
Daha önce de sıkça bahsettiğim gibi; bizim için bir şehri keşfetmenin en güzel yolu, sabah uykumuzdan ödün verip o sessiz saatlerde sokaklara karışmaktır. Lofça’da yeni güne başlarken de rotamız bu tutkuyla şekillendi. Dün bu güzel şehri Lofça yapan durakların çoğunu gezmiştik ama bu sabah planımız farklı. İlk iş, Eski Üstü Kapalı Köprü’yü o sessizliğinde yakalamak; ardından dün ziyaret edemediğimiz Deli Hamam ve Lofça’nın ayakta kalan tek camisi Merkez (Çarşı) Cami‘yi kadrajımıza almak. Son olarak da Varosha Mahallesi’nin Arnavut kaldırımlı sokaklarını takip ederek zirvedeki kaleye tırmanacağız. Bakalım bu erken saatte kale kapılarını bize açacak mı?”

Köprüyü sabahın sakinliğinde fotoğrafladıktan sonra nehir kenarını takip ederek Deli Hamam’a ulaştık. Deli Hamam yaklaşık 400 yıllık bir Osmanlı eseri ve Bulgaristan genelinde aktif bir halk hamamı olarak 1990’ların başına kadar hizmet vermiş son Osmanlı hamamı olma özelliğini taşıyor.

Merkezdeki büyük kubbe; aşağıya doğru sırasıyla sekizgen, on altıgen ve dairesel üç farklı kasnak üzerinden yükselirken, en tepesinde ise altıgen bir aydınlatma feneri barındırıyor. Yapının mimari açıdan en büyüleyici yönü, antik Roma döneminden beri bilinen ve Osmanlı hamam mimarisinde de karşımıza çıkan ‘hipokaust’ (alttan ısıtma) sistemine sahip olması. Dışarıdaki ocaklarda (külhan) ısıtılan sıcak hava ve su, hamamın zemin altındaki kanallardan ve duvar içlerindeki borulardan geçerek tüm yapıyı homojen bir şekilde ısıtıyor.

Eski Osmanlı kayıtlarında ve seyyahların notlarında Lofça, kentin büyüklüğünü özetleyen o meşhur ifadeyle ‘30 mihraplı bir şehir’ olarak anılırmış. Yani bir zamanlar bu sokaklarda otuz ayrı cami bulunur, otuz ayrı minareden ezan sesleri yükselirmiş. Bugün ise o otuz camiden, tarihin fırtınalarına direnebilen tek şahit, nehrin kenarında tüm mütevazılığıyla duran tarihi Merkez (Çarşı) Camisi.


Ancak burada bir muammadan bahsetmem gerekir… Bazı kaynaklarda bu yapının aslında asıl Çarşı Cami olmadığı, o yıkılan tarihi caminin kitabesinin getirilip buraya takıldığı yazıyor. Hatta asıl adının “Abacı Cami” olması gerektiği de güçlü bir iddia. Nitekim caminin karşısına geçip baktığınızda, bu iddialara hak vermeden edemiyorsunuz; zira yapı, bir ‘merkez cami’ olmak için fazlasıyla küçük ve iddiasız duruyor.

Lofça’nın sokaklarında geçmişin izini sürerken, tarihin o büyük ve kaçınılmaz muhasebesi de zihnimi kurcalıyor: Yaklaşık beş asırlık Osmanlı egemenliği boyunca bu topraklardaki eski uygarlıkların eserleri ne kadar zarar görmüştü; peki ya bağımsızlık sonrası Bulgar yönetimlerinin Osmanlı mirasına yaklaşımı nasıldı?

Aslında karşımızda iki farklı dönemin, iki farklı yıkım refleksi var. Osmanlı, bir ‘imparatorluk’ mantığıyla hareket ediyordu; fethettiği topraklardaki kiliseleri veya antik yapıları tamamen yok etmek yerine, çoğunlukla onları dönüştürmeyi (kiliseyi camiye çevirmek gibi) veya kendi mimari dokusuna eklemlemeyi seçti. Yani var olanı silmekten ziyade, üzerine kendi mührünü vurdu. 19. ve 20. yüzyıldaki ulus-devletleşme süreci ise bambaşka bir ideolojiyle geldi. Yeni kurulan Bulgar yönetimi için Osmanlı mirası, unutturulması gereken bir boyunduruk dönemi olarak görüldü. Bu yüzden camiler, medreseler ve kervansaraylar dönüştürülmek yerine; sistemli bir kimlik silme operasyonuyla, şehir planlaması veya yol yapımı bahane edilerek kökten yıkıldı.


Osmanlı, vergilerini vermeleri şartı ile tebaası olan halkların kimliğini asırlar boyu adeta bir buzdolabında saklar gibi, kendi iç işleyişinde muhafaza etmişti. Örneğin, inşa edilecek kiliselerin camilerden daha yüksek olmaması şartını koşsa da Bulgar halkının kendi mabetlerini yapmasına, ibadetlerini ve dillerini sürdürmesine izin vermişti; sınırları belli bir hiyerarşi içinde de olsa onlara var olma alanı tanımıştı. Ancak o muhafaza edilen ulusal kimlik, 19. yüzyılda modern bir ulus-devlet olarak uyandığında, kendi varlığını kanıtlamanın ilk yolunu geçmişin izlerini silmekte buldu. Asırlarca altında yaşanılan o imparatorluk şemsiyesi, yeni düzen için unutturulması gereken bir gölgeye dönüştü. Dönemsel Kırcali isyanlarının ve eşkiya hareketlerinin yarattığı tahribatları bir kenara bırakırsak; Osmanlı’nın bu coğrafyadaki yıkıcı yüzü, daha çok isyan dönemlerinde ortaya çıkan askeri öfke ve cezalandırma refleksleriyle sınırlı kalmıştı. Buna karşın, bağımsızlık sonrası Osmanlı eserlerine uygulanan kurumsal yıkım; anlık bir öfkenin değil, yeni bir gelecek inşa etmek adına ‘geçmişin tapu kayıtlarını haritadan silmeyi’ amaçlayan, planlı ve ideolojik bir hafıza operasyonuydu.

Kısacası Osmanlı, bu topraklardaki eski kültürleri tamamen yok etmeyip dönüştürerek geleceğe taşımıştı. Oysa bağımsızlık sonrası kurulan yeni rejim, eskiyi dönüştürerek yaşatmak yerine, geçmişe ait ne varsa haritadan tamamen silme yoluna gitti. Bugün Lofça’da 30 camiden sadece birinin ayakta kalması, işte bu ‘silme’ refleksinin en somut kanıtı. Nitekim bugün Lofça’da, Rusçuk’ta ya da diğer Bulgar şehirlerinde karşımıza çıkan o tek tük Osmanlı eseri; aslında zamanın, savaşların ve bu ideolojik fırtınaların arasından sağ çıkmayı başarmış birer mucize abidesidir.




On günlük koca bir macerayı geride bırakıp başladığımız noktaya, Bulgaristan’ın kalbi Sofya’ya geri dönüyoruz. Ama dönüş yolculuğumuz bile tek başına bir serüven! Bugün, tarihin izindeki Plevne‘den geçip, doğanın bir mucizesi olan Prohodna Mağarası’nda yürüyeceğiz. Ardından İvraca’da, ihtişamlı Trak hazinelerinin sırrını saklayan Vratsa Tarih Müzesi bizi bekliyor. Sofya’ya varacağımız bu akşam saatlerinden itibaren yarın gece İstanbul uçuşuna kadar olan tüm zamanımızı ise Sofya’ya ayırdık. Şehrin tam merkezindeki otelimize yerleşir yerleşmez, kalan her dakikayı Sofya’yı adım adım soluyarak değerlendireceğiz.

Plevne, Türk tarihi ve kolektif hafızası için haritadaki herhangi bir noktadan çok daha fazlası; kahramanlığın, askeri dehanın, fedakarlığın ve bir imparatorluğun o en onurlu direnişinin simgesi. Bu yüzden seyahat programımızı yaparken, hafızalarımıza kazınan o destansı Plevne Savunması’nın gerçekleştiği topraklara ayak basacak olmak, bu gezide beni en çok heyecanlandıran anlardan biriydi.

Plevne’ye doğru yola çıktığınızda, ister istemez yüksek surlarla çevrili heybetli bir kale göreceğinizi hayal ediyorsunuz. Oysa buradaki mucize taşta değil, toprakta gizli… Gazi Osman Paşa, askeri literatüre geçecek bir dehayla, devasa surlar yerine toprak siperler ve tabyalar inşa ederek modern siper savaşının ilk başarılı örneklerini tam da üzerinde durduğumuz bu tepede sergilemiş. Osmanlı kaynaklarında ‘Yeşil Tepeler’ olarak geçen ve kuşatmanın kaderini belirleyen bu stratejik bölge; İsa Bey ve Kovanlık gibi en kritik tabyaların da kalbi konumunda.


Sayıca, silahça ve lojistik olarak kendisinden katbekat üstün olan Rus ve Rumen birleşik ordularına karşı Osman Paşa, Plevne’de tam 145 gün boyunca muazzam bir savunma destanı yazdı. Rusların düzenlediği üç büyük ve kanlı genel taarruz, Osmanlı askerinin sarsılmaz direnciyle püskürtülürken Rus ordusuna ağır zayiatlar verdirildi. Aylar süren kuşatmanın ardından şehirde yiyecek, ilaç ve mühimmat tükenince; Gazi Osman Paşa teslim bayrağını çekmek yerine askeriyle birlikte amansız bir yarma (huruç) harekatına girişti. Bu son huruçta yaralanarak esir düşse de gösterdiği kahramanlık öyle büyüktür ki; Rus Çarı II. Aleksandr ve Rus generalleri, onun askeri dehasına saygı duruşu olarak kılıcını iade ettiler ve ona bir esir gibi değil, bir kahraman gibi davrandılar.

93 Harbi sırasında Plevne, Rus ordusunun Balkan Dağları’nı aşıp İstanbul’a yürümesini aylarca geciktiren en kritik kilitti. Eğer bu amansız direniş olmasaydı, Osmanlı cephesi çok daha erken çökecek ve savaşın getirdiği yıkım belki de çok daha ağır olacaktı. Ne yazık ki Plevne’nin düşmesiyle birlikte İstanbul yolu Ruslara açıldı ve tarihimizin en acı sayfalarından biri olan kitlesel Balkan göçleri dalga dalga hız kazandı.

O dönem Türk askerine karşı savaşan Rus generali Mihail Skobelev’in anısına bugün ‘Skobelev Parkı‘ olarak adlandırılan bu tarihi tepe, bizim asıl ziyaret amacımıza ev sahipliği yapıyor. Plevne Savunması’nın o destansı ruhunu ve çetin mücadelesini yaşatan devasa Plevna Panorama Müzesi (Pleven Epopee 1877), tam olarak bu kanla sulanmış tepenin üzerinde yükseliyor.

Burası sıradan bir savaş müzesi değil; dünyadaki sayılı panoramik müzeden biri olarak kabul ediliyor. İçeriye girişler, yoğunluğu önlemek adına gruplar halinde ve sırayla yapılıyor. Sabahın erken saatlerinde gitmemize rağmen, bizden önce gelmiş bir okul dolusu öğrenci kapıda ziyaret sırasını bekliyordu. Biz de zaman kaybetmek yerine sıramızı beklerken, Skobelev Parkı’nın içindeki gerçek savaş alanları üzerinde küçük bir yürüyüşe çıktık; Panorama binasının yaklaşık 150 metre doğusunda yer alan Kardeşlik Mezarı ve Kemik Evi (Museum-Ossuary) adlı anıt yapıya kadar ilerledik.

Fransız bir peyzaj mimarı tarafından tasarlanan ve göz alabildiğine yeşillikler içine gizlenen bu açık hava müze-parkında yürürken, her adımda savaşın gerçek izlerine dokunuyorsunuz. Şehrin gürültüsünü arkanızda bırakıp, biraz içinize kapanarak ve dünyadan soyutlanarak yürüdüğünüzde; civardaki o asırlık ağaçların arasından yankılanan savaş toplarının uğultusunu, her iki taraftan askerlerin çığlıklarını hayalinizde duyabiliyorsunuz. Zaten parkın girişinden itibaren ana yürüyüş yolları boyunca sıralanmış çok sayıda top sizi karşılıyor. Bunlar birer reprodüksiyon değil; 93 Harbi’nde bizzat kullanılmış, barut kokmuş orijinal savaş topları…


Yaklaşık yarım saatlik bir bekleyişin ardından nihayet içeri kabul edildik ve bir rehber eşliğinde müzeyi adımlamaya başladık. Müze birkaç kattan oluşuyor; alt katlarda 93 Harbi’nden kalan gerçek askeri teçhizatlar, tüfekler ve o günleri tasvir eden yağlı boya tablolar sergileniyor.



Ancak müzenin asıl kalbi ve asıl hikayesi en üstteki panorama katında atıyor. Savaşın o karanlık, acımasız yüzü ile Plevne’de yazılan o destansı direniş burada öyle muazzam ve gerçekçi bir atmosferle sergilenmiş ki, salonu gezerken hepimizin nutku tutuldu, derinden etkilendik.





Plevne Panorama 1877 Müzesi gezimiz sonrası aracımıza binip Prohodna Mağarası’na doğru yola düştük. Plevne’den itibaren 1 saat kadar yolumuz olacak.

Bulgaristan’ın en büyüleyici ve gizemli doğa harikalarından biri olan Prohodna Mağarası, Sofya’ya yaklaşık 110 km mesafede yer alan efsanevi bir karstik tünel mağara. Mağara alanına varınca yine kısa bir mesafe de olsa yürüyüşle mağara girişine ulaşıyorsunuz.

Bulgarca “Prohodna” kelimesi “Geçit” veya “Giriş yapılabilir” anlamına geliyor. Burası kör bir mağara değil; bir ucundan girip diğer ucundan çıkabileceğiniz 262 metre uzunluğunda devasa bir doğal köprü gibi. Biz bu mesafeyi yürümedik ama yürüyüp diğer uçtan da çıkabilirsiniz.



Mağaranın iki girişinden biri olan “Büyük Giriş” tam 45 metre yüksekliğindedir ve bu özelliğiyle Bulgaristan’ın en yüksek mağara kemeridir. “Küçük Giriş” ise 35 metre yüksekliğindedir.

Mağarayı sıradan bir yeraltı oluşumundan ayırıp bir doğa tapınağına dönüştüren şey, tavanında yer alan iki devasa delik. Erozyon sonucunda neredeyse kusursuz bir simetriyle yan yana açılan bu iki doğal pencere, birebir insan gözü şeklinde. Yerel halk bu yüzden mağaraya “Tanrı’nın Gözleri” (Oknata) adını takmış.



Yukarıda paylaştığım fotoğraflardan da fark edeceğiniz üzere, mağaranın içine adım attığınız anda tavandaki devasa bir çift gözün sizi izlediği hissiyatına kapılıyorsunuz. İşin en dramatik yanı ise yağmurlu günlerde bu deliklerden sızan suların, kaya duvarlarındaki dikey hatlar boyunca aşağı süzülerek adeta ağlayan bir insan yüzü tasvirine dönüşmesi.



Prohodna Mağarası’nın o gerçeküstü atmosferinden sıyrılıp, adını dağların arasındaki devasa bir doğal kapıdan alan İvraca’ya doğru yola koyuluyoruz. Bulgarcada Vrata kelimesi “kapı” anlamına geliyor. Şehrin adı da eski Bulgarcada “küçük kapı” veya “dar geçit” anlamına gelen Vratitsa’dan türemiş, Osmanlı döneminde ise Türkçeleşerek İvraca halini almış.

Yaklaşık 50.000 kişilik nüfusuyla İvraca, bölgenin en büyük ekonomik ve kültürel merkezi olma unvanını elinde bulunduruyor.


Şehri dünya çapında kültürel bir odak noktası yapan asıl yer, şüphesiz Vratsa Tarih Müzesi. Burada sergilenen ünlü Rogozen Hazinesi, Trak medeniyetine ait dünyadaki en büyük gümüş ve altın parça koleksiyonu olma özelliğini taşıyor. Ayrıca Mogilanska Mogila’da bulunan som altın Trak defne çelengi ve dizlikler de yine bu çatı altında. Aslına bakarsanız, bu şehre yolumuzu düşüren asıl motivasyonumuz bu müze; fakat gelmişken meydanın hemen yakınında yükselen ve Osmanlı döneminden günümüze başarıyla korunan Kurtpaşa (Kurtpashov) ve Meshchii savunma kulelerini de gözden kaçırmayacağız..

Meydana yakın bir noktada araçtan iniyoruz. Geniş bir alana yayılan Vratsa Meydanı; kamu binaları, müzesi, Hristo Botev Anıtı ve asırlık savunma kuleleriyle şehrin kalbinin attığı yer. Zaman kaybetmeden kendimizi hemen müzenin içine atıyoruz. Bize tahsis edilen rehberin eşliğinde, buradaki eşsiz tarih yolculuğumuza oda oda başlıyoruz.

Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi, sadece bölgenin değil, tüm Bulgaristan’ın kültürel açıdan en zengin arkeoloji merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Üç katlı bu devasa yapı; ana binası, depoları ve kendisine bağlı tarihi komplekslerle birlikte toplamda 120.000’den fazla taşınabilir kültürel varlığa ev sahipliği yapıyor.

Bu eserler, Taş Çağı’ndan başlayıp Antik Dönem, Orta Çağ, Osmanlı dönemi ve Bulgar Ulusal Uyanış dönemine kadar uzanan devasa bir tarihsel yelpazeyi kapsıyor. Müzenin asıl odak noktası olan ve en sıkı şekilde korunan özel hazine salonları da bu katta yer alıyor. Biz de merakımıza yenik düşüp diğer bölümleri hızlıca geziyor ve bir an önce bu üst kata çıkıyoruz.





Bulgaristan topraklarında bugüne kadar bulunmuş en büyük Trak definesi, 1999 yılında buraya özel olarak inşa edilen yüksek güvenlikli müstakil bir salonda korunuyor. Bir Trak kraliyet hanedanına ait olan; gümüş üzerine altın kaplama tam 165 parça antik ritüel kabı ve kadeh, bu salonda ziyaretçilerini büyüleyici bir tarih yolculuğuna çıkarıyor.





Müze o kadar zengin, orada o kadar çok kare yakalamışım ki yazıya koyacaklarımı seçmekte epey zorlandım; hepsi bana birbirinden güzel geliyor. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Burada sergilenen Trak hazineleri, ihtişam ve zenginlik açısından başkentteki ünlü Sofya Arkeoloji Müzesi’ndeki koleksiyonları hiç aratmıyor.





Balkan Dağları’nın eteklerine kurulu olan İvraca, Osmanlı döneminden günümüze ulaşan ve hem savunma hem de yaşam alanı olarak kullanılan karakteristik kule evleriyle (kula) tanınıyor. 17. yüzyılın çalkantılı dönemlerinde yerel ayanlar ve feodal beyler tarafından inşa edilen bu yapılar, adeta küçük birer Orta Çağ kalesini andırıyor. Belediye binasının hemen yanında yükselen Meşçiler Kulesi (Meshchii Tower) ise günümüzde İvraca’nın en ikonik sembollerinden biri konumunda.

16 veya 17. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen bu kule, dönemin önde gelen aristokrat ailelerinden Meşçiler (Meshchii) tarafından hem korunaklı bir mesken hem de stratejik bir savunma noktası olarak kullanılmış. Yaklaşık 13,4 metre yüksekliğe sahip, düzgün taş işçiliğiyle örülmüş kare prizma biçimindeki bu yapı, 19. yüzyılın sonlarında eklenen bir mekanizmayla Saat Kulesi’ne dönüştürülüyor. Kulenin en üst katına baktığınızda ise kuşatmalarda düşmanın üzerine kızgın yağ veya kaynar su dökmek için kullanılan, konsollar üzerine oturtulmuş çıkmalar ve 12 adet mazgal deliği hemen dikkat çekiyor.


Hristo Botev Meydanı’nda, Vratsa Bölgesel Tarih Müzesi’nin hemen önünde yükselen Kurtpaşa Kulesi; Meşçiler Kulesi’ne kıyasla biraz daha küçük olsa da kale formunu çok daha belirgin şekilde koruyor. 17. yüzyılda Kurtpaşalar (Kurtpashovtsi) ailesi tarafından inşa ettirilen bu yapıyla ilgili yerel bir efsane var: Söylenene göre bu aile, Osmanlı idaresi altındayken İslamiyet’i kabul ederek bölgedeki topraklarını ve nüfuzunu korumayı başaran eski bir Orta Çağ Bulgar soylu hanedanına dayanıyor. Sadece 11 metre yüksekliğindeki bu kompakt “donjon” (iç kale) tarzı kulenin pencerelerinin neredeyse hiç olmaması, ona tam bir hisar görünümü kazandırıyor.

Her iki kule de alt katlarında penceresiz, kalın taş duvarlara sahipken; en üst katlarında dışa doğru taşan ahşap veya taş konsollu çıkmalar barındırıyor. Bu mimari, Osmanlı Balkanları’nda asayişin bozulduğu dönemlerde ayanların kendilerini korumak için geliştirdikleri tipik “tahkimatlı konut” (tower-house) geleneğinin günümüze ulaşan en güzel örnekleri arasında yer alıyor.

İvraca gezimiz bitince iyice acıktığımızı hissediyoruz ancak burada daha fazla vakit kaybetmek niyetinde değiliz. Önümüzde Sofya’ya kadar yaklaşık iki saatlik bir yol var. Biz de açlığımızı Sofya’ya kadar yatıştırmak üzere ayaküstü atıştıracak bir şeyler bakındık ve gözümüze banitsa satan küçük bir dükkan çarptı. Gerçekten de iyi bir yerde yiyeceğiniz banitsalardan bir tanesi, size asla yetmiyor! Herhalde börekçinin tezgahındaki böreklerin çoğunu biz bitirmişizdir.


Kısacık börek molası sonrasında yollara düştük. Hedefimiz; güneş iyice batmadan Hristo Botev Bulvarı üzerinde yer alan otelimiz Central Hotel Sofia’ya varmak, odamıza yerleşip kendimizi hemen dışarı atmak… Böylece hem hızlıca bir akşam turu atıp şehre oryante olacağız hem de bu ışıklı başkente ilk günün ardından şöyle bir merhaba demiş olacağız.

Otelimiz merkeze çok yakın. Odalarımız belli olup bavullarımızı içeri atar atmaz, Sofya’daki bu ilk kısa keşif gezimize başladık. Esas kapsamlı Sofya turumuzu yarın sabahtan itibaren gerçekleştireceğiz. Otelden çıkıp Aleksander Stamboliyski Bulvarı boyunca yürüyünce, şehrin simgesi kabul edilen Sofya Anıtı’na (Saint Sofia Monument) ulaştık. Bu anıtın yükseldiği yer, ‘Largo’ olarak da bilinen Bağımsızlık Meydanı. Komünist dönemde tam da bu sütunun üzerinde dev bir Lenin heykeli bulunurken, 2000 yılında onun yerine siyah ve altın renklerin asaletini taşıyan bu heykel dikilmiş. Şehrin adını aldığı ‘bilgeliği’ sembolize eden bu kadın figürü; bir elinde bilgeliğin simgesi olan bir baykuş, diğer elinde ise başarıyı ve barışı müjdeleyen bir defne çelengi tutarken betimlenmiş.

Buradan sola dönüp cadde boyunca yürüyünce karşı tarafta Banyabaşı Cami görünüyor. Biz erkek grubu, alışveriş yapmak isteyen kadın grubundan ayrılarak karşı caddeden bu sefer geriye, heykele doğru yürüyüşe geçtik. Yarın zaten buraları ayrıntısıyla gezeceğimizden, şimdilik araç trafiğine kapalı olan Vitoşa Bulvarı‘na (Vitosha Boulevard) doğru yürüyüp iyi bir yerde bir şeyler içmek arzusundayız. Biz erkekler Bar88 Dinner adlı mekana oturduk; biralarımız ve ara sıcaklarımız eşliğinde Sofya’daki bu ilk ve son akşamımızın keyfini çıkardık. Kızlar ise alışveriş sonrası Opa! Greek Restaurant’ı tercih etmişler. İkisi de çok başarılı yerlerdi, kesinlikle tavsiye edilir.

Evet sevgili gezgin dostlarım; 10 gün önce Sofya’dan başlayan büyük Bulgaristan rotamızda dönüp dolaşıp yeniden başlangıç noktamıza ulaştık. Yarın tüm günümüzü Sofya’yı keşfetmeye ayıracağız ve bu güzel yolculuk nihayete ermiş olacak. Şimdilik ayaklarımızı uzatıp dinlenme vakti..
Gezekalın.
Dr Ümit Kuru
17.06.2026
