli sokaklarıyla adanın diğer köylerinden hemen ayrılıyor. Burada deniz kokusu yerini dağ serinliğine ve asırlık zeytin ağaçlarının huzuruna bırakıyor.

Köyün biraz dışında olan ve otoparka yakın St. George Diasoritis Kilisesi ile gezinize başlamanız mantıklı olandır. Burası 11. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın eski ve önemli Bizans kiliselerinden birisi. Öğle sonrası 15:00’i geçen bir zamanda orada olursanız içerideki yüzyıllık freskleri göremeyebilirsiniz.

Nakşa’ya özgü turunçgil yapraklarından yapılan ve adanın imza içkisi olan Kitron likörünün üretim yeri Vallindras Kitron Damıtımevi de bu köyde bulunuyor. 1896’dan beri faaliyette olan bu tarihi imalathaneyi gezmeyi ihmal etmeyin.

Panagia Protothroni Kilisesi 6. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın en eski ve en önemli Bizans kiliselerinden birisidir. İçerisinde bulunan yüzyıllık freskler önemliymiş ama biz orada iken kapalı olduğundan içeriyi gezemedik.

Barozzi Kulesi, Venedik mimarisinin izlerini taşıyan 17. yüzyıl yapımı bir kule ve köyün asil geçmişini yansıtan simgelerinden.

Köy gezimize köyün ana meydanındaki ulu çınarların gölgesinde soluklanmak ve karnımızı doyurmak için oturduğumuz Giannis Taverna‘da devam ettik. Burada odun ateşinde pişen tavuk sipariş ettik. Müthiş bir lezzetti. Kesinlikle tavsiye ederim.

Apeiranthos (Apiranthos)

Fanari Dağı’nın eteklerine kurulu, adanın en otantik ve dağlık yerleşim yerlerinden birisi de bu köy. Biz Halki Köyü gezimiz sonrasında burayı ziyaret ettik. Sokakları, meydanları ve evlerinin bir kısmı tamamen yerel mermer taşlarla döşendiği için halk arasında “Mermer Köy” olarak da anılıyor.

Gerçekten bu kadar çok mermer kullanılan başka bir yer görmemiştim. Burada da köye araçla giremiyorsunuz.

Venedik mimarisinin izlerini taşıyan kuleleri ve dağ manzarasına bakan taş balkondaki kahvehaneleriyle zamandan bağımsız, kendine has bir atmosfere sahip.

Koronos Köyü’ne Doğru-Koronos Köyü

Bir günü adanın kuzey kısımlarındaki plaj ve köylerine ayırdık. Kuzey plajlarında yüzdüğümüz günün öğle saatlerinde günün köy ve ören yerlerini gezmeye başladık. Sahili takip ederek ilk olarak Agia Kulesi‘ni fotoğrafladık.

17. yüzyılda adadaki zengin Ortodoks-Katolik soyulardan bir aile tarafından inşa edilmiş. Ege denizindeki korsan saldırılarına karşı kuzey kıyılarını gözetlemek, erken uyarı vermek ve aynı zamanda soylu ailenin yazlık müstahkem konutu olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. 1992 yılında geçirdiği büyük bir yangın sonucunda içi zarar görmüş ve günümüzde büyük ölçüde taş duvarlarıyla ayakta kalmış, doğayla bütünleşmiş bir kalıntı halinde.

Kouros, antik Yunan sanatında Arkaik Dönem’e (MÖ 7. ve 6. yüzyıllar) ait genç erkek figürlerini betimleyen heykellere verilen genel bir ad. Kelime anlamı olarak Antik Yunancada “genç adam”, “delikanlı” veya “soylu genç” anlamına geliyor. Nakşa Adası antik çağlardaki mermer işçiliğinin en güzel örnekleri olan atölyeleri içeriyor. Bunlardan bir tanesi Nakşa’nın kuzey ucundaki küçük balıkçı köyü Apollonas’ın hemen yakınındaki antik taş ocağında yer alan Apollon Kouros Heykeli’nin bulunduğu alan. Bir diğeri olan Faragi Kouros’unu ziyaret edemedik.

MÖ 6. yüzyıla tarihlenen bu devasa heykel yaklaşık 10,5 metre uzunluğunda ve ağırlığının da 30 tondan fazla olduğu tahmin ediliyor. Genç bir erkeği (Kouros) betimleyen heykel, antik dönem heykel sanatının boyut ve teknik sınırlarını göstermesi açısından eşsiz.

Heykel, bulunduğu kayaya tam olarak oyulmuş ancak tamamen koparılmamış. Antik heykeltıraşların taşı yerinde yontmaya başladığı, ancak taşıma sırasında heykelde derin bir çatlak oluştuğu veya antik ocağın terk edilmesi gerektiği için heykelin yarım bırakıldığı düşünülmekte. Yüzyıllardır sırt üstü yattığı yerde doğayla iç içe kalmış. Çok etkileyici bir yer, mutlaka ziyaret edilmeli.

Koronos Köyü, Naksos’un kuzeydoğu dağlık kesiminde, dağların yamaçlarında kurulmuş adanın en eski ve en karakteristik dağ köylerinden birisi.

Köy, derin bir vadinin yamaçlarında, iki karşıklı tepeye amfi tiyatro biçiminde yayılmış. Evler sarp bir yarık boyunca merdivenli, labirent gibi kıvrılan dar arnavut kaldırımlı sokaklarla birbirine bağlanıyor. Geleneksel Kiklad mimarisini yansıtan beyaz badanalı evlerin ahşap balkonları var.

Koronos, geçmişte adanın en önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan zımpara (emery) madenciliği ile büyük bir refah yaşamış köylerinden bir tanesi. Daha sonra ziyaret edeceğimiz Moutsouna kıyılarındaki limandan bu madenler dışarıya yollanırmış.

Bu köyün merkezinde Matina & Stavros Taverna adlı bir aile işletmesinde, eşsiz bir ortamda güzel bir “geç öğle yemeği” yedik. Ada genelinin keçi ve koyun etleri ile yapılan yemekleri de meşhur.

Moni Köyü ve Panagia Drossiani

Moni Köyü adını, antik/Bizans dönemine ait bir manastırdan (Yunancada moni manastır anlamına gelir) alıyor. Taş evleri, araç girişine kapalı dar ve kıvrımlı arnavut kaldırımlı sokaklarıyla son derece geleneksel ve huzurlu bir dokuya sahip. Biz esas olarak buraya köyün yakınında bulunan ve adanın (Hatta tüm Balkanlar’ın) en eski ve en önemli kiliselerinden biri olan Panagia Drossiani‘yi gezmek için buraya geldik.

MS 6. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) uzanan kökleriyle Nakşa’daki en eski kilise olduğu söyleniyor. Taş yapısı ve kubbeli tasarımı Erken Bizans döneminin izlerini taşıyor. Kilisenin iç duvarları, farklı yüzyıllara, özellikle de 10. ve 13. yüzyıllar arası döneme ait çok katmanlı ve oldukça iyi korunmuş fresklerle süslü.

Mum ışığıyla aydınlatılan atmosfer, ortama mistik hava veriyor. Doğayla da iç içe konumuyla Naxos’un turistik kalabalığından uzak, derin tarihi hissetmek isteyen gezginlerin mutlaka uğraması gereken noktaların başında geliyor.

Filoti Köyü

Naxos adasının en büyük ve en canlı dağ köyü olan Filoti, adanın merkezinde, Zeus Dağı’nın (Mount Zas) eteklerinde amfitiyatro şeklinde kurulmuş büyüleyici bir yerleşim. Naxos merkezine (Chora) yaklaşık 18 kilometre mesafede.

Köyün kalbi, devasa ve ulu bir çınar ağacının gölgelediği hareketli ana meydan atıyor. Bu meydan; geleneksel kahvehaneleri, yerel tavernaları ve hareketli sosyal yaşamıyla hem yerlilerin hem de gezginlerin buluşma noktası.

Bu köyde de beyaza boyanmış, düz damlı Kiklad evleri, rengarenk çiçeklerle süslü dar ve kıvrımlı sokaklar yürüyerek keşfetmek için son derece keyifli gezi ortamı yaratıyor.

Filoti, Naxos’un en büyük hayvancılık merkezlerinden birisiymiş. Bu nedenle bölge tescilli yerel peynirleri, kaliteli et yemekleri ve ev yapımı tatlılarıyla meşhur. Merkezdeki ulu çınar ağacı civarına sıralanmış tavernalardan Filotim adlı birine girdik ve nefis bir pirzola yedik. Gerçekten çok lezzetliydi. Yemeklerimizde mutlaka Naxos salatamızı da sipariş ettik. Üzerine koydukları büyük ve yumuşak peynirle çok çok güzeldi.Zaten “Greek Salad” sipariş ettiniz mi “Naxos Salad” diye düzeltiyorlar.

Yunanistan’ın Naxos adasındaki Filoti köyünde bulunan en önemli ve simgesel yapı, Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi’ne adanmış olan Panagia Filotitissa Kilisesi. 18. yüzyılın başlarında ve daha eski bir Bizans şapelinin kalıntıları üzerine kurulmuş.

Nispeten yakın tarihli bir kilise olmasına rağmen bu kiliseyi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bu kilise içinde muhteşem bir işçilikle bol bol mermer kullanımını görüyorsunuz.

Evet Sanal Gezgin arkadaşlarım. Nakşa Adasında sona yaklaşıyorum. Yarına son olarak Nakşa Plajlarını paylaşacağım ve konuyu kapatacağım…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

25.09.2026

Nakşa (Naxos) Adası’nda Haçlıların Ayak İzleri

Gezdiğim yerlerin tarihini önceden cebime koyup yola çıkmak, benim için vazgeçilmez bir seyahat ritüeli. Sadece “turist” gibi pasif bir izleyici kalmak yerine, gittiği coğrafyanın ruhunu okumaya çalışan bir “gezgin” olmayı seçenlerdenim. Nakşa (Naxos) Adası’nın o büyüleyici ama bir o kadar da şaşırtıcı Venedik mirasını ve Osmanlı’nın ada ile ilişkisini bilmeden buraları turlamak, bu güzelim adaya haksızlık olur.

Örneğin, adanın kalbindeki Kastro bölgesinde o daracık, labirent gibi sokaklarda yürürken karşınıza çıkan kemerli geçitleri, saray mimarisini ve cepheleri süsleyen o asil armalı taş evleri göreceksiniz. Kiklad Adaları ve Nakşa Adası özelinde tarih altyapınız yoksa, eski görünen her yapının üzerindeki o Venedik armaları sizin için sadece anlamsız birer taştan ibaret kalacak ve hatta fark etmeden geçip gideceksiniz. Ancak aslında bu armalar taşa kazanmış birer tapu senetleridir.

Aynı şekilde, Yunanistan genelinde Katolik kiliselerinin ne kadar istisnai ve az olduğunu bilirseniz; Nakşa’da ve komşu Kiklad adalarında karşınıza çıkacak sayıca fazla Katolik kiliselerin tarihsel ağırlığını, Ege’nin ortasında duran o gizli Akdeniz sentezinin nedenini çok daha iyi kavrayabilirsiniz.

Venedik döneminden kalma tarımsal geleneklerin ve narenciye kültürünün, yerel coğrafyayla harmanlanmasıyla doğan adaya has o meşhur Kitron (Citron) likörünü Nakşa’nın Chalkio (Halki) köyündeki tarihi Vallindras Damıtımevi’nde yudumlarken aslında bizzat yüzyılların gıda etkileşimini tattığınızı da bilirsiniz. Bu içkinin damıtılma yönteminin İtalyan likör geleneklerine dayandığını bilmek, içkinin tadını farklı kılacaktır.

Naxos, Yunanistan’ın en büyük peynir üreticilerinden biridir ve bunun kökeni Latin dönemindeki büyük mandıra çiftliklerine (feodal malikanelere) dayanır. İsviçre’nin Gruyère peynirinden esinlenmiş ama Naxos’un sütüyle yerelleşmiş sert, sarı bir peynir olan Graviera peynirini adada bolca tadabilirsniz. “Erkek peyniri” anlamına gelen “Arseniko Peyniri“çok sert ve yoğun aromalıdır. Bu peynirlerin yapımındaki titizlik, latin etkileri altında adanın tarımsal özerkliğinden gelen bir gelenektir.

Adayı tarihini bilerek gezmenizin önemli olduğunu düşündüğümden gezimizi sizlerle paylaşırken bu ilginç tarihi gerçekleri ayrı bir bölüm olarak yazıya dökmeyi uygun gördüm. Tüm bu hikayeyi bilerek adaya ayak basmak, iyi birer gezgin olarak sizde de bu coğrafyayı daha yakından keşfetme tutkusunu ateşleyecektir.

Nakşa ve Milos Adası sokaklarında yürürken fark edeceğiniz Ege ikonografisine hiç uymayan, zamana meydan okuyan görkemli Orta Çağ feodal şatolarının ve üzerindeki Venedik aile armalarının, kale evlerin buralarda ne işi var? Yanıt, tarihin akışını saptıran en garip, en karanlık ve bir o kadar da sürükleyici bir olayda gizli: 4. Haçlı Seferi.

Tarihte kabul gören ve amacı Kudüs’ü geri almak olan 8 büyük ve ana Haçlı Seferi düzenlenmiş. Ama bu seferler içerisinden bizim yazımıza konu edeceğimiz olanı 4. Haçlı Seferi.

Yıl 1202. Papa III. Innocentius’un çağrısıyla toplanan Haçlı ordusu, Kudüs’ü geri almak üzere Mısır’a gitmeyi hedefler. Venedik gemileri bu Haçlı askerlerini taşıyacaktır ve hazırlıklar sona gelir. Ancak ortada devasa bir finansal kriz vardır: Haçlılar kendilerini Doğu’ya taşıyacak Venedik gemilerinin parasını ödeyemezler. Fırsatları koklamakta usta olan Venedik Doçu (Dükü) Enrico Dandolo harekete geçer.

Enrico Dandolo parası ödenmeyen ama bir kere harekete geçmiş Haçlı ordusunu başka bir işe yönlendirir. Yani başka bir yerden para kokusu almıştır. Bu sıralarda Bizans’ta taht kavgaları vardır ve tahtı ele geçirmek için kendisine servet vaat eden bir prens için Bizans’ın meşhur taht kavgalarına müdahil olur. Haçlı ordusu sayesinde taht el değiştirir ama yeni Bizans Kralı da Venediklilere servet vaadini yerine getiremez.

Bu sefer Haçlı ordusu 1204 yılında şehri, o zamanın Kostantinopolis’ini tamamen ele geçirir. Yaklaşık 900 yıl boyunca biriken Bizans hazinesi, kiliseler, saraylar ve kamu binaları üç gün boyunca sistemli bir şekilde soyulur. Bu soygun tarihçiler tarafından tarihin gördüğü en büyük kültür ve servet gaspı olarak tanımlanır. Yukarıda fotoğraflarını paylaştığım heykeller bu yağmadan sonra Venedik’e kaçırılan parçalardan örnekler.

Yani sizin anlayacağınız Haçlılar, Kudüs’te Müslümanlar üzerine gitmek yerine Hristiyan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i kuşatıp tüm zenginliklerini yağmaladılar.

Burada yeri gelmişken bir dipnot düşelim; Bu dükün mezarı Ayasofya’dadır. Dandolo şehri ele geçirdikten kısa bir süre sonra, Mayıs 1205’te İstanbul’da ölmüştür (yaklaşık 98 yaşındaydı). Venedik’e geri dönme şansı olmadığı için dönemin geleneğine uygun olarak, fethedilen/yönetilen toprakların en kutsal mabedi olan Ayasofya’nın üst galerisine “büyük devlet töreniyle” gömülmüştür. Gerçi yanda fotoğrafı görülen Ayasofya içindeki mezar taşı altında onun kemiklerinin bulunup bulunmadığı tartışmalıdır.

Bu sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu darmadağın olmuş, Ege ve Doğu Akdeniz’de büyük bir otorite boşluğu doğmuş. Batıdan gelen derebeyler, Bizans topraklarını bir ganimet gibi paylaşmış ve Bizans yerine bir Latin İmparatorluğu kurulmuş. Gerçi bu Latin İmparatorluğu’nun ömrü sadece 57 yıl sürmüş. Katolik Latinlerin Ortodoks halka kendi din ve kültürlerini dayatması rejimin yerel desteği tamamen kaybetmesine yol açmış. Şehrin yağmalanıp kaynaklarının tükenmesiyle derin bir ekonomik krize giren Latin imparatorları, son dönemlerinde sarayın çatı kurşunlarını ve kutsal emanetleri satmak zorunda kalmışlar. Bu iç çöküşe, Anadolu’daki İznik İmparatorluğu ile Balkanlar’daki Bulgar Devleti’nin aralıksız askerî baskısı eklenince, 1261 yılında Bizans İznik kuvvetleri İstanbul’u neredeyse hiç dirençle karşılaşmadan geri alarak Bizans İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmişler.

“Konu ile Nakşa Adası’nın bağlantısı ne kardeşim?” diye sorduğunuzu hissediyorum ama tabii ki doğrudan bir bağlantısı var! Konstantinopolis düşer düşmez Venedikli hırslı bir soylu ve Dük Dandolo’nun un yeğeni olan Marco Sanudo, gözünü Ege’nin verimli ve stratejik adalarına dikmiş. 1207 yılında kendi imkânlarıyla topladığı maceraperest bir filoyla Kiklad Adaları’na yelken açmış. İşte Nakşa (Naxos) Dükalığı (tarihteki adıyla Takımada Dükalığı / Duchy of the Archipelago), IV. Haçlı Seferi’nin yarattığı bu kaosun doğrudan bir meyvesi olarak doğmuş.

Sanudo, adanın en yüksek tepesine çıkıp antik Yunan tapınaklarının mermerlerini kullanarak Kastro’yu inşa ettirmiş. Ege Denizi’ne tam anlamıyla Batı Avrupa feodalizmi getirilmiş. Topraklar Venedikli baronlar arasında bölüşülmüş. Yönetici sınıf Katolik Latinler, adanın kadim halkı ise Ortodoks Rumlar olmuş. Latin İmparatorluğu’nun ömrü kısa olsa da Naxos Dükalığı ve merkezleri olan Naxos Adası tam 350 yıl boyunca Sanudo ve ardından gelen Crispo hanedanları tarafından yönetilmiş. Ege’nin ortasında küçücük ama son derece zengin bir Venedik feodal dükalığı olarak varlığını sürdürmüş. Sonra ise Osmanlı sahneye Çıkmış.

1537 yılına gelindiğinde Ege suları Venedik için daralmaya başlamış. Osmanlı’nın efsanevi kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa, Dükalığı Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödeyen bir haraçgüzar devlete dönüştürmüş. 1566 yılında Sultan II. Selim dönemi başlarında Ege seferine çıkan Piyale Paşa, Nakşa Adası’nı ve dükalığa bağlı diğer adaları doğrudan fethederek Venedik hakimiyetine ve dükalığa tamamen son vermiş. Ancak hikâye burada bitmemiş!

II. Selim, ada yönetimini ve “Naxos Dükü” unvanını samimi dostu ve finansörü olan Yahudi kökenli Joseph Nasi’ye vermiş. Başlarına Yahudi bir dük gelmesi Nakşa Adası halkını inanılmaz derecede isyan ettirmiş. Avrupa’dan da büyük tepki gelmiş. Bundan dolayı Nasi, Naxos’a güvenli bir vekil olan Francisco Coronel’i yollamış ve kendisi adaya hiç gitmeden, 1579’daki ölümüne kadar Nakşa Dükü olarak kalmış. Sonrasında Osmanlı adaya egemen olmuş. 1821 yılına gelindiğinde ise ada halkı milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinden etkilendi ve Yunanlılar bağımsızlıklarıını ilan ettiler.

Osmanlı döneminde Karadeniz’e “Bahr-i Siyah”, Akdeniz’e ise “Bahr-i Sefid” denirmiş. Kaptan-ı Derya’ların (Donanma Komutanlarının) yönetiminde olan ve Nakşa, Midilli, Sakız, Rodos, İstanköy, Eğriboz gibi Ege Adaları ile Gelibolu ve Çanakkale çevresini kapsayan eyaletin/vilayetin resmi adı Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti. Eyalet, doğrudan Kaptan-ı Derya’ya bağlı olduğu için halk arasında ve belgelerde Kaptanpaşa Eyaleti olarak da anılmış. Osmanlı’ya bağlı olduğu dönemde Nakşa Adası Kaptanpaşa Eyaleti’ne bağlı, Osmanlıya vergi verdikçe iç işlerine, dinlerine, ticaretine karışılmayan bir yer olarak kalmış. Nakşa ve Milos gibi Kiklad Adaları Osmanlı donanmasının kontrolünde vergiye bağlanmış olsa da, Rodos, Midilli, Sakız veya İstanköy (Kos) gibi adalarda görülen kalıcı Osmanlı mahalleleri, camileri veya kamusal yapıları Naxos’ta inşa edilmemiş ya da günümüze ulaşmamış.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvesinde karada ‘Pax Ottomana’ (Osmanlı Barışı) hüküm sürerken, denizlerde manzara çok farklıydı. Ege’de avlanan Malta Şövalyeleri ve Fransız korsanlar yalnızca Müslüman gemilerini hedef almakla kalmıyor, Osmanlı tebaası altındaki Naxos adasını da yağmalıyorlardı. Sürekli tehlike altında yaşayan halk, kıyılardan uzaklaşarak yukarıda fotoğrafını gördüğünüz gibi müstahkem kule-evlere (Pyrgi) sığındı. Naxos köylerinde bugün hâlâ ayakta duran o yüksek, pencersiz alt katlı taş yapılar, işte o dönemin güvenlik kaygılarının birer yadigârıdır.

Mısır’a gitmek üzere yola çıkıp Konstantinopolis’i yağmalayan Haçlıların bu adalarda bıraktığı izler, Ege’nin mavi sularında tarihin en şaşırtıcı ve sürükleyici miraslarından biri olarak bizi selamlıyor. Naxos’un bugün turizmde sahip olduğu o kendine has “aristokrat” hava, işte bu Venedik dükalık geçmişi ile Osmanlı dönemindeki özerkliğin bir meyvesidir. Naxos, Ege’de hem “İtalyan ruhlu” kalabilmiş hem de “Yunan kimliğini” korumuş nadir yerlerden biridir. Adanın modern yüzünde bu tarihsel “melezlik” hem mimaride hem de damak tadında yaşıyor.

Yukarıda anlatılanlar ışığında Nakşa’ya gittiğinizde sahildeki büyüleyici Apollo Tapınağı kapısından (Portara) Kastro’ya doğru tırmanırken adımlarınızı yavaşlatın. Daracık mermer sokaklarda yürürken başınızı kaldırıp kapıların üzerindeki Venedik armalarına bakın. Bugün Kastro; müzeleştirilmiş bir kalıntı değil, 800 yıldır yaşamın kesintisiz devam ettiği canlı bir mahalledir. Ege’deki pek çok ada kalesi (örneğin Santorini veya Mikonos) tamamen turistik dükkanlara dönüşmüşken, Naxos’un Kastro (Kale) bölgesi hala yaşayan bir mahalledir. Kaledeki malikanelerin bir kısmında hala Venedik kökenli Katolik ailelerin torunları yaşamaktadır. Kapıların üzerindeki mermer aile armaları (Crusino, Barozzi, Sanudo aileleri gibi) hala parlatılır.

Osmanlı döneminde korsanlardan kaçmak için inşa edilen o meşhur Venedik Kuleleri, bugün adanın en lüks butik otellerine veya kültür merkezlerine dönüşmüş durumda. Eskiden bir manastır ve savunma kulesi olan Bazeos Kulesi, her yaz Naxos Festivali’ne ev sahipliği yapar. Kalın taş duvarların arasında modern sanat sergileri düzenlenmesi, adanın tarihle ne kadar barışık olduğunun en güzel örneğidir.


Gezgin gözüyle son söz: Naxos’un farkı, komşusu Mykonos gibi sadece “parti adası” olmaması değildir. Pazar sabahları Kastro’daki Katolik Katedrali’nden çan sesleri yükselirken, limandaki Ortodoks kiliselerinden ilahilerin duyulduğu 800 yıllık barışçıl bir arada yaşama hikayesidir. Kudüse giderken amacını ve bu nedenle de yolunu değiştiren Haçlıların Kiklad Adaları’na bıraktıkları izlerin her yerde görüldüğü bir mekandır. Berrak sularında serinlemenin yanı sıra, adanın zamansız sokaklarında kaybolmaya ve yerel lezzetleriyle köşeye sıkışmış koca bir tarihi tatmaya hazırsanız, Nakos sizi bekliyor.

Lütfen bilerek ve bu farkları hissederek gezin..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

24.09.2026

  • Arşivler

  • Diğer 540 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 400.377 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Eylül 2026
    P S Ç P C C P
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    282930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız