Özbekistan:Maveraünnehir’in Kadim Toprakları : Emir Timur’un Evinden Budizm’in İzlerine: Şehrisebz ve Termez

Gözümüzün alabildiğine uzanan o efsanevi turkuaz çinileriyle Semerkant, arkamızda bir masal kapısı gibi yavaşça kapanıyor. İpek Yolu’nun kalbi olan şehri geride bırakırken, aslında Özbekistan maceramızın da son perdesine yaklaştığımızı hissediyoruz. Yol bizi artık ülkenin en güney ucuna, kadim sırların gömülü olduğu Termez’e (Termiz) doğru çağırıyor. Burası, Taşkent’ten memlekete dönüş uçağına binmeden önceki son durağımız, son gezi yerimiz olacak. Zaman, bu kadim topraklarda kum saatinden boşalır gibi akıp giderken insan sormadan edemiyor: Muazzam bir coğrafyada geçen o koca günler, nasıl da bir nefeslik ‘kısa güne’ dönüşüveriyor?

Yaklaşık 150 kilometrelik, 2,5-3 saat sürecek bir yolculukla Şahrisabz’a (Şehrisebz) doğru ilerleyeceğiz. Farsçada ‘yeşil şehir‘ anlamına gelen ve Timur döneminde adı ‘Keş‘ olarak anılan bu kadim coğrafya, büyük hükümdarın ve hanedanlığının imzasını taşıyan muazzam mimari anıtlara ev sahipliği yapıyor. Üstelik bu eşsiz eserlerin tamamı bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor. Bu şehre varmak için öncelikle Zarafşan Dağları‘nı ve bu dağlık güzergah üzerinde yer alan, muhteşem manzaralarıyla bilinen yaklaşık 1600-1700 metre yükseklikteki meşhur Tahtakaraca Geçidi’ni (Takhtakaracha Pass) geçmemiz gerekecek. Burası dar ve kıvrımlı bir geçit olduğundan, hem manzaranın keyfini çıkarmak hem de daha konforlu bir seyahat yapmak adına üçer kişi halinde küçük araçlara yerleşiyor ve 6 araçlık küçük bir konvoy olarak Şahrisabz’a doğru süzülüyoruz. Burayı gezdikten sonra bizi bekleyen otobüsümüze geri dönecek ve Termez’e doğru uzun ama son derece zevkli bir yolculuğa yelken açacağız.

Sabah, otelimizin önünde bizi bekleyen küçük binek araçlara yerleşerek tam zamanında hareket ediyoruz. Grubun o imrenilesi dakikliği sayesinde hiç vakit kaybetmeden Semerkant’ın kalabalık trafiğini geride bırakıyor ve Şahrisabz’a doğru tırmanışa geçiyoruz. Zarafşan Dağları’nın kalbine, meşhur Tahtakaraca Geçidi’ne girdikten sonra (Semerkant’tan 30 km kadar sonrası) bizi Amankutan bölgesinin girişindeki o ikonik mola yeri karşılıyor: Teşik-Taş

Yerel dilde tam karşılığı ‘Delikli Taş‘ olan bu yer, rüzgarın ve doğanın sabırla aşındırarak ortasında kocaman bir halka (kimilerine göre ise bir kalp) açtığı meşhur bir kaya oluşumu. Doğrusu, günümüzde biraz fazlaca turistik bir dekora dönüştürülmüş ama yine de seyahat severlerin uğramadan geçmediği bir klasik.

Biz de bu geleneğe uyuyor; Teşik-Taş’ın o doğal penceresinden süzülen dağ manzarasını fotoğraflayarak yolculuğumuza keyifli bir es veriyoruz.

Ancak ne yalan söyleyeyim; adımımızı atar atmaz bizi karşılayan ortam, o kadim dağ atmosferinden ziyade fazlasıyla ticarileşmiş bir panayır yerini andırıyor. Bir taşın tepesine çıkmış, elinde mızrak niyetine bir değnek, kafasında tüyler ve yüzündeki o tezat bıyık ve sakalıyla kızılderili rolüne soyunmuş bir Özbek karşılıyor bizi. Zaman zaman elindeki değneği havaya kaldırıp garip çığlıklar atıyor.

Bir yanda iki direk arasında heyecanla gidip gelen zipline meraklısı gençler, diğer yanda yamaçtan aşağı lastikler içinde çığlık çığlığa kayan insanlar… Havaya karışan yüksek sesli müzik ve yemek kokuları da cabası.

Fakat buradaki ‘çakma Apaçi’nin, eline o değneği alıp kayaların tepesine tünemesi aslında tamamen tesadüf ya da sıradan bir delilik değil; arkasında sinema tarihinin en ilginç Soğuk Savaş öykülerinden biri gizli. 1973 yılında Doğu Almanya yapımı olan, dönemin meşhur ‘Apachen’ (Apaçiler) filminin önemli sahneleri tam da bu kayalıklarda çekilmiş. Başrolde ise sosyalist blokta ‘Kızılderili Reisi’ rolleriyle efsaneleşmiş ünlü Yugoslav aktör Gojko Mitić varmış. Dönemin demir perde koşullarında Doğu Bloku sinemacılarının Amerika’ya, yani Hollywood westernlerinin çekildiği o meşhur Arizona veya Utah kanyonlarına gitme şansı yoktu elbette.

Tahtakaraca Geçidi, Amankutan ve Karatepa bölgelerinin o kurak, kayalık ve kızıl tonlu dağ yapıları, Kuzey Amerika’nın güneybatısını o kadar andırıyordu ki, yönetmenler burayı kusursuz bir doğal plato olarak bellediler. İşte bugün o kayanın üzerinde garip sesler çıkaran yerel dostumuz, aslında kırk küsur yıl önceki o filme absürt bir gönderme yapıyor.

Yine de insan düşünmeden edemiyor… Doğal güzelliklerin bu denli vahşi birer ticari meta haline getirilmesi, o coğrafyanın ruhunu ve büyüsünü hızla tüketiyor. Teşik-Taş’ın ortasındaki o asırlık boşluktan bakarken, içimi burkan bir tanıdıklık hissi kaplıyor beni. Maalesef bizim Karadeniz yaylalarının bugün içine düştüğü o vizyonsuz, kimliksiz turizm esaretinin bir benzeri, coğrafyalar değişse de insanoğlunun eliyle burada da karşımıza çıkıyor.

Teşik-Taş’taki fotoğraf molasının ardından yeniden araçlarımıza kurulup tırmanışa devam ettik. Yaklaşık 10-12 kilometre daha yukarı çıktıktan sonra, deniz seviyesinden 1600-1700 metre yükseklikteki o en tepe noktaya, yani geçidin asıl zirvesine ulaştık. Burada da dağların sunduğu o sonsuzluk hissini vizörlerimize sığdırıp kısa bir mola verdikten sonra, Şahrisabz’a doğru inişe geçtik. Yaklaşık 40 kilometrelik bu dağ inişinin ve bir saatlik yolculuğun ardından, Emir Timur’un doğduğu, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki kadim Şahrisabz’a ulaştık.

Şehre ayak basar basmaz bizi gezdirecek yerel rehberimizle buluştuk. Aslında turumuzun başından beri bize eşlik eden Özbek rehberimiz İlkhom bu bölgeye çok aşina olmadığı için, acente buraları daha iyi bilen yerel bir rehber görevlendirmişti. Ancak daha ilk dakikalardan içimden geçirmeden edemedim: Keşke yolumuza kendi rehberimizle devam etseymişiz

Bu kadim şehirde gezeceğimiz yerlerin listesi, adeta İpek Yolu’nun altın çağına açılan birer kapı gibi. İlk durağımız, heybetli kalıntılarıyla bile insanı büyüleyen, 1380 yılından kalma o meşhur yazlık saray: Ak Saray… Yine Timur tarafından inşa ettirilen, gökyüzünün mavisini kubbelerinde taşıyan o meşhur Cuma Cami, yani Gök Gümbez (Kok Gumbaz) gezilecek. Ardından rotamızı, kelime anlamı ‘güç ve kudret merkezi’ olan ve halk arasında Hazret-i İmam Külliyesi olarak da bilinen Dorus Saodat (Darus-Saadet) Anıt Kompleksi’ne çevireceğiz. Burası, Timur’un erken yaşta kaybedip büyük acısını çektiği iki oğlunun gömüldüğü ve aslında kendisi için de bir mezar odası inşa ettirdiği, hüzünlü ve mistik bir yer. Bu şehirdeki yolculuğumuz, Timur’un babasının sonsuz uykusuna daldığı ve ruhani sakinliğiyle ismi gibi tam bir ‘tefekkür yeri’ olan 14-15. yüzyıl yadigarı Dorut Tillavat (Darut-Tilavet) Anıt Kompleksi ile devam edecek. Öğle yemeğini burada yiyerek Termez’e doğru yolumuza dvam edeceğiz. Kapsamlı bir şekilde restore edilen bu mimari anıtlar, Timurlular dönemindeki Orta Asya İslam mimarisinin mükemmel örnekleridir. Timur, doğduğu memleketi olan Şehrisabz’ı bu muazam eserlerle donatarak, büyük imparatorluğunun ikinci başkenti haline getirmek ve Semerkant kadar güzelleştirmek istemiştir.

Şahrisabz’daki ilk durağımız, XIV. ve XV. yüzyıl Timurlu mimarisinin en cüretkar, en muazzam eseri olan Ak Saray

Burası alelade bir yazlık saray değil; Emir Timur’un bizzat şantiyesinde durup inşaatını yönettiği bir gurur projesi. İmparatorluğun başkenti Semerkant’ı birbirinden güzel saray ve kalelerle donatan Timur, doğduğu topraklara döndüğünde, tüm coğrafyada eşi benzeri görülmemiş bir şaheser bırakmak istemiş. Bu vizyon için imparatorluğun dört bir yanından en yetenekli mimarlar ve zanaatkarlar şehre çağrılmış; tam 50 bin kölenin emeği ve alın teri bu devasa taşların harcına karışmış. Dile kolay; 1380’de başlayan inşaat, ancak 1404 yılında, yani büyük hükümdarın ölümünden sadece birkaç ay önce tamamlanabilmiş.

Tarihi kaynakların tasvir ettiği genel ölçek, insanın hayal sınırlarını zorlayacak cinsten: Sadece ana avlunun genişliği 120, uzunluğu ise 250 metreyi buluyordu. Sarayın diğer avluları ve dış çevresi, yüzyıllar içinde yaşanan tahribat nedeniyle bugün tam olarak canlandırılamıyor. Ancak elimizde öyle bir veri var ki, sarayın heybetini hayal etmeye yetiyor: Günümüze ulaşan kalıntıların oranlarından yapılan hesaplamalar, ana giriş kapısının (portalın) tam 70 metre yüksekliğe ulaştığını gösteriyor! Köşe kuleleri en az 80 metre göğe yükselirken, kapı kemeri 22,5 metrelik genişliğiyle Orta Asya’nın en büyük açıklığına sahipti.

AKSARAY DA BİR ZAMANLAR YOLLARDA DÖŞELİ OLAN SERAMİKLER

Bugün bu kompleksten geriye, zamana direnen o devasa ana giriş kapısının bazı bölümleri kalmış. Fakat o iki dev kule bile, önünde durduğunuzda size insan elinden çıkma bir dağın eteğindeymişsiniz hissi veriyor. Ak Saray, yıkılmış haliyle bile Timur’un o meşhur meydan okumasını fısıldıyor gibi: Gücümüzü görmek istiyorsan, binalarımıza bak!’


14. yüzyılın sonlarına kadar ismi ‘Keş’ olarak anılan Şahrisabz, sadece bir imparatorluk şehri değil; antik çağlardan beri yetiştirdiği hadis yorumcuları ve İslam alimleriyle Maveraünnehir’in en önemli aydınlanma merkezlerinden biriydi. Emir Timur, Ak Saray ile şehre siyasi bir azamet kazandırırken, eş zamanlı olarak inşaatını başlattığı Dorus Saodat ve Dorut Tillavat kompleksleriyle de doğduğu toprakları coğrafyanın manevi kalbi yapmayı arzulamıştı. Kaşkaderya bölgesinin bu özgün ruhunu anlamak için, adımımızı Barlas soylularının da ebedi istirahatgahı olan Dorut Tillavat’ın derinliklerine bırakıyoruz. Barlaslar, sıradan bir asil aile değil; Emir Timur’un bizzat mensubu olduğu, Şahrisabz (Keş) ve çevresine hükmeden Türkleşmiş bir Moğol boyu.

Ak Saray’ın devasa taç kapısının altından güneye doğru yürümeye başladığınızda, geniş ve peyzajlı bir park alanına (Amir Temur Parkı) giriyorsunuz. Dorut Tillavat’a giden yol üzerinde büyük bir Emir Timur heykeli var. Heykelin açılışı 1996 yılında yapılmış. Emir Timur sırtını Aksaray’ın kapılarına vermiş, yüzü ise Dorut Tillavat’a yönelmiş ve ayakta duruyorken betimlenmiş. Heykeli yapan sanatçı ünlü Özbek heykeltıraş İlhom Jabborov (İlham Cabbarov). Heykel bronzdan dökülmüş ve Jabbarov Taşkent ve Semerkant’taki diğer iki ünlü Timur heykelinin de mimarıymış.

Park aksı boyunca yürürken yol üstünde geleneksel el sanatları, çömlekçilik ve meşhur Şehrisebz nakışlarının (Suzani) satıldığı, eski kervansaray mimarisini andıran Hediyelik Eşya ve Zanaatkarlar Çarşısı‘nın içinden veya hemen yanından geçiyorsunuz. Bu hattın biraz solunda (doğusunda) Timur’un ailesi için yaptırdığı Dorut Saodat Kompleksi (ve Hazreti İmam Cami) kalıyor. Yürüyüş yolunun sonuna doğru yaklaştığınızda ise karşınızda o meşhur turkuaz kubbesiyle Gök Gümbez Cami (Kok Gumbaz) belirmeye başlıyor. Bu cami, ulaşmak istediğiniz Dorut Tillavat Kompleksi’nin ana yapısı. Heykelden Dorut Tillavat Kompleksi’nin girişine kadar olan mesafe yaklaşık 1 kilometre (yaklaşık 12-14 dakikalık yürüyüş). Aksaray’ın kapısından itibaren ise 1,5 km yol yürümeniz ya da elektrikli arabalara binmeniz gerekiyor.

Farsçada ‘Tefekkür ve Meditasyon Evi’ anlamına gelen Dorut Tillavat topluluğunun hikayesi, aslında 1370-1371 yıllarında, bu topraklara yön veren büyük bir sufi liderinin vefatıyla şekillenmeye başlar. Bu isim; toplumda çok yüksek bir hürmet gören, ‘Büyük Emir’ manasında Amiri Kulal unvanını taşıyan ve aynı zamanda meşhur sufi pir Bahauddin Nakşibendi’nin de akıl hocalığını yapmış olan Şemseddin Kulal’dir. Faaliyetlerini Karşi (Nesef) ve Keş’te yürüten bu büyük bilge, aynı zamanda Emir Timur’un babası Emir Taragay’ın da manevi rehberiymiş.

Şemseddin Kulal 1371 yılında vefat ettiğinde, Emir Timur bizzat bir ferman yayınlayarak hocası için mermer bir mezar taşı dikilmesini emretti. İşte bu sufi liderinin mezarı, zamanla genişleyen kompleksin ilk harcı oldu. Nitekim yapılan kazılar ve araştırmalarla, Kulal’ın hemen yanı başındaki mermer mezar taşı parçalarının ve nebatat süslemelerinin, Timur’un 1360 yılında vefat eden babası Emir Taragay’a ait olduğu anlaşılmış. Timur, babasını çok saygı duyduğu hocasının dizinin dibine emanet etmiş. Bugün burası hâlâ bölgenin en önemli inanç ve hac merkezlerinden biri.

Timur’un başlattığı bu manevi mirası, 15. yüzyılda onun ünlü astronom torunu Uluğ Bey bambaşka bir boyuta taşıyacaktı. Uluğ Bey, dedesinin ve büyük dedesinin anısını yaşatmak için kompleksi muazzam yapılarla genişletti.

İlk olarak 1435-1436 yıllarında, Moğol istilası öncesinden kalma eski bir yapının temelleri üzerine Şahrisabz’ın en büyük Cuma camisini, yani Gök Gümbez’i (Kok Gumbaz) inşa ettirdi. Giriş kapısındaki taç kapı mozaiklerinden geometrik süslemelere kadar tam bir Timurlu estetiği sunan bu cami, adını gökyüzünün mavisini kıskandıran devasa kubbesinden alıyor. Dış kubbenin kasnağında Kur’an’dan ayetler süzülürken, beyaz sırlı çinilerle yazılmış o evrensel hakikat gözünüze çarpıyor: ‘Hükümranlık Allah’ındır, servet Allah’ındır.’ Girişteki kitabe ise bu şaheserin, Uluğ Bey tarafından babası Şahruh adına yaptırıldığını sessizce fısıldıyor.

Bu ihtişamlı caminin hemen ardından, 1437-1438 yıllarında komplekse zarif bir halka daha eklendi: Gumbazi-Seyidon (Seyidlerin Kubbesi). Yine Uluğ Bey’in emriyle inşa edilen bu türbe, Peygamber soyundan gelen Termiz Seyid hanedanının mezarlığı üzerine kuruldu ve Timurlu hanedanının asil temsilcileri için bir ebediyet makamı olarak tasarlandı. İçerideki 15. ve 17. yüzyıllara ait mezar taşlarında, Termiz ve hatta Kabil’den getirilen o asil aile üyelerinin isimleri okunabiliyor.

Yüzyıllar boyunca genişleyen bu kutsal avluya en son dokunuşlar ise çok sonraları yapılacaktı. 1904 yılında komplekse anıtsal bir giriş kapısı (darvozahona) eklenecek, 1917’de ise avlunun etrafına dervişlerin ve talebelerin konakladığı küçük hücreler yerleştirilecekti. Bugün bir avlu çevresinde kenetlenen Cuma camisi ve iki türbeyi adımlarken, Şahrisabz’ın neden sadece taşlardan ibaret bir şehir olmadığını, o ‘tefekkür’ kelimesinin ruhunuza kadar işleyen dinginliğiyle anlıyorsunuz.

Emir Timur, muazzam Dorus Saodat kompleksi başlangıçta yalnızca en büyük ve en sevgili oğlu Cihangir için tasarlamıştı. Cihangir, 1375 yılında henüz 22 yaşındayken trajik bir şekilde atından düşerek vefat edince, Timur bu acıyla sarsıldı. 1394’te diğer oğlu Ömer Şeyh de hayatını kaybedince, burayı kendisi de dahil olmak üzere tüm soyunun ebediyen dinleneceği bir hanedan mezarlığına dönüştürdü.

Ancak tarih hırçındır… 16. yüzyılın ikinci yarısında Şahrisabz’a giren Şeybanid hükümdarı II. Abdullah, Timurluların bu topraklardaki tüm izlerini silmek amacıyla kompleksi yerle bir etti. Bugün o devasa külliyeden geriye kalan tek parça, Cihangir’in o harap ama hala baş döndüren türbesidir. Sokağa bakan görkemli girişin sol kanadı olduğunu ele veren çinili köşe kulesi ve 16 kenarlı bir kasnak üzerinde yükselen 27 metrelik sıra dışı konik kubbe, burayı inşa eden esir Harezmli zanaatkarların muazzam işçiliğini bugüne fısıldıyor.

Kompleksin en sarsıcı keşfi ise 1963 yılında yapıldı. Türbenin hemen yanı başında, tesadüfen yer altında gizli bir oda bulundu: Bu oda, Timur’un kendisi için hazırlattığı gizli mezar odasıydı! Kemerlerindeki Kur’an ayetleri dışında son derece sade olan bu mahzeni, neredeyse tek bir devasa mermer tabut dolduruyor.

Üzerinde Timur’un biyografik yazıtlarının kazılı olduğu bu mermer lahit, ne yazık ki sahibini beyhude beklemişti. Bildiğiniz gibi kader, Çin seferi yolunda ölen Timur’u kendi memleketine değil, Semerkant’taki Gur-i Emir’e defnetmeyi buyurmuştu.

Külliyenin bir diğer kanadı ise vaktiyle oğullarının ruhuna kurbanların kesildiği, derviş odaları, çeşmeleri ve eyvanlarıyla çiçekli bir vahayı andıran bir medrese ve cami alanıydı. İşte bu avluda bugün bizi, Timurlulardan miras kalan ancak 19. yüzyılda yenilenen Hazreti İmam Camisi karşılıyor.

Biz orada iken namaz vaktine denk geldik ve içeriyi gezme şansımız maalesef olmadı.

Şahrisabz’ın bu hüzünlü ihtişamını, çakma Apaçilerini, yarım kalmış lahitlerini ve göğe yükselen turkuaz kubbelerini hafızamıza kazıyoruz. Şimdi bizi bekleyen büyük otobüsümüzle buluşma vakti. Önümüzde uzun, yorucu ama keşif dolu bir yol var; rotayı Özbekistan’ın en güney ucuna, kadim Termez’e doğru çeviriyoruz.

Şahrisabz’ın da içinde bulunduğu Kaşkaderya eyaletinde başlayan yolculuğumuzda son olarak Surhanderya Eyaletinde seyahat ettik. Bu eyalet yolculuğumuzun büyük bir kısmını ve finalini kapsayan, Özbekistan’ın en güneyindeki eyaletti. Eyalet Tacikistan ve Afganistan sınırında yer alıyor. Karizmatik dağ geçitlerini, kanyonları aşıp Termez’e vardık.

Aslında Termiez’e varmadan önce bir ziyaretimiz daha olacaktı. Jarkurgan Minaresi‘ne gidecektik. Ama anlaşılan 1 saat daha erken yola çıkmamız gerekirmiş. Şahrisabz’dan sonra özellikle Kaşkaderya Eyaleti yolları tam bir felaketti. Bizi epey geciktirdi. Minareye ulaşmak için de Termez yolundan 35-40 km sapmamız gerekiyordu. Akşamın karanlığına kalınca burayı programdan çıkartmak zorunda kaldık. Orjinal programdan tek sapmamız da burası oldu.


Sonunda Termiz’e varıp konaklayacağımız Hotel Termez Palace’a yerleştik. Yarın son gezi günümüzü gerçekleştireceğiz ve Özbekistan turumuz bitmiş olacak..

Gezekalın ve takipte kalın…

Dr Ümit Kuru

19.05.2026

Leave a comment

Bir Cevap Yazın

  • Arşivler

  • Diğer 535 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 391.861 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Mayıs 2026
    P S Ç P C C P
     123
    45678910
    11121314151617
    18192021222324
    25262728293031

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız

GEZEKALIN sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin