Nakşa (Naxos) Adası’nda Haçlıların Ayak İzleri

Gezdiğim yerlerin tarihini önceden cebime koyup yola çıkmak, benim için vazgeçilmez bir seyahat ritüeli. Sadece “turist” gibi pasif bir izleyici kalmak yerine, gittiği coğrafyanın ruhunu okumaya çalışan bir “gezgin” olmayı seçenlerdenim. Nakşa (Naxos) Adası’nın o büyüleyici ama bir o kadar da şaşırtıcı Venedik mirasını ve Osmanlı’nın ada ile ilişkisini bilmeden buraları turlamak, bu güzelim adaya haksızlık olur.

Örneğin, adanın kalbindeki Kastro bölgesinde o daracık, labirent gibi sokaklarda yürürken karşınıza çıkan kemerli geçitleri, saray mimarisini ve cepheleri süsleyen o asil armalı taş evleri göreceksiniz. Kiklad Adaları ve Nakşa Adası özelinde tarih altyapınız yoksa, eski görünen her yapının üzerindeki o Venedik armaları sizin için sadece anlamsız birer taştan ibaret kalacak ve hatta fark etmeden geçip gideceksiniz. Ancak aslında bu armalar taşa kazanmış birer tapu senetleridir.

Aynı şekilde, Yunanistan genelinde Katolik kiliselerinin ne kadar istisnai ve az olduğunu bilirseniz; Nakşa’da ve komşu Kiklad adalarında karşınıza çıkacak sayıca fazla Katolik kiliselerin tarihsel ağırlığını, Ege’nin ortasında duran o gizli Akdeniz sentezinin nedenini çok daha iyi kavrayabilirsiniz.

Venedik döneminden kalma tarımsal geleneklerin ve narenciye kültürünün, yerel coğrafyayla harmanlanmasıyla doğan adaya has o meşhur Kitron (Citron) likörünü Nakşa’nın Chalkio (Halki) köyündeki tarihi Vallindras Damıtımevi’nde yudumlarken aslında bizzat yüzyılların gıda etkileşimini tattığınızı da bilirsiniz. Bu içkinin damıtılma yönteminin İtalyan likör geleneklerine dayandığını bilmek, içkinin tadını farklı kılacaktır.

Naxos, Yunanistan’ın en büyük peynir üreticilerinden biridir ve bunun kökeni Latin dönemindeki büyük mandıra çiftliklerine (feodal malikanelere) dayanır. İsviçre’nin Gruyère peynirinden esinlenmiş ama Naxos’un sütüyle yerelleşmiş sert, sarı bir peynir olan Graviera peynirini adada bolca tadabilirsniz. “Erkek peyniri” anlamına gelen “Arseniko Peyniri“çok sert ve yoğun aromalıdır. Bu peynirlerin yapımındaki titizlik, latin etkileri altında adanın tarımsal özerkliğinden gelen bir gelenektir.

Adayı tarihini bilerek gezmenizin önemli olduğunu düşündüğümden gezimizi sizlerle paylaşırken bu ilginç tarihi gerçekleri ayrı bir bölüm olarak yazıya dökmeyi uygun gördüm. Tüm bu hikayeyi bilerek adaya ayak basmak, iyi birer gezgin olarak sizde de bu coğrafyayı daha yakından keşfetme tutkusunu ateşleyecektir.

Nakşa ve Milos Adası sokaklarında yürürken fark edeceğiniz Ege ikonografisine hiç uymayan, zamana meydan okuyan görkemli Orta Çağ feodal şatolarının ve üzerindeki Venedik aile armalarının, kale evlerin buralarda ne işi var? Yanıt, tarihin akışını saptıran en garip, en karanlık ve bir o kadar da sürükleyici bir olayda gizli: 4. Haçlı Seferi.

Tarihte kabul gören ve amacı Kudüs’ü geri almak olan 8 büyük ve ana Haçlı Seferi düzenlenmiş. Ama bu seferler içerisinden bizim yazımıza konu edeceğimiz olanı 4. Haçlı Seferi.

Yıl 1202. Papa III. Innocentius’un çağrısıyla toplanan Haçlı ordusu, Kudüs’ü geri almak üzere Mısır’a gitmeyi hedefler. Venedik gemileri bu Haçlı askerlerini taşıyacaktır ve hazırlıklar sona gelir. Ancak ortada devasa bir finansal kriz vardır: Haçlılar kendilerini Doğu’ya taşıyacak Venedik gemilerinin parasını ödeyemezler. Fırsatları koklamakta usta olan Venedik Doçu (Dükü) Enrico Dandolo harekete geçer.

Enrico Dandolo parası ödenmeyen ama bir kere harekete geçmiş Haçlı ordusunu başka bir işe yönlendirir. Yani başka bir yerden para kokusu almıştır. Bu sıralarda Bizans’ta taht kavgaları vardır ve tahtı ele geçirmek için kendisine servet vaat eden bir prens için Bizans’ın meşhur taht kavgalarına müdahil olur. Haçlı ordusu sayesinde taht el değiştirir ama yeni Bizans Kralı da Venediklilere servet vaadini yerine getiremez.

Bu sefer Haçlı ordusu 1204 yılında şehri, o zamanın Kostantinopolis’ini tamamen ele geçirir. Yaklaşık 900 yıl boyunca biriken Bizans hazinesi, kiliseler, saraylar ve kamu binaları üç gün boyunca sistemli bir şekilde soyulur. Bu soygun tarihçiler tarafından tarihin gördüğü en büyük kültür ve servet gaspı olarak tanımlanır. Yukarıda fotoğraflarını paylaştığım heykeller bu yağmadan sonra Venedik’e kaçırılan parçalardan örnekler.

Yani sizin anlayacağınız Haçlılar, Kudüs’te Müslümanlar üzerine gitmek yerine Hristiyan Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i kuşatıp tüm zenginliklerini yağmaladılar.

Burada yeri gelmişken bir dipnot düşelim; Bu dükün mezarı Ayasofya’dadır. Dandolo şehri ele geçirdikten kısa bir süre sonra, Mayıs 1205’te İstanbul’da ölmüştür (yaklaşık 98 yaşındaydı). Venedik’e geri dönme şansı olmadığı için dönemin geleneğine uygun olarak, fethedilen/yönetilen toprakların en kutsal mabedi olan Ayasofya’nın üst galerisine “büyük devlet töreniyle” gömülmüştür. Gerçi yanda fotoğrafı görülen Ayasofya içindeki mezar taşı altında onun kemiklerinin bulunup bulunmadığı tartışmalıdır.

Bu sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu darmadağın olmuş, Ege ve Doğu Akdeniz’de büyük bir otorite boşluğu doğmuş. Batıdan gelen derebeyler, Bizans topraklarını bir ganimet gibi paylaşmış ve Bizans yerine bir Latin İmparatorluğu kurulmuş. Gerçi bu Latin İmparatorluğu’nun ömrü sadece 57 yıl sürmüş. Katolik Latinlerin Ortodoks halka kendi din ve kültürlerini dayatması rejimin yerel desteği tamamen kaybetmesine yol açmış. Şehrin yağmalanıp kaynaklarının tükenmesiyle derin bir ekonomik krize giren Latin imparatorları, son dönemlerinde sarayın çatı kurşunlarını ve kutsal emanetleri satmak zorunda kalmışlar. Bu iç çöküşe, Anadolu’daki İznik İmparatorluğu ile Balkanlar’daki Bulgar Devleti’nin aralıksız askerî baskısı eklenince, 1261 yılında Bizans İznik kuvvetleri İstanbul’u neredeyse hiç dirençle karşılaşmadan geri alarak Bizans İmparatorluğu’nu yeniden ihya etmişler.

“Konu ile Nakşa Adası’nın bağlantısı ne kardeşim?” diye sorduğunuzu hissediyorum ama tabii ki doğrudan bir bağlantısı var! Konstantinopolis düşer düşmez Venedikli hırslı bir soylu ve Dük Dandolo’nun un yeğeni olan Marco Sanudo, gözünü Ege’nin verimli ve stratejik adalarına dikmiş. 1207 yılında kendi imkânlarıyla topladığı maceraperest bir filoyla Kiklad Adaları’na yelken açmış. İşte Nakşa (Naxos) Dükalığı (tarihteki adıyla Takımada Dükalığı / Duchy of the Archipelago), IV. Haçlı Seferi’nin yarattığı bu kaosun doğrudan bir meyvesi olarak doğmuş.

Sanudo, adanın en yüksek tepesine çıkıp antik Yunan tapınaklarının mermerlerini kullanarak Kastro’yu inşa ettirmiş. Ege Denizi’ne tam anlamıyla Batı Avrupa feodalizmi getirilmiş. Topraklar Venedikli baronlar arasında bölüşülmüş. Yönetici sınıf Katolik Latinler, adanın kadim halkı ise Ortodoks Rumlar olmuş. Latin İmparatorluğu’nun ömrü kısa olsa da Naxos Dükalığı ve merkezleri olan Naxos Adası tam 350 yıl boyunca Sanudo ve ardından gelen Crispo hanedanları tarafından yönetilmiş. Ege’nin ortasında küçücük ama son derece zengin bir Venedik feodal dükalığı olarak varlığını sürdürmüş. Sonra ise Osmanlı sahneye Çıkmış.

1537 yılına gelindiğinde Ege suları Venedik için daralmaya başlamış. Osmanlı’nın efsanevi kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa, Dükalığı Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödeyen bir haraçgüzar devlete dönüştürmüş. 1566 yılında Sultan II. Selim dönemi başlarında Ege seferine çıkan Piyale Paşa, Nakşa Adası’nı ve dükalığa bağlı diğer adaları doğrudan fethederek Venedik hakimiyetine ve dükalığa tamamen son vermiş. Ancak hikâye burada bitmemiş!

II. Selim, ada yönetimini ve “Naxos Dükü” unvanını samimi dostu ve finansörü olan Yahudi kökenli Joseph Nasi’ye vermiş. Başlarına Yahudi bir dük gelmesi Nakşa Adası halkını inanılmaz derecede isyan ettirmiş. Avrupa’dan da büyük tepki gelmiş. Bundan dolayı Nasi, Naxos’a güvenli bir vekil olan Francisco Coronel’i yollamış ve kendisi adaya hiç gitmeden, 1579’daki ölümüne kadar Nakşa Dükü olarak kalmış. Sonrasında Osmanlı adaya egemen olmuş. 1821 yılına gelindiğinde ise ada halkı milliyetçilik ve bağımsızlık hareketlerinden etkilendi ve Yunanlılar bağımsızlıklarıını ilan ettiler.

Osmanlı döneminde Karadeniz’e “Bahr-i Siyah”, Akdeniz’e ise “Bahr-i Sefid” denirmiş. Kaptan-ı Derya’ların (Donanma Komutanlarının) yönetiminde olan ve Nakşa, Midilli, Sakız, Rodos, İstanköy, Eğriboz gibi Ege Adaları ile Gelibolu ve Çanakkale çevresini kapsayan eyaletin/vilayetin resmi adı Cezayir-i Bahr-i Sefid Eyaleti. Eyalet, doğrudan Kaptan-ı Derya’ya bağlı olduğu için halk arasında ve belgelerde Kaptanpaşa Eyaleti olarak da anılmış. Osmanlı’ya bağlı olduğu dönemde Nakşa Adası Kaptanpaşa Eyaleti’ne bağlı, Osmanlıya vergi verdikçe iç işlerine, dinlerine, ticaretine karışılmayan bir yer olarak kalmış. Nakşa ve Milos gibi Kiklad Adaları Osmanlı donanmasının kontrolünde vergiye bağlanmış olsa da, Rodos, Midilli, Sakız veya İstanköy (Kos) gibi adalarda görülen kalıcı Osmanlı mahalleleri, camileri veya kamusal yapıları Naxos’ta inşa edilmemiş ya da günümüze ulaşmamış.

Osmanlı İmparatorluğu’nun zirvesinde karada ‘Pax Ottomana’ (Osmanlı Barışı) hüküm sürerken, denizlerde manzara çok farklıydı. Ege’de avlanan Malta Şövalyeleri ve Fransız korsanlar yalnızca Müslüman gemilerini hedef almakla kalmıyor, Osmanlı tebaası altındaki Naxos adasını da yağmalıyorlardı. Sürekli tehlike altında yaşayan halk, kıyılardan uzaklaşarak yukarıda fotoğrafını gördüğünüz gibi müstahkem kule-evlere (Pyrgi) sığındı. Naxos köylerinde bugün hâlâ ayakta duran o yüksek, pencersiz alt katlı taş yapılar, işte o dönemin güvenlik kaygılarının birer yadigârıdır.

Mısır’a gitmek üzere yola çıkıp Konstantinopolis’i yağmalayan Haçlıların bu adalarda bıraktığı izler, Ege’nin mavi sularında tarihin en şaşırtıcı ve sürükleyici miraslarından biri olarak bizi selamlıyor. Naxos’un bugün turizmde sahip olduğu o kendine has “aristokrat” hava, işte bu Venedik dükalık geçmişi ile Osmanlı dönemindeki özerkliğin bir meyvesidir. Naxos, Ege’de hem “İtalyan ruhlu” kalabilmiş hem de “Yunan kimliğini” korumuş nadir yerlerden biridir. Adanın modern yüzünde bu tarihsel “melezlik” hem mimaride hem de damak tadında yaşıyor.

Yukarıda anlatılanlar ışığında Nakşa’ya gittiğinizde sahildeki büyüleyici Apollo Tapınağı kapısından (Portara) Kastro’ya doğru tırmanırken adımlarınızı yavaşlatın. Daracık mermer sokaklarda yürürken başınızı kaldırıp kapıların üzerindeki Venedik armalarına bakın. Bugün Kastro; müzeleştirilmiş bir kalıntı değil, 800 yıldır yaşamın kesintisiz devam ettiği canlı bir mahalledir. Ege’deki pek çok ada kalesi (örneğin Santorini veya Mikonos) tamamen turistik dükkanlara dönüşmüşken, Naxos’un Kastro (Kale) bölgesi hala yaşayan bir mahalledir. Kaledeki malikanelerin bir kısmında hala Venedik kökenli Katolik ailelerin torunları yaşamaktadır. Kapıların üzerindeki mermer aile armaları (Crusino, Barozzi, Sanudo aileleri gibi) hala parlatılır.

Osmanlı döneminde korsanlardan kaçmak için inşa edilen o meşhur Venedik Kuleleri, bugün adanın en lüks butik otellerine veya kültür merkezlerine dönüşmüş durumda. Eskiden bir manastır ve savunma kulesi olan Bazeos Kulesi, her yaz Naxos Festivali’ne ev sahipliği yapar. Kalın taş duvarların arasında modern sanat sergileri düzenlenmesi, adanın tarihle ne kadar barışık olduğunun en güzel örneğidir.


Gezgin gözüyle son söz: Naxos’un farkı, komşusu Mykonos gibi sadece “parti adası” olmaması değildir. Pazar sabahları Kastro’daki Katolik Katedrali’nden çan sesleri yükselirken, limandaki Ortodoks kiliselerinden ilahilerin duyulduğu 800 yıllık barışçıl bir arada yaşama hikayesidir. Kudüse giderken amacını ve bu nedenle de yolunu değiştiren Haçlıların Kiklad Adaları’na bıraktıkları izlerin her yerde görüldüğü bir mekandır. Berrak sularında serinlemenin yanı sıra, adanın zamansız sokaklarında kaybolmaya ve yerel lezzetleriyle köşeye sıkışmış koca bir tarihi tatmaya hazırsanız, Nakos sizi bekliyor.

Lütfen bilerek ve bu farkları hissederek gezin..

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

24.09.2026

Tanrıların Büyüdüğü Adalar-Kiklad Adaları / Naxos ve Milos’a Gezi-Giriş

Ege Denizi’nin kalbinde, Kiklad Adaları’nın ortasında kendi küçük ama tarihte önemi büyük bir ada bulunuyor; Delos Adası.

Mitolojiye göre, Zeus’tan hamile kalan ve doğum zamanı yaklaşan Leto, Olympos tanrılarının en güçlülerinden biri olan ve Zeus’un yasal eşi tanrıça Hera’nın lanetinden kaçarken sığınacağı ve doğumunu yapabileceği tek bir karış kara parçası bulamaz. Çünkü Hera, güneş ışığının değdiği hiçbir toprağın Leto’ya kucak açamayacağını buyurmuştur. İşte tam bu sırada, o ana dek denizde başıboş sürüklenen “görünmeyen ada” Adelos devreye girer. Hera’nın lanetinden muaf olan bu yüzen kaya parçasına Leto ayağını bastığı anda, ada dört devasa sütunla deniz tabanına sabitlenir ve adanın adı “görünür, beliren” anlamındaki Delos olur.

Leto, ışığın, kehanetin ve müziğin tanrısı Apollo ile ikizi Artemis’i Delos Adası’nda dünyaya getirir. Delos, tanrıların doğumuyla kutsallığın zirvesine ulaşır. İnsanlar, doğumdan sonra bu ada ile ilgili inanılmaz kurallar koyarlar. Örneğin bu adada ne doğuma ne de ölüme izin verilir. Adanın toprağını ve tapınaklarını “insani lekelenmeden“ korumak için burada ölmek de, doğmak da kesinlikle yasaklanır. Doğumu yaklaşan hamileler ve ölümü yakın hastalar komşu Rhenia Adası’na taşınır. Sizin anlayacağınız Delos Adası, yaşam ve ölümün ötesinde tamamen kutsal bir alana dönüştürülür. Kirletilmesi en büyük günah sayılan bu dokunulmaz ada, Pers Savaşları sonrasında kurulan Attik-Delos Deniz Birliği’nin ortak hazinesine ve toplantılarına ev sahipliği bile yapar.

Efsanelerin ve tarihin tam ortasında duran kutsal Delos Adası’nı bir çember gibi saran o büyüleyici adalar topluluğuna antik çağlardan beri Kiklad Adaları deniyor. Yunanca “Kyklades”, Türkçe’de “çember oluşturanlar” veya “etrafında dairesel şekilde sıralananlar” anlamına geliyor.

Kiklad Takımadaları (Cyclades), Ege’nin ortasında bir gerdanlık gibi dizilen, rüzgârla vaftiz edilmiş, güneşle yıkanmış kristal bir dünya. Her ada aynı mimari dili konuşsa da (beyaz duvar, mavi kapı), fısıldadıkları hikâyeler bambaşka. Tanıdığım en iyi gezi arkadaşım eşimle birlikte Kiklad Adaları’ından iki tanesi olan Naxos (Nakşa) ve Milos Adalarına 12.09.2026 ile 20.09.2026 tarihleri arasında 9 günlük bir gezi yaptık. Bu yazı dizisinde siz sanal gezginlerle izlenimlerimi paylaşacağım.

KİKLAD ADALARINI NEDEN ZİYARET ETMELİSİNİZ? HANGİ ADALAR TERCİH EDİLMELİDİR?

Küçük adacıklar ve kayalıklar da dahil edildiğinde, Kiklad Adalar kompleksi 200’ün üzerinde (yaklaşık 220) adadan oluşuyor. Ancak bunlardan sadece 24-30 kadarı sürekli yerleşim barındırıyor. Gezginlerin ve feribot rotalarının gözdesi olan en büyük ve popüler adalar arasında Naxos, Milos, Santorini, Mykonos, Paros, Tinos, Syros, Ios, Amorgos, Serifos ve Sifnos yer alıyor.

Kiklad Adaları, uzaktan bakıldığında benzer birer kartpostal karesini andırsa da; her bir adanın ruhu, coğrafyası, kitlesi ve sunduğu deneyimler tamamen kendine özel. Lüks ve kozmopolit yaşam tarzı ve gece hayatı ile tercih edilen Mykonos ve Santorini gibi Kiklad Adaları bizim rotamıza pek girmiyor. Bu nedenle bu adalardan sadece Naxos (Nakşa), Milos ve Paros benim ilgi alanımdaydılar. Orijinal programımda üç ada da varken, izin durumları nedeni ile Paros’dan vaz geçmek zorunda kaldım.

Nakşa, Kiklad’ın en büyük, en yeşil ve en üretken adası. Sadece turistik bir ada değil, aynı zamanda kendi kendine yeten yerleşik bir hayata da sahip. Kilometrelerce uzanan ince kumlu plajlar (Agios Prokopios, Plaka), dağ eteklerine kurulmuş geleneksel köyler (Apiranthos, Halki), Venedik kaleleri ve inanılmaz zengin bir tarım/gastronomi kültürüne sahip olması ile mutlaka programınızda olması gereken bir ada. Tipik bir Yunan adası olması yanında Venedik karakteri de bu adanın kültürü içine girmiş durumda. Ben bu adayı daha çok sevdim. Her köşede bir sürprize denk gelebiliyorsunuz.

Milos ise Volkanik geçmişinin adaya armağan ettiği sıra dışı kıyı çizgisiyle, tam bir fotoğraf ve keşif cenneti. Ay yüzeyini anımsatan beyaz kayalarıyla ikonik Sarakiniko Plajı, rengarenk kayıkhaneleriyle (syrmata) geleneksel Klima köyü ve sadece tekneyle ulaşılabilen sakli koyları (Kleftiko) adanın özellikleri arasında.

KİKLAD ADALARI ZİYARETİ İÇİN EN UYGUN ZAMAN NEDİR?

Kiklad Adaları’na gezi planlarken iki temel unsuru göz önünde bulundurmak gerekir: Doğru hava ve kalabalık dengesi.

Adaları keşfetmek için en ideal dönem, yoğun yaz sıcaklarının ve aşırı kalabalığın dışındaki zamanlardır. Mayıs-Haziran ortası doğanın en yeşil olduğu, çiçeklerin ve begonvillerin sokakları süslediği dönemdir. Kaynaklar, “deniz suyu yeni ısınmaya başlasa da yürüyüş yapmak, fotoğraf çekmek ve adalardaki tarihi keşfetmek için hava inanilmaz konforludur” diye yazıyor. Ama bizim gibi deniz suyunun sıcak olmasını tercih edenler için bu dönem pek uygun değildi ve biz de tercih etmedik zaten. Temmuz ve Ağustos ayları ise okulların kapanması ve Avrupa’nın tatil dönemi olması nedeniyle hem en sıcak hem de en pahalı ve en kalabalık dönem. Biz bu dönemlerden de uzak duruyoruz.

Kiklad Adaları için en kusursuz zaman dilimi Eylül ayı ile Ekim ayı ortalarıdır. Deniz suyu yaz boyunca ısındığı için yüzmek en keyifli halinde oluyor. Ağustos ayının ezici kalabalığı ve turizm yoğunluğu yerini huzura bırakıyor; konaklama fiyatları dengeleniyor ve gün batımları çok daha dramatik kareler sunuyor.

Kiklad Adaları deyince hemen aklınıza “Meltem Rüzgarları” gelmelidir. Meltem rüzgarları her yıl yaz aylarında (özellikle Temmuz ve Ağustos döneminde) kuzeyden güneye doğru esen, Ege Denizi’ne özgü kuru ve serinletici rüzgarlardır. Adalarda rüzgarın yönü çok önemli. Meltem kuzeyden estiği için; güney yönüne bakan plajlar (örneğin Naxos’un veya Milos’un güney sahil şeridi) rüzgardan korunarak çarşaf gibi bir deniz sunarken, kuzeye bakan sahil ve koylar dalgalı ve rüzgarlı olabiliyor. Ege’nin serinletici nefesi olan Meltem Rüzgarları, yaz sıcağında hayat kurtarır; ancak seyahat planı yaparken rüzgarın yönüne göre plaj alternatifi sunan adaları (Naxos veya Milos gibi geniş kıyı şeridine sahip olanlar) tercih etmek ada keyfinizi arttıracaktır.

ADALARA NASIL ULAŞILIR?
Eğer amacınız yolda tükenmek değil, tatile erkenden başlamak, adada daha çok rüzgâr solumak, gezmek ve yüzmek, daha çok kare yakalamaksa; adalara ulaşım için rotayı gökyüzüne çevirmek sizin için en konforlu seçenektir. Biz de bu nedenle rotayı Pire Limanı‘ndan bineceğimiz feribotun dalgalarına değil, doğrudan adalara inen küçük kanatlı uçaklara çevirdik. Atina limanlarından kalkan hızlı feribotla ulaşımı tercih ederseniz seyahat süreniz yaklaşık 3,5-4 saat sürüyor ve fiyatları da yaya yolcular için 85-110 Euro arasında değişiyor.

İstanbul’dan yola çıkıp Kiklad Adaları’nın kalbine ulaşmanın en pratik yolu, SKY express gibi havayollarının sunduğu bağlantılı uçuşları tercih etmektir. İstanbul’dan verdiğiniz valizlerinizi Naxos’ta teslim almak, seyahat konforunu katbekat artıran lükslerin başında geliyor. Ancak lojistik detaylar her zaman dikkatlice hesaplanmalıdır. Aktarmalı İstanbul-Naxos uçuşu için küçük bir İstanbul-Atina macerasına hazırlıklı olun ve uçuş saatlerinizi dikkatlice seçin.


İstanbul’dan kalkan uçak sizi Atina Eleftherios Venizelos Uluslararası Havalimanı’nın A Terminali’ne bırakıyor. Naxos gibi küçük Kiklad Adaları’nın uçakları ise B Terminali’nden kalkıyor. Dolayısıyla; pasaport kontrolünden geçip A Terminali’nden B Terminali’ne tempolu bir yürüyüş yapmak, ardından B Terminali’nde yeniden güvenlik kontrolünden geçerek kapıya ulaşmak gerekiyor. Eğer valizleri alıp tekrar check-in yapmaya kalksaydınız, o daracık aktarma süresinde uçuşu kaçırma riskiniz çok yüksek olurdu. İşte bu yüzden tek biletle yapılan “bağlantılı uçuş” hayat kurtarıyor. Aynı yolu tersten yaparak Milos veya Naxos Adaları’ndan İstanbul’a bağlantılı uçuş yapmanız da mümkün. Biz dönüşü, daha fazla ada keyfimiz olsun diye Atina’dan İstanbul’a THY ile yaptık.

ADALARDA ARAÇ KİRALAMA VE ULAŞIM

Her iki adada da araç kiraladık. Matha Rent adlı Atina merkezli araç kiralama şirketini tercih ettik. Sorun yaşamadık. Genellikle Naxos/Milos Limanları’na ve Naxos/Milos Havalimanı’na ücretsiz araç teslimatı (drop-off/pick-up) hizmeti sağlıyorlar. Ancak sabah 09:00 ve akşam 21:00 saatleri arasında çalışıyorlar. Bizim Naxos-Milos feribotu seferi gecikmeli olarak gerçekleşince Milos Adası’na 21:00’den sonra varmak zorunda kaldık ve gecikme nedeniyle çalışan için fazladan 25 Euro mesai parası ödemek zorunda kaldık. Araçları depoları tam dolu alıp, tam dolu teslim ediyorsunuz.

Doğal olarak kiralayacağınız araç fiyatları, aracına göre değişiyor. Araç kiralarken mutlaka küçük ama altı yüksek araç tercih edin. Her iki adada da yollar daracık ve bazı plajların yolları bozuk. Araç kullanırken dikkatli ve sabırlı, biraz da usta olmanız gerekiyor. Merkezde bile bazı yollar tek şerit ve buna rağmen geliş-gidiş şeklinde. Hele bir de iki araba aynı yolda karşı karşıya gelirseniz felaket oluyor. Birinizin geri geri gitmesi gerekebiliyor. Hele bir de otobüsle o dar yolda karşılaşırsanız ne yapacağınızı bilemeyebiliyorsunuz.

Bazı köylerin içine araçla girmek mümkün değil. Köy dışında otoparka aracı park edip, gezmeniz gerekiyor. Adalarda bolca ücretsiz otoparklar mevcut. Hız sınırlarına uymayı ihmal etmeyin, Yunan trafik polisinin nereden çıkacağı belli olmuyor.

Adalarda iyi bilinen plajlara ve ören yerlerine düzenli toplu taşıma imkanı da var. Özellikle Naxos’da toplu ulaşımı hem plajlara ve hem de köylere gitmek için kullanan turiste çok denk geldik. Otobüslerin boyutlarını adanın dar yolları için aşırı büyük gördük ve özel aracınızı kullanırken bunlardan birisi ile karşı karşıya gelmemek için dua edin derim.

ADALAR ARASINDA ULAŞIM

Adalar arasında feribotlar çalışıyor. Mykonos ve Santorini gibi adalar işin merkezindeler ve oralara daha fazla sayıda sefer yapan şirket bulunuyor. Naxos (Nakşa) Adası gezimiz sonrasında Milos Adasına Seajets ve Blue Star Ferries adlı şirketlerin seferleri vardı. Seajets firması hızlı katamaran gemileri ile hizmet veriyor ve kağıt üzerinde 3.5-4.5 saatte ulaşım süresi veriyor. Hali ile biz de onu tercih ettik. Ancak süresi yaklaşık 6 saati bulan kötü bir yolculuk yaptık. Mykonos çıkışlı olan katamaran 15:20 de Naxos’a gelmesi gerekirken 45 dakika gecikme ile geldi. Seajets katamaranları Naxos’dan kalktıktan sonra Paros, Mykonos, Paros,Sifnos, Milos gibi garip bir rotayı takip ediyor ve varış süresi 4,5 saati buluyor. Naxos’dan Milos’a feribot yolculuğumuzda bir de dalgalı bir denize yakalalanınca adalar arası yolculuk, gezimizin en kötü anısı oldu. Blue Star Ferrries ise daha yavaş ve büyük feribotlar.

ADALARDA KONAKLAMA

Her iki ada da konaklama bakımından çok çeşitli seçenekler sunuyorlar. Biz her iki adada merkeze ve/veya plaja-ören yerlerine yakın olan otelleri tercih ettik. Naxos’da Naxos Mare, Milos’da Galini Hotel’i tercih ettik. Naxos Mare’de kahvaltı ekstra idi ama Galini’de ücrete dahil müthiş bir kahvaltı vardı. Naxos’daki otel adanın batısında kalıyor. Burası adanın köylerine ulaşmak için uygun bir nokta ve adaya ayak basar basmaz da kısa bir sürüşle güzel bir plaja (Agios Prokopios Beach) ulaşabiliyorsunuz. Milos’daki otel ise adanın kuzey tarafında ve tüm önemli plajlara yakın konumda.

Evet sevgili sanal gezgin arkadaşlarım. Kiklad Adaları gezi yazımızın girişini böylece yapmış olduk. Bu güzel rotadan anlatacağım çok anım ve paylaşacağım çok fotoğraf karem var. İlginizi beklerim…

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

23.09.2026

  • Arşivler

  • Diğer 557 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 399.709 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Eylül 2026
    P S Ç P C C P
     123456
    78910111213
    14151617181920
    21222324252627
    282930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız