
Nakşa Adası, altını her kazdığınızda yeni bir güzelliğini gün yüzüne çıkaran gerçek bir gezgin hazinesi. “Mümkünse okuduğum her yeri gezeyim, tavsiye edilen ne varsa tadına bakayım” huyumu bu gezide de uygulayınca Nakşa’da ve sonrasında gezdiğimiz Milos’ta kendimize oldukça sıkışık bir tempo yarattık. Adada geçirdiğimiz 4 gün boyunca klasik tempomuzdan ödün vermedik: Sabah erkenden yaptığımız kahvaltının ardından soluğu saat 13:00-14:00’e kadar adanın birbirinden güzel plajlarında aldık. Öğleden sonralarını ise adanın karakteristik köylerini ve tarihi duraklarını keşfetmeye ayırdık. Bazen bu huyumdan şikayet etsem de sonrasında geziyi yazıya dökerken hep ‘ne iyi ettim!’ diyorum. Bizim yaptığımız program zamanı kısıtlı olan çalışan gezginler için zorunlu bir tercih olsa da Nakşa Adası’nın koşturmadan, yavaş yavaş ve tadını çıkartarak en az bir hafta geçirebileceğiniz bir ada olduğunu ifade etmeliyim.

Nakşa Adası’nın merkezi olan Kastro ‘dan (Kale) daha önceki yazımda bahsetmiştim. Bahsetmediğim tek yeri, adanın simgesi ve ikonik yapısı olan Apollon Tapınağı. Tapınak ana limanın hemen yanındaki küçük bir adacık olan Palatia’da yer alıyor. Burası adanın antik dönem yerleşenlerinin milat öncesi 6. yüzyılda yaptıkları, daha doğrusu yapmaya başlayıp da hiç bitiremedikleri devasa bir tapınak. Sadece temelleri ve 6 metre uzunluğunda mermerden kapısı ayakta duruyor. Adada gün batımı, en güzel bu noktadan izleniyor.

Palatia adacığı, gün batımına bakış açınızı değiştirebilecek mitolojik bir öyküye de ev sahipliği yapıyor. Girit Kralı’nın güzel kızı Ariadne ile Atina kahramanı Theseus’un büyük aşkı, bu noktada adaya atılan adımla, Theseus’un vefasızlığıyla acı bir son bulur. Gözyaşlarının henüz kurumadığı o taşlarda, kader ağlarını yeniden örer ve hüzünlü prenses tam da bu noktada şarap tanrısı Dionysos’un kollarında yeni bir aşka uyanır. Ege’nin ortasındaki Kiklad adaları, tarihle mitolojinin birbirine sarıldığı böyle hikayelerle dolu.

Köylere geçmeden Kastro’da mutlaka yapmanız gereken bir başka aktivite ise aslında eski bir manastırın çatısı olan ve Avaton 1739 adlı mekanda bir şeyler yiyip içerken adanın muhteşem manzarasını tepeden izlemek olmalı. Hemen altında bulunan arkeoloji müzesini de gezmeyi unutmayın!


Gelelim Nakşa’nın otantik köyleri ve ören yerlerini gezmeye.. Hazırsanız, adanın altını üstüne getirmeye başlayalım!

NAKŞA ADASI’NIN OTANTİK KÖYLERİ VE ÖREN YERLERİ
Nakşa (Naxos) Adası genelinde, büyüklü küçüklü 40 ila 60’ın üzerinde yerleşim yeri ve köy bulunuyor. Hepsini gezmek anlamlı olmasa da bazılarını mutlaka programanıza almalısınız.

Halki (Chalki)
Nakşa Adası’nın kalbinde, zeytin ağaçları ve vadiler arasında yer alan Halki Köyü, sahil kasabalarının hareketliliğinden kaçıp adanın köklü tarihine sığınmak isteyenler için adeta bir zaman tüneli. Köyü gezmek için aracınızı mutlaka köy dışındaki otoparka bırakıyorsunuz.

Adanın diğer dağ köylerine kıyasla Halki, bir zamanlar Nakşa’nın ticaret ve idari merkezi olmasının getirdiği zenginlikle şekillenmiş. Sahip olduğu neoklasik tüccar villaları, Venedik izleri taşıyan yapıları, daracık ve rengarenk begonvilli sokaklarıyla adanın diğer köylerinden hemen ayrılıyor. Burada deniz kokusu yerini dağ serinliğine ve asırlık zeytin ağaçlarının huzuruna bırakıyor.




Köyün biraz dışında olan ve otoparka yakın St. George Diasoritis Kilisesi ile gezinize başlamanız mantıklı olandır. Burası 11. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın eski ve önemli Bizans kiliselerinden birisi. Öğle sonrası 15:00’i geçen bir zamanda orada olursanız içerideki yüzyıllık freskleri göremeyebilirsiniz.

Nakşa’ya özgü turunçgil yapraklarından yapılan ve adanın imza içkisi olan Kitron likörünün üretim yeri Vallindras Kitron Damıtımevi de bu köyde bulunuyor. 1896’dan beri faaliyette olan bu tarihi imalathaneyi gezmeyi ihmal etmeyin.


Panagia Protothroni Kilisesi 6. yüzyıla uzanan kökleriyle adanın en eski ve en önemli Bizans kiliselerinden birisidir. İçerisinde bulunan yüzyıllık freskler önemliymiş ama biz orada iken kapalı olduğundan içeriyi gezemedik.

Barozzi Kulesi, Venedik mimarisinin izlerini taşıyan 17. yüzyıl yapımı bir kule ve köyün asil geçmişini yansıtan simgelerinden.



Köy gezimize köyün ana meydanındaki ulu çınarların gölgesinde soluklanmak ve karnımızı doyurmak için oturduğumuz Giannis Taverna‘da devam ettik. Burada odun ateşinde pişen tavuk sipariş ettik. Müthiş bir lezzetti. Kesinlikle tavsiye ederim.



Apeiranthos (Apiranthos)

Fanari Dağı’nın eteklerine kurulu, adanın en otantik ve dağlık yerleşim yerlerinden birisi de bu köy. Biz Halki Köyü gezimiz sonrasında burayı ziyaret ettik. Sokakları, meydanları ve evlerinin bir kısmı tamamen yerel mermer taşlarla döşendiği için halk arasında “Mermer Köy” olarak da anılıyor.



Gerçekten bu kadar çok mermer kullanılan başka bir yer görmemiştim. Burada da köye araçla giremiyorsunuz.




Venedik mimarisinin izlerini taşıyan kuleleri ve dağ manzarasına bakan taş balkondaki kahvehaneleriyle zamandan bağımsız, kendine has bir atmosfere sahip.




Koronos Köyü’ne Doğru-Koronos Köyü
Bir günü adanın kuzey kısımlarındaki plaj ve köylerine ayırdık. Kuzey plajlarında yüzdüğümüz günün öğle saatlerinde günün köy ve ören yerlerini gezmeye başladık. Sahili takip ederek ilk olarak Agia Kulesi‘ni fotoğrafladık.

17. yüzyılda adadaki zengin Ortodoks-Katolik soyulardan bir aile tarafından inşa edilmiş. Ege denizindeki korsan saldırılarına karşı kuzey kıyılarını gözetlemek, erken uyarı vermek ve aynı zamanda soylu ailenin yazlık müstahkem konutu olarak kullanılmak üzere tasarlanmış. 1992 yılında geçirdiği büyük bir yangın sonucunda içi zarar görmüş ve günümüzde büyük ölçüde taş duvarlarıyla ayakta kalmış, doğayla bütünleşmiş bir kalıntı halinde.

Kouros, antik Yunan sanatında Arkaik Dönem’e (MÖ 7. ve 6. yüzyıllar) ait genç erkek figürlerini betimleyen heykellere verilen genel bir ad. Kelime anlamı olarak Antik Yunancada “genç adam”, “delikanlı” veya “soylu genç” anlamına geliyor. Nakşa Adası antik çağlardaki mermer işçiliğinin en güzel örnekleri olan atölyeleri içeriyor. Bunlardan bir tanesi Nakşa’nın kuzey ucundaki küçük balıkçı köyü Apollonas’ın hemen yakınındaki antik taş ocağında yer alan Apollon Kouros Heykeli’nin bulunduğu alan. Bir diğeri olan Faragi Kouros’unu ziyaret edemedik.

MÖ 6. yüzyıla tarihlenen bu devasa heykel yaklaşık 10,5 metre uzunluğunda ve ağırlığının da 30 tondan fazla olduğu tahmin ediliyor. Genç bir erkeği (Kouros) betimleyen heykel, antik dönem heykel sanatının boyut ve teknik sınırlarını göstermesi açısından eşsiz.

Heykel, bulunduğu kayaya tam olarak oyulmuş ancak tamamen koparılmamış. Antik heykeltıraşların taşı yerinde yontmaya başladığı, ancak taşıma sırasında heykelde derin bir çatlak oluştuğu veya antik ocağın terk edilmesi gerektiği için heykelin yarım bırakıldığı düşünülmekte. Yüzyıllardır sırt üstü yattığı yerde doğayla iç içe kalmış. Çok etkileyici bir yer, mutlaka ziyaret edilmeli.

Koronos Köyü, Naksos’un kuzeydoğu dağlık kesiminde, dağların yamaçlarında kurulmuş adanın en eski ve en karakteristik dağ köylerinden birisi.



Köy, derin bir vadinin yamaçlarında, iki karşıklı tepeye amfi tiyatro biçiminde yayılmış. Evler sarp bir yarık boyunca merdivenli, labirent gibi kıvrılan dar arnavut kaldırımlı sokaklarla birbirine bağlanıyor. Geleneksel Kiklad mimarisini yansıtan beyaz badanalı evlerin ahşap balkonları var.



Koronos, geçmişte adanın en önemli ekonomik faaliyetlerinden biri olan zımpara (emery) madenciliği ile büyük bir refah yaşamış köylerinden bir tanesi. Daha sonra ziyaret edeceğimiz Moutsouna kıyılarındaki limandan bu madenler dışarıya yollanırmış.



Bu köyün merkezinde Matina & Stavros Taverna adlı bir aile işletmesinde, eşsiz bir ortamda güzel bir “geç öğle yemeği” yedik. Ada genelinin keçi ve koyun etleri ile yapılan yemekleri de meşhur.
Moni Köyü ve Panagia Drossiani

Moni Köyü adını, antik/Bizans dönemine ait bir manastırdan (Yunancada moni manastır anlamına gelir) alıyor. Taş evleri, araç girişine kapalı dar ve kıvrımlı arnavut kaldırımlı sokaklarıyla son derece geleneksel ve huzurlu bir dokuya sahip. Biz esas olarak buraya köyün yakınında bulunan ve adanın (Hatta tüm Balkanlar’ın) en eski ve en önemli kiliselerinden biri olan Panagia Drossiani‘yi gezmek için buraya geldik.

MS 6. yüzyıla (Erken Hristiyanlık dönemine) uzanan kökleriyle Nakşa’daki en eski kilise olduğu söyleniyor. Taş yapısı ve kubbeli tasarımı Erken Bizans döneminin izlerini taşıyor. Kilisenin iç duvarları, farklı yüzyıllara, özellikle de 10. ve 13. yüzyıllar arası döneme ait çok katmanlı ve oldukça iyi korunmuş fresklerle süslü.



Mum ışığıyla aydınlatılan atmosfer, ortama mistik hava veriyor. Doğayla da iç içe konumuyla Naxos’un turistik kalabalığından uzak, derin tarihi hissetmek isteyen gezginlerin mutlaka uğraması gereken noktaların başında geliyor.

Filoti Köyü

Naxos adasının en büyük ve en canlı dağ köyü olan Filoti, adanın merkezinde, Zeus Dağı’nın (Mount Zas) eteklerinde amfitiyatro şeklinde kurulmuş büyüleyici bir yerleşim. Naxos merkezine (Chora) yaklaşık 18 kilometre mesafede.




Köyün kalbi, devasa ve ulu bir çınar ağacının gölgelediği hareketli ana meydan atıyor. Bu meydan; geleneksel kahvehaneleri, yerel tavernaları ve hareketli sosyal yaşamıyla hem yerlilerin hem de gezginlerin buluşma noktası.



Bu köyde de beyaza boyanmış, düz damlı Kiklad evleri, rengarenk çiçeklerle süslü dar ve kıvrımlı sokaklar yürüyerek keşfetmek için son derece keyifli gezi ortamı yaratıyor.

Filoti, Naxos’un en büyük hayvancılık merkezlerinden birisiymiş. Bu nedenle bölge tescilli yerel peynirleri, kaliteli et yemekleri ve ev yapımı tatlılarıyla meşhur. Merkezdeki ulu çınar ağacı civarına sıralanmış tavernalardan Filotim adlı birine girdik ve nefis bir pirzola yedik. Gerçekten çok lezzetliydi. Yemeklerimizde mutlaka Naxos salatamızı da sipariş ettik. Üzerine koydukları büyük ve yumuşak peynirle çok çok güzeldi.Zaten “Greek Salad” sipariş ettiniz mi “Naxos Salad” diye düzeltiyorlar.

Yunanistan’ın Naxos adasındaki Filoti köyünde bulunan en önemli ve simgesel yapı, Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi’ne adanmış olan Panagia Filotitissa Kilisesi. 18. yüzyılın başlarında ve daha eski bir Bizans şapelinin kalıntıları üzerine kurulmuş.




Nispeten yakın tarihli bir kilise olmasına rağmen bu kiliseyi mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bu kilise içinde muhteşem bir işçilikle bol bol mermer kullanımını görüyorsunuz.
Evet Sanal Gezgin arkadaşlarım. Nakşa Adasında sona yaklaşıyorum. Yarına son olarak Nakşa Plajlarını paylaşacağım ve konuyu kapatacağım…
Gezekalın
Dr Ümit Kuru
25.09.2026

