Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Melnik’den Bansko’ya

Pirin Dağları’nın eteklerine gizlenmiş, Yunanistan sınırına bir taş atımı mesafedeki Melnik, resmiyette Bulgaristan’ın en küçük şehri unvanını taşıyor. Ancak Arnavut kaldırımlı sokaklarına adım attığınızda, buranın kağıt üstündeki unvanından çok daha fazlası olduğunu; zamanın durduğu bir kasaba olduğunu anlıyorsunuz. Gezi adetimiz olduğu üzere kahvaltı öncesi ve sabahın erken saatlerinde, güneş ışıkları Melnik üzerine henüz yeni düşmeye başlamışken bu güzel şehri yeniden keşfetmeye çıktık.

Yürüyüşümüzü bu sefer Kordopulov Evi-Melnik Piramitleri yönüne değil de ters tarafa, içinde bir heykelin bulunduğu parka doğru yaptığımızda bir taş köprüye rastladık. Zamana meydan okuyan ve tarihi Roma dönemine kadar uzanıp, Osmanlı’nın asırlarca onarıp kullandığı bu köprü, bana Melnik’in sadece şarabıyla değil, ilginç tarihini de konu etmem gerektiğini hatırlatıyor. Zira bu taşlarla döşeli köprünün altından akan sular; bir zamanlar bunca zenginlik içinde yaşanırken Osmanlı’ya karşı başkaldıran Bulgar Ulusal Uyanışını (Vazrajdane), o ihtilalin deli fişek liderlerini ve Balkanlar’ın en kaotik dönemini fısıldıyor.

Sizi satırlar arasında bazen tarih derslerine götürüp yazıyı uzatıyor olabilirim ama beni mazur görün! Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Bir yeri sadece görmek turistlerin, oranın taşındaki ve toprağındaki hikayeyi bilerek gezmek ise gerçek gezginlerin işidir. Gezekalın sitesinin de en büyük iddiası budur. Melnik’in sokaklarında basıp geçtiğimiz o taşların hikayesini bilmeden yürümek, buradaki hikayeden hareketle Bulgar Ulusal Uyanışına ve dolaylı olarak da Bulgaristan’daki bizim tarihimize dair fikir sahibi olmamak güzel kasabaya, Bulgaristan’a ve hatta Osmanlı’ya haksızlık olur. Osmanlı’nın yönetimi altındaki ulusları düşününce bence dönemin en fazla imtiyaza sahip olmuş ve Anadolu insanına göre daha varlık içinde yaşamış bu coğrafya insanını isyana teşvik eden sebepler nelerdir? Yol boyu heykellerini göreceğimiz Vasil Levski, Hristo Botev kimlerdir? Bunları öğrenerek Bulgaristanı gezmeniz tartışmasız şekilde doğru olacaktır.

Bugün yaklaşık 200 kişinin yaşadığı bu sessiz coğrafyada, Osmanlı döneminde binlerce insanın bir arada yaşadığı, imparatorluğun ve Avrupa’nın en önemli şarap ticaret merkezlerinden biri olduğu gerçeğini öğrenmek benim için çok ilginç bir bilgiydi. Melnik’in bu altın çağını ve o dönem Balkanlar’ı kasıp kavuran özgürlük mücadelesinin trajik yüzünü anlamak için rotayı yeniden kasabanın en görkemli yapısına, aşağıda fotoğrafını gördüğünüz Kordopulov Evi’ne çevirmek gerekiyor. Sabah yürüyüşümüzden objektifime yansıyan huzurlu Melnik kareleriyle sizi baş başa bırakırken, arka planda bu taş sokakların fısıldadığı o gerçeği; Bulgar Ulusal Uyanışı’nın, devrimci Yane Sandanski’nin ve Kordopulov ailesinin kesişen trajik öyküsünü anlatmaya başlayayım.

Bu konağın duvarları arasında yaşananlar ilk bakışta birer ayrıntı gibi görünse de, aslında Balkanlar’ın o en kaotik, en karanlık dönemine kelimenin tam anlamıyla ışık tutuyor.

1754 yapımı bu devasa konak, Osmanlı sivil mimarisiyle Venedik estetiğini buluşturan, altı kayalara oyulmuş tonlarca kapasiteli şarap mahzenleriyle dolu bir mühendislik harikası. Evin son sahibi Manolis Kordopulov, Fransa’da eğitim almış entelektüel bir Rum şarap tüccarıymış.

Onun hikayesini trajik kılan ise 20. yüzyılın başında Balkanlar’ı saran Osmanlı karşıtı isyan dalgasında aldığı risklerdi. Manolis, dönemin en radikal örgütlerinden İç Makedon-Edirne Devrimci Örgütü’ne (IMRO) kapılarını açtı. Evinin devasa mahzenlerini; örgütün efsanevi lideri ve hemen yanda fotoğrafını gördüğünüz Yane Sandanski ve komitacıları için gizli bir sığınağa dönüştürdü. İşte bu tehlikeli oyun, Manolis’e çok pahalıya patlayacaktı.

Bulgarlar için ulusal bir kahraman, Kuzey Makedonyalılar için bağımsızlık savaşçısı, Osmanlı içinse azılı bir çeteci olan Yane Sandanski, Balkan tarihinin en gri figürlerinden kabul ediliyor. “Pirin İmparatoru” lakaplı bu komitacı lideri, idealist bir devrimci olmanın ötesinde, hareketini finanse etmek için zengin tüccarları haraca bağlamaktan çekinmeyen ve kiliseye bile aman vermeyen sert bir figür olarak anlatılıyor. Sandanski, Avrupalı büyük güçlerin (Rusya, Avusturya-Macaristan vb.) Balkanlar’a müdahale etmesine şiddetle karşıydı. Ona göre Balkanlar’ın kaderini dış güçler değil, bölgenin kendi halkları ortaklaşa belirlemeliydi. Hatta kralların ve kiliselerin yönlendirdiği milliyetçiliğin halklara sadece kan getireceğine inanıyordu. Örgütün sağ kanadı Makedonya’nın Osmanlı’dan ayrılıp doğrudan Bulgaristan Krallığı ile birleşmesini (ilhak edilmesini) savunurken; Sandanski, Makedonya’nın bağımsız ya da özerk bir birim olarak kalacağı, tüm Balkan halklarının (Bulgar, Rum, Sırp, Arnavut ve Türkler) eşit haklarla bir arada yaşayacağı bir Balkan Federasyonu kurulmasını düşlüyordu. Bir “Osmanlı Sosyalisti” gibi hareket eden, çözümü topyekün bir ayrılıkta değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun demokratikleşmesinde gören bu adam çok ilginçtir ki bir dönem Jön Türkler ile anlaşıp İstanbul’daki 31 Mart Vakası’nı bastırmaya bile katılmış.

Manolis Kordopulov, 1912 Balkan Savaşı kaosu sırasında, Osmanlı ordusu Melnik’ten çekilirken trajik bir şekilde öldürüldü. Resmi turizm hikayeleri suçu hemen Osmanlı askerlerine atsa da, tarihsel gerçekler bambaşka bir şüpheyi doğuruyor: Sandanski ve yandaşlarının, Manolis’in o devasa servetine ve bu muhteşem konağa çökmek için savaş kargaşasından yararlanıp onu infaz ettiği iddia ediliyor. Nitekim Manolis’in ölümünün ardından ev, Sandanski’nin ekibine çok yakın olan yerel isimlerin eline geçmiş. Bugün bu evin sahipleri onların torunları.

ROZHEN MANASTIRI

Melnik’in hemen yanı başında, yaklaşık 6 km mesafede, Pirin Dağları’nın o meşhur kum piramitleriyle çevrili, mistik ve çok etkileyici bir yerleşke olan Rozhen Manastırı‘nı gezmek için yollara düştük. Güneybatı Bulgaristan’ın en büyük ve günümüze en iyi korunarak gelmiş manastırlarından biri olan Rozhen Manastırı, sadece dini bir merkez değil, aynı zamanda fırtınalı Balkan tarihinin de en sessiz tanıklarından. Bu manastır Osmanlı idaresi, Bulgar Ulusal Uyanışı ve Yane Sandanski’nin devrimci faaliyetlerinin tam kesişim kümesinde yer alan, tarihsel olarak çok “politik” ve fırtınalı bir mekan.

Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’ı yönetirken, manastırlar genellikle tamamen yıkılmak yerine belli bir vergi yükümlülüğü ve özerklikle varlıklarını sürdürdüler. O dönemde Melnik, yoğun bir Yunan (Rum) nüfusa ve kültürüne sahipti. Bölgedeki kiliseler Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlıydı ve ibadet dili Yunancaydı.

Tam kuruluş tarihi kesin bilinmese de Rozhen Manastırı’nın geçmişi 13. yüzyıla (Erken Orta Çağ) kadar uzanıyor. Manastır Helenleşme politikasına karşı, Bulgar uyanışının, Bulgarca ibadetin ve Kiril alfabesiyle yazılmış dini kitapların korunduğu bir kale işlevi görmüş. Osmanlı döneminde Rozhen Manastırı, bölgenin en büyük toprak sahiplerinden biri haline gelmiş. Etrafındaki devasa üzüm bağları sayesinde Melnik şarap ticaretinin hem üreticisi hem de manevi hamisi konumundaymış. Manastırın bugün gördüğümüz o muhteşem ahşap oymaları, freskleri ve hatta renkli vitray pencereleri, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin en ünlü sanat okullarından (özellikle Bansko ve Debar okulları) çıkan Bulgar ustalar tarafından yapılmış. Yani manastır, Bulgar kimliğinin sanatla haykırıldığı bir yer haline gelmiş.

17. yüzyılın sonlarında büyük bir yangınla neredeyse tamamen kül olan manastır, 18. yüzyılın başlarında zengin yerel bağışçılar (Melnikli şarap tüccarları da dahil) sayesinde küllerinden yeniden doğmuş. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında Osmanlı karşıtı silahlı komitacılar için dağlardaki manastırlar en güvenli sığınaklar olmuşlar.

Yane Sandanski ve adamları Rozhen Manastırı’nı sadece bir ibadethane olarak görmediler; burayı bölgesel bir karargah, silah deposu ve lojistik üs olarak kullandılar. Hatta gelirlerini de kendi davaları için harcadılar.

Manastıra vardığımız zaman sanki bir kalenin surlarına gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. Bu hisse Bulgaristan’ın (özellikle Şumnu’ya kadar olan şehirlerinde gezeceğimiz) tüm manastırlarında kapıldık. Bulgaristan’daki (ve aslında genel olarak Balkanlar ile Ortodoks coğrafyasındaki) eski manastırların yüksek duvarlarla çevrili, adeta birer Orta Çağ kalesi gibi inşa edilmelerinin arkasında hem güvenlik zorunlulukları hem de mimari ve felsefi gerekçeler yatıyor. Dönemin amansız eşkıya baskınlarından, savaşlarından ve içindeki paha biçilemez el yazması hazineleri koruma kaygısından doğan bu yüksek ve sağır taş duvar; aslında içeriye adım attığınızda karşılaşacağınız o muazzam ahşap estetiği ve manevi huzuru koruyan sert birer zırhtır.

Alışılagelmiş soğuk, taş manastırların aksine Rozhen, ahşap revakları, asma yapraklarının gölgelediği iç avlusu ve sarmaşıklarıyla inanılmaz davetkar ve huzurlu bir atmosfere sahip. Altıgen şeklindeki iç avlu mimarisi fotoğraflamak için muazzam bir derinlik sunuyor.

Manastırın merkezindeki Meryem Ana’nın Doğumu Kilisesi, ahşap oyma işçiliğinin şaheseri sayılan devasa bir ikonostasise (ikon duvarı) ev sahipliği yapıyor.

İçerideki 16. ve 18. yüzyıllardan kalma freskler, İncil’den sahneleri tüm canlılığıyla bugüne taşıyor. Maalesef yine içeriden fotoğraf almak yasak. Paylaştığım fotoğraflar çaktırmadan çekebildiklerimiz.

Manastırı bu sakin hali ile gezdikten sonra Pirin Dağları manazarası eşliğinde yakındaki başka bir kiliseye doğru kısa bir yürüyüş yaptık. Yürüyüşümüzün amacı tartışmalı komitacı Yane Sandaski’nin mezarını görmek.

Osmanlı’ya karşı otonom bir Makedonya/Balkan Federasyonu hayali kuran Sandanski, 1915’te rakip milliyetçiler tarafından pusuya düşürülüp öldürüldüğünde, yoldaşları onu başka bir yere değil, ömrünü adadığı ve hatta davası uğruna mal varlığına çöktüğü Rozhen Manastırı’nın hemen 200 metre ilerisindeki Aziz Nikola Kilisesi’nin bahçesine gömdüler.

YANE SANDANSKİ’NİN KİLİSE BAHÇESİNDEKİ MEZARI

Rozhen Manastırı ziyaretimiz sonrasında tekrar aracımıza doluşup yollara düşüyoruz. Rotamızda bu kez Leshten ve Kovachevitsa köyleri var. Her ikisi de kelimenin tam anlamıyla birer dağ köyü olmalarına rağmen hiç de sıradan yerler değiller. Bulgaristan’ın “Mimari ve Tarihi Sit Alanı” ilan ederek koruma altına aldığı bu yerleşimler, adeta birer zaman kapsülü gibi günümüze ulaşmış büyüleyici açık hava müzesi durumundalar. Açıkçası, seyahatimizi planlarken internette bu köylerin fotoğraflarına bayılmış ve hiç düşünmeden hemen programımıza dahil etmiştim.

Şimdi coğrafi olarak Pirin Dağları silsilesinden çıkıp, Mesta Nehri vadisini aşarak Batı Rodop Dağları’na doğru tırmanışa geçiyoruz. Yaklaşık 90-100 kilometrelik, ortalama 1,5-2 saat sürecek ama manzarasıyla bizi büyüleyecek bir dağ sürüşü bizi bekliyor.

Bulgaristan’ı gezerken yerel rehberlerden Osmanlı’nın Bulgarlara karşı yoğun bir din değiştirme baskısı yaptığına dair anlatımları sıkça duyabilirsiniz. Ancak madalyonun diğer yüzüne baktığımızda bu iddiaların tam olarak gerçeği yansıtmadığını görürüz. Osmanlı’da halk etnik kökenine göre değil, inancına göre ayrılırdı: Müslümanlar ve Gayrimüslimler. İmparatorluk, resmiyette uyguladığı ‘Millet Sistemi’ gereği, ödenen cizye vergisi karşılığında Hristiyan tebaanın inancına ve ibadetine karışmazdı. Eğer iddia edildiği gibi topyekün bir asimilasyon politikası olsaydı, 500 yılın sonunda Balkanlar’da Hristiyan ve Bulgar kimliğinin hayatta kalması zaten mümkün olamazdı. İşin aslı, gayrimüslimlerden alınan cizye vergisi Osmanlı bütçesinin en önemli gelir kalemlerinden biriydi. Dolayısıyla devlet, ekonomik nedenlerle de tebaasının Hristiyan kalmasını bir anlamda tercih ediyordu.

Tabii bu durum, Osmanlı’nın Balkanlar’daki din işlerine hiç karışmadığı anlamına da gelmiyor. Özellikle merkezi otoritenin sarsılmaya başladığı 17. yüzyıla gelindiğinde, Balkanlar’daki bazı yerel yöneticilerin baskıları ve bölgesel İslamlaştırma dalgaları, ovalarda yaşayan pek çok Bulgar ailesini zor bir tercihle baş başa bırakmış. İşte birazdan sokaklarını arşınlayacağımız Kovachevitsa ve Leshten gibi dağ köyleri; dinlerini, dillerini ve kimliklerini her ne pahasına olursa olsun korumak isteyen zanaatkarların, Rodop Dağları’nın en aşılmaz yamaçlarına sığınarak taş ve ahşapla inşa ettikleri o sessiz direnişin adıdır.

Yolculuğumuzun dağ köyleri ziyareti bölümünde önce Leshten’e vardık ve aracımızdan köy meydanında indik. Köyün kuruluşu, az önce bahsettiğim o tarihi kırılma anıyla doğrudan bağlantılı. Osmanlı’nın merkezi otoritesinin zayıfladığı ve Balkanlar’da, özellikle de hemen aşağıda kalan Mesta Nehri vadisinde bölgesel İslamlaştırma baskılarının arttığı dönemde; vadi boyundaki köylerini geride bırakan zanaatkar, inşaatçı ve tüccar aileler, Rodop Dağları’nın bu aşılmaz, dik yamaçlarına çekilerek Leshten’i kurmuşlar. Köy, 19. yüzyıldaki Bulgar Ulusal Uyanış dönemi boyunca bölgedeki ticaretin ve zanaatın gelişmesiyle en parlak günlerini yaşamış ve bugünkü görkemli silüetine kavuşmuş. Leshten, birazdan gezeceğimiz Kovachevitsa’ya kıyasla daha turistik, daha renkli ve “sanatsal” bir havaya sahip. Buradaki tarihi evler aslına son derece sadık kalınarak restore edilmiş ve günümüzde daha çok şık butik otel konseptiyle hizmet veriyorlar.

Aziz Paraskevi Kilisesi’ni sağımıza alarak, tarihin içinde donup kalmış gibi duran evlerin arasından tepeye doğru yürümeye başladık. Kafamızı her kaldırdığımızda karşıda bizi Pirin Dağları’nın muazzam panoramik manzarası selamlıyor. Bozulmamış dokusuyla burası aynı zamanda Bulgar sinema sektörünün de sık sık doğal plato olarak kullandığı popüler bir film setiymiş.

Yokuşu tırmanırken gözümüz hemen mimari detaylara takılıyor. Klasik bir Leshten evinde zemin katlar tamamen harçsız, kalın yerel taş duvarlardan inşa edilmiş. Zamanında ahır, mahzen veya erzak deposu olarak kullanılan bu alt katlar, dış dünyaya karşı adeta birer kale gibi sağır; pencereleri küçücük. Üst katlar ise tam bir tezatlıkla koyu renk ahşap iskeletli, beyaz badanalı ve son derece hafif yaşam alanlarından oluşuyor.

Bu evlerin çatılarında bildiğimiz kırmızı kiremitlerden göremezsiniz. Bunun yerine yakındaki nehir yataklarından veya taş ocaklarından toplanan, “Tikla” adı verilen ince, yassı, gri renkli doğal taşlar tahta çıtaların üzerine pul pul dizilmiş. Bu taş çatılar, evlere inanılmaz bir görsellik ve masalsı bir hava katıyor. Üst katların sokağa doğru taşan geniş ahşap cumbaları ise hem içerideki yaşam alanını genişletiyor hem de sokaklara harika bir ritim veriyor. Bu dağ köy evleri mimari stiline “Rodop Ekolü” deniyor.

Dar sokakları arşınlayarak köyün en tepesinde bulunan ve “Kil Ev” (Clay House) olarak bilinen sıra dışı yapıya kadar yürüyoruz. Dürüst olmak gerekirse bu ev köyün o kendine has tarihi taş dokusuna pek uymuyor; yine de fantastik tasarımıyla turistik bir çekim noktası yaratmışlar, fotoğraflaması oldukça keyifli.

Köyün bu en üst noktasından Leshten’in taş çatılarına ve karşıdaki dağlara bakarak son karelerimizi alıyor, ardından bu masal diyarından aşağıya, aracımızın yanına doğru keyifle geri yürüyoruz.

Sonraki gezi durağımız olan Kovachevitsa Köyü, Lehsten Köyü’ne 8 km kadar uzaklıkta bulunuyor. Rodop Dağları denince akla genellikle Müslümanlığı seçmiş, Bulgar kökenli halk olan Pomaklar gelir.

Kovachevitsa Köyü ise tam tersi bir hikayenin ürünüdür. Burası, 17. yüzyıldaki o din değiştirme baskılarına boyun eğmeyen, Hristiyan kimliğini ve kültürünü korumak için dağların kalbine sığınan Bulgar zanaatkarlarının kurduğu saf bir Ortodoks kalesidir.

Yine de köyün girişinde Türk rehberimiz Beyhan’ın işaret ettiği geleneksel giysileri içinde bazı pomak köylüleri görüyoruz.

Kovachevitsa Köyü, Lehsten’e göre daha otantik ve ağırbaşlı bir yer gibi duruyor. Tarihi doku daha ham ve korunmuş.

Bir vadinin içine kurulmuş olduğundan Lehsten’deki gibi her evden görülen dağ manzarası yerine dar taş sokaklar ve yüksek taş duvarlar ön plandalar.

Geleneksel taş evler de daha mütevazı görünümdeler. Biz bu köyde önce kısa bir yürüyüş yapacağız ve Kabkobata Müze Evini gezeceğiz. Tipik bir dağ köy evinin içini görüp bu köy halkının gündelik yaşamına şahitlik edeceğiz.

Bu köy içinde bir eve misafir olup öğle yemeğinde yöresel yemekler yiyeceğiz.

Gezimiz ve öğle yemeğimiz sonrasında Kovachevitsa’nın zamana direnen o dar taş sokaklarını geride bırakarak tekrar aracımıza doluşuyoruz. Rodoplar’ın bu büyüleyici taş dünyasına şimdilik veda etme vakti…

Yaklaşık bir saatlik, virajlı ama keyifli bir dağ sürüşünün ardından Bulgaristan’daki ikinci konaklama noktamız olan Bansko’ya varıyoruz. Odalarımıza yerleşip, bu seyahatteki evimiz olacak Molerite Hotel’de kısa bir soluklanma molası verdikten sonra vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyoruz. Bakalım Balkanlar’ın bu ünlü kayak merkezi, bahar mevsiminin bu aylarında bize ne gibi sürprizler sunacak?

Gezekalın…

Dr Ümit Kuru

08.06.2026

Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofya’ya 11 Gün Bulgaristan Gezisi- Sofya’dan Melnik’e

İstanbul Havalimanı’ndan tam vaktinde havalanan Türk Hava Yolları uçağı, yaklaşık bir saatlik keyifli bir gökyüzü mesaisinin ardından Sofya Havalimanı’na teker koydu. Artık Bulgaristan topraklarındayız…

Beklediğimizden çok daha hızlı ilerleyen pasaport kontrolü ve bavul telaşının ardından, dışarıda bizi güler yüzleriyle karşılayan Pavlina ve Türk rehberimiz Beyhan ile buluştuk. Kısa bir tanışma faslı ve heyecan dolu gezi rotamızın son rötuşlarını dinledikten sonra, tekerlekler bu kez Sofya’nın güneyine, Balkanlar’ın adeta ruhunu barındıran Rila Manastırı’na doğru dönmeye başladı.

Başkenti merak edenler için küçük bir not: Sofya’yı gezinin son gününe, yani büyük finale sakladık! Şimdilik yollar sakin, trafik telaşsız ve daha havalimanı çıkışında bile göz alabildiğine uzanan asude bir yeşillik bize eşlik ediyor. Yolculuk asıl şimdi başlıyor…

Sofya’yı arkamızda bırakıp güneye doğru süzülürken, bizi Rila Manastırı’na kadar yaklaşık iki saat sürecek 140 kilometrelik şahane bir rota bekliyor. Şahane kelimesi bile bazen yetersiz kalıyor; zira etrafımızda tabiricaizse insanın gözlerini yoran, başını döndüren muazzam bir yeşillik var. Bu görsel şölene yol kenarlarında öbek öbek açmış, adeta bize el sallayan kıpkırmızı gelincikler eşlik ediyor.

Yol boyunca gözümüzü alan o muazzam yeşillik, Bulgaristan’ın en büyük koruma alanı olan Rila Milli Parkı’nın ta kendisi. Yaklaşık 810 km2‘lik devasa bir alanı kaplayan park; ülkedeki diğer iki milli park olan Pirin ve Merkez Balkan Milli Parklarından çok daha geniş. Ülkenin en yüksek tepesi olan Musalla Zirvesi de Rila Dağı üzerinde bulunuyor.

Rila, adını Trak dilinde “bol sulu dağ” anlamına gelen “Roula” kelimesinden alıyor. Hakikaten de dağ, adının hakkını sonuna kadar veriyor. Milli parkın yüksek kesimlerinde, buzulların erimesiyle oluşmuş kristal berraklığında 120’den fazla buzul gölü bulunuyormuş.

Bulgaristan’ın en önemli manevi hamisi kabul edilen Aziz Ivan Rilski (Rilalı Aziz Ivan), 10. yüzyılda tamamen “münzevi” (inzivaya çekilen kişi) yaşam tarzının bir gereği olarak Rila Dağları’nı seçmiş. Onun bu zorlu coğrafyayı tercih etmesinin arkasında hem dönemin sosyo-politik iklimi hem de kişisel inanç dünyası yatıyor. Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun (özellikle Çar Simeon dönemi) altın çağını yaşadığı o yıllarda, kilise ve devlet kurumları büyük bir zenginlik ve ihtişam içindeymiş. Aziz Ivan; kilisenin bu aşırı dünyevileşmesine, saray yaşamının yozlaşmasına ve maddiyata dayalı düzene tepki duymuş. Tanrı’ya gerçekten yaklaşabilmek için toplumdan, unvanlardan ve konfordan tamamen uzaklaşması gerektiğine inanmış. Sonunda da o dönem için aşılamaz kabul edilen Rila Dağları’nda inzivaya çekilmiş. Rila’da bir ağaç kovuğunda, ardından da bugün hala ziyaret edilebilen karanlık, dar bir taş mağarada 7 yıl boyunca neredeyse hiç insan görmeden, sadece dua ederek ve doğanın sunduklarıyla beslenerek yaşamış.

Aziz Ivan aslında bir manastır kurmak ya da bir topluluğa liderlik etmek istememiş; onun tek arzusu yalnız kalıp Tanrı’ya yakınlaşmakmış. Ancak onun bilgeliğini ve mucizelerini duyan müritler, peşinden Rila Dağları’na gelmeye başlamışlar. İlk manastır yerleşkesi, aslında bugün gördüğümüz görkemli yapının olduğu yerde değilmiş; Aziz Ivan’ın yaşadığı mağaraya çok daha yakın, mütevazı ahşap kulübelerden oluşuyormuş. Bu ilk kilisenin bulunduğu yerde yanda fotoğrafı görülen bir şapel bulunuyor. Ancak azizin 946 yılındaki ölümünden sonra, onun kutsal emanetlerini ve anısını korumak isteyen müritleri; kış şartlarına daha dayanıklı, çığ ve sel tehlikesinden uzak, su kaynaklarına daha yakın olan bugünkü nehir yatağı kenarındaki vadiyi seçmişler. Böylece azizin ölümünün ardından müritleri, onun mütevazı mezarı etrafında toplanarak bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan, yüzyıllar boyunca Osmanlı döneminde bile Bulgar kültürünü, dilini ve Ortodoks inancını diri tutan o muazzam Rila Manastırı külliyesini inşa etmeye başlamışlar. Günümüze kadar ulaşan bu ibadethane, Orta Çağ savunma mimarisiyle Balkan estetiğinin harmanlandığı, muazzam bir açık hava müzesi.

Rila Manastırı yüzyıllar boyunca yangınlar, yıkımlar ve istilalar görmüş; fakat her defasında sadık koruyucuları tarafından daha da görkemli bir şekilde yeniden ayağa kaldırılmış. Burası bir ibadethane olduğu kadar, bir ülkenin hafıza odası. Bugün gördüğümüz o büyüleyici yapı, aslında 19. yüzyıldaki büyük yangından sonra yükselen “Bulgar Uyanışı” mimarisi izlerini taşıyor.

Dağların gölgesine gizlenmiş, dışarıdan bakıldığında adeta aşılmaz bir kaleyi andıran (kale-manastır), ancak kapısından içeri girdiğinizde sizi revaklı avluları, yüzlerce keşiş odası ve ortasındaki Hrelio Kulesi ile bambaşka bir zamana ışınlayacak o devasa yapıya varmak üzereyiz. Fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak için sabırsızlanıyorum.

Rila Manastırı’nın surlarında iki ana giriş kapısı bulunuyor ve ikisi de açıldıkları şehirlerin ya da bölgelerin isimlerini taşıyorlar:

Dupnitsa Kapısı (Dupnishka Porta): Batı tarafında yer alan ve genellikle ziyaretçilerin ilk karşılaştığı, manastıra ana girişi sağlayan kapı. Biz de bu kapının önünde araçtan indik.

Samokov Kapısı (Samokovska Porta): Doğu tarafında yer alan ve adını Samokov kasabasından alan diğer büyük kapı. Fırın ve eski değirmen gibi çiftlik bölümleri bu kapının yakınında bulunuyor.

Dışarıdan aşılmaz bir Orta Çağ kalesi gibi duran bu manastırın avlusuna adım attığınızda, sizi ilk vuracak olan yapı, asırlık ahşap kokusuyla manastırı sarmalayan devasa revaklı galeriler oluyor.

Bu katlarda keşişlerin inzivaya çekildiği küçük odalar ve dönemin aristokrat misafirlerinin ağırlandığı, tavanları el işçiliği ahşap oymalarla bezeli büyük odalar bulunuyor. Koridorlarda yürürken sanki zamanın durduğu hissine kapılıyorsunuz.

Avlunun tam merkezinde, kubbeli ve göz alıcı mimarisiyle manastırın kalbi olan Başkilise (Meryem Ana’nın Doğuşu Kilisesi / Rozhdestvo Bogorodichno) yer alıyor. 19. yüzyılın ortalarında (büyük yangından sonra) inşa edilen kilisenin dış revaklarını süsleyen o rengârenk, canlı freskler, dönemin en ünlü ressamı Zahari Zograf ve ekibinin fırçasından çıkmış. Özellikle dış revaklardaki (giriş tavanları ve duvarları) kıyamet günü, cennet, cehennem ve adalet sahneleri doğrudan onun eseri. İyilik ile kötülüğün, cennet ile cehennemin amansız savaşını o kadar canlı anlatıyor ki, saatlerce bakabilirsiniz. Tabii bunun için buraya koca bir günü ayırmanız gerekiyor.

Bu arada manastırın ancak avlusundan fotoğraflanmasına izin verildiğini öğrenince şoke oldum. İç kısımlardan ve 4-5 katlı ahşap keşişhane ile misafirhanelerin koridorlarından bile fotoğraf çekilmesine müsaade etmiyorlar ve bu konuda çok katılar. Fresklerin bulunduğu iç kısımlarda flaş kullanımının yasaklanmasını anlıyorum ama avlu hariç hemen her yerdeki bu katı fotoğraf yasağına pek anlam veremedim doğrusu.

Biz önce kilise kısmını gezdik. Kilisenin dışındaki o renk cümbüşünün ardından Başkilise’nin ağır ahşap kapısından içeri süzüldüğünüzde, bambaşka bir dünyaya adım atıyorsunuz. Dışarısı ne kadar aydınlık ve canlıysa, içerisi o kadar loş, mistik ve insanı kendi içine döndüren bir derinliğe sahip. İçeri girdiğinizde gözünüzün ilk göreceği şey, kilisenin tam karşısını boydan boya kaplayan o muazzam ikonostasis (altar perdesi) oluyor.

Tamemen ahşap oymacılığıyla yapılan bu devasa perde, bütünüyle saf altın varakla kaplı. Loş ışıkta, yanan mumların titrek alevi bu altın yüzeylere çarptığında içeride adeta mistik bir parlaklık oyunu başlıyor. Yapımı tam üç yıl süren bu ikonostasis, Bulgaristan’daki en büyük altar perdesi olma özelliğini taşıyor ve üzerinde yüzlerce bitki, çiçek ve hayvan motifi gizliyor.

Dışarıda Zahari Zograf’ın fırçasından çıkan o meşhur sahneler, içeride de tüm ihtişamıyla devam ediyor. Kilisenin kubbesinden tabanına kadar neredeyse tek bir santimetrekare bile boş bırakılmamış. Duvarlar; İncil’den sahneler, azizlerin portreleri ve özellikle manastırın hamisi olan Aziz Ivan Rilski’nin hayatından kesitlerle dolu. Yüzyılların getirdiği is ve mum dumanı bu fresklere sinmiş; bu da içerideki o asırlık yaşanmışlık hissini iyice artırıyor.

Kilisenin ikonostasisinin hemen sol tarafında, üzeri kadife örtülerle ve gümüş işlemelerle bezeli ahşap-metal bir sandık içinde, manastırın kurucusu ve Bulgaristan’ın en önemli azizi kabul edilen Rilalı Aziz Ivan’ın bozulmamış eli (rölikleri) bulunuyor. Yıl boyunca binlerce hacı ve ziyaretçi sadece bu sandığa dokunup dua etmek için buraya geliyor. Bu noktada öne eğilerek saygılarını sunan insanlar görürseniz anlayın ki doğru yerdesiniz. Aşağıdaki fotoğraf tabii ki bana ait değil, açık kaynaklardan bulup paylaştım.

Kafanızı yukarı kaldırdığınızda ise o yüksek kubbelerden sarkan, pirinç ve kristal karışımı devasa avizeler dikkatinizi çekiyor.

Kilise kısmından sonra diğer bölümler için bilet alıp gezimize devam ettik. Önce manastırın müze kısmını gezdik. Müze; manastırın zengin geçmişini, Osmanlı padişahlarının verdiği fermanları, eski silahları, ikonaları ve paraları barındırıyor. Ama bizim en çok ilgimizi çeken kısım; Keşiş Rafail tarafından tek bir tahta parçasından, büyüteç kullanılarak ve iğne ucuyla oyularak 12 yılda yapılan, içinde 650 minyatür insan figürünün işlendiği ünlü Rafail Haçı oldu. Müze kısmında çaktırmadan bu müthiş eseri fotoğraflayabildim. Bir gezgin için fotoğraf karelerine o anı hapsedememek korkunç bir şey! Onun için, eğer esere gerçekten zarar vermeyecekse, bu tür yasakları çiğnemekten maalesef kendimi alıkoyamıyorum.

Daha sonra avluyu dört bir yandan kuşatan, beyaz kemerler üzerindeki o muazzam ahşap balkonlu 4 ve 5 katlı binaları gezmeye başladık. Bu katlarda 300’den fazla keşiş odası (kiliya), 4 adet küçük saray şapeli, kütüphane ve farklı şehirlerden gelen misafirlerin ağırlandığı, el işçiliği ürünü ahşap tavanlı misafirhane (Arhondarik) odaları bulunuyor. Konut kanatlarında yer alan ve geziye açık olan odalar, bir görevli eşliğinde tek tek açılarak bize tanıtıldı.

Binaların kuzey bölümünde yer alan devasa mutfak bölümü de ziyaret edilebiliyor. Mutfak, 22 metre yüksekliğinde, yukarıya doğru daralan spiral bir baca sistemine sahipmiş. Geçmişte yüzlerce keşiş ve binlerce hacı için dev kazanlarda yemeklerin pişirildiği bu yeri gezmek, zamanında burada var olan yaşam hakkında oldukça bilgi verici.

En son olarak ise manastırın avlusunda bulunan ve zamana meydan okuyan, en eski ve orijinal tek yapı olan Hrelio Kulesi’ni (Hrelyova Kula) gezdik. 1335 yılında yerel feodal bey Hrelio tarafından hem bir savunma kulesi hem de sığınak olarak inşa edilmiş, 23 metre yüksekliğindeki bu taş kulenin en üst katında küçük bir şapel (Başkalaşım Şapeli) ve çok değerli 14. yüzyıl freskleri yer alıyor.

Bir heves, kulenin tepesinden güzel kareler yakalayabileceğimiz umuduyla daracık merdivenleri tırmandık. Ama ne yazık ki fotoğraf çekilmesine izin verilen bu tek yerde bile arzu edilen fotoğrafları almanız pek mümkün olmuyor; çünkü dışarıya bakan küçük açıklıklar pencerelerle kapatılmış. Bence kuleyi sadece dışarıdan fotoğraflamak daha doğru bir tercih olur; daracık merdivenleri tırmanacağım diye boşuna vakit kaybetmeyin.

Samokov Kapısı’na yakın bir konumda; manastırın kendi kendine yeten ekonomik bir ekosistem olduğunu kanıtlayan, geçmişte ekmek ve un ihtiyacını karşılayan tarihi değirmen ve fırın bulunuyor. Burada bizim pişilere benzeyen ve pudra şekeri dökülerek yenen Rila Ekmeği (Mekitsa) satılıyor. Ayrıca manastır surlarının hemen dışında, ormanlık alanda yer alan Aziz Ivan Rilski’nin Mağarası ve Şapeli ile manastır mezarlığı (kemiklik kilisesi) da bu manevi coğrafyanın ayrılmaz birer parçası. Bizim programda mağara ziyareti olmasına rağmen şiddetli yağmur nedeniyle iptal etmek zorunda kaldık.

Rila Manastırı gezimizi 3 saate sığdırmak zorunda kaldık ve yakında bulunan Gorski Kut Restoran’da yemek yedik. Öğle yemeklerini genellikle çorba, ekmek ve salata şeklinde geçiştirmeye çalıştık. Çorbalar genelde tavuk çorbası, fasulye çorbası, et çorbası veya bizim cacığın bir benzeri olan tarator çorbası oldu. Bulgaristan’ın en çok yenen, adeta ülkenin milli yiyeceği kabul edilen salatası Şopska Salatası‘nı çok sevdik. Bizdeki çoban salatasından en büyük farkı, üzerine Bulgaristan’ın meşhur Sirense (Sirene) adı verilen beyaz koyun veya keçi peynirinin rendelenerek eklenmesi. Peynir küp küp doğranmıyor; salatanın üzerini adeta karlı bir dağ gibi kaplayacak şekilde incecik rendeleniyor.

Rila Manastırı gezisi ve yemek sonrasında Melnik’e doğru hareket ettik. Bundan sonra da yaklaşık 2 saatlik yolumuz var.

Rila Manastırı’nın asırlık ahşap kokusunu ve akarsularının sesini arkamızda bırakıp dağ yolundan aşağıya, Struma Vadisi’ne doğru süzülüyoruz. İstikametimiz, Bulgaristan’ın en küçük ama hikayesi en büyük kasabalarından biri olan Melnik.

Yolculuğun ilk yarım saatinden sonra, sağımızda akan nehrin yoldaşlığında ilerlerken sol tarafımızda göğe doğru aniden yükselen, keskin ve hırçın hatlarıyla dikkat çeken yeni bir dev beliriyor: Pirin Dağları. Rila ne kadar yumuşak hatlı, ulu çamların sakladığı “bol sulu” bir dağ ise, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki Pirin Milli Parkı da bir o kadar mermer zirveli, kayalık ve Alpler’i andıran bir hırçınlığa sahip.

Sonunda Melnik’e vardık ve buradaki evimiz olacak Melnik Hotel‘e yerleştik. Otelimiz, kasabaya yukarıdan bakan çok güzel bir konuma sahip. Kısa bir ihtiyaç molasının ardından grup olarak kendimizi hemen Melnik sokaklarına attık. Zaten boylu boyunca uzanan tek bir ana caddesi olan kasabada, doğrudan ünlü Kordopulov Evi‘ne kadar yürüdük. Aslında bugünün son aktivitesi bu müze evi gezmekti ve normalde saat 18.00’e kadar açık görünüyordu. Ancak rehberimizden müzenin kapılarını erken kapattığını öğrenince, bugünün programından ikinci fireyi de vermiş olduk. Tur lideri ve programı yapan kişi ben olunca; kendime mi kızayım, yoksa keyfine göre erken kapatan Bulgar müze görevlisine mi kızayım bilemedim.

Neyse ki Melnik, kapalı kapıların arkasına saklanmayacak kadar cömert bir açık hava sahnesi sunuyor bize. Cadde boyunca müze eve doğru yürürken bir süre güzel ve eski ev fotoğraflıyoruz. Kordopulov Müze Evi’nden içeri giremesek de yönümüzü yukarı çevirdiğimizde karşımıza çıkan o muazzam dış siluet, kaçan hevesimizi fazlasıyla geri getirmeye yetiyor.

Bölgenin en zengin şarap tüccarı olan Kordopulov ailesinin 1754 yılında yaptırdığı bu devasa konak, asimetrik pencereleri, ahşap işçiliği ve altındaki piramit kaya kütlesine yaslanan vakur duruşuyla tam bir mimari şaheser. Akşamüstünün o bulutlu havasının ışığında fotoğraf makinelerimizin deklanşörlerine yükleniyoruz. Daha sonra bu evin yanındaki patikayı takip ederek Melnik’i tepeden gören noktaya ulaşıp, panoramik fotoğraflar almayı ihmal etmiyoruz.

Konağın önünden ayrılıp gözlerimizi biraz daha yukarı, kasabayı bir taç gibi kuşatan o meşhur Melnik Piramitleri’ne çeviriyoruz. Doğa, burada kelimenin tam anlamıyla bir heykeltıraş gibi çalışmış. Kum ve kil karışımı bu devasa kaya oluşumları, rüzgarın ve yağmurun asırlar süren sabırlı dokunuşlarıyla sivri kulelere, mantar kayalara ve adeta Kapadokya’yı andıran peri bacalarına dönüşmüş. Yüksekliği yer yer 100 metreyi bulan bu sarı, toprak rengi piramitlerin üzerine tutunmuş yeşil çalılar ve ağaçlar, akşam güneşinin kızıllığı altında eminim ki daha da güzel gözükecekti. Güneş olmasa da bu grilik, piramitlerin o vahşi ve zamansız dokusunu daha da belirgin kılmış.

Evlerin kiremit çatılarının hemen arkasından adeta birer kale duvarı gibi yükselen bu piramitler, Melnik’e dünyanın hiçbir yerine benzemeyen o dramatik ve tiyatral havasını veriyor. Müze erken kapanmış olabilir ama tam da bu saatte, Melnik piramitleri altındaki bu kasabanın dar ve sakin taş sokaklarında yürümek, programdaki tüm fireleri unutturacak kadar büyüleyici.

Akşam yemeğimizi Aleksova Kashta adlı bir restoranda yedik. Bulgaristan’da özelliği olan yerlerde yemek istiyorsanız mutlaka önceden yer ayırtmanız gerekiyor. Çoğunluğu küçük aile işletmeleri olan bu mekânlarda yer bulmanız problem olabiliyor.

Akşam yemeği tüm gezimiz sırasında yediğimiz en güzel yemek olmasa da içtiğimiz en güzel şarapları kesinlikle Melnik’te yudumladık. Melnik’in arkasını yasladığı o yumuşak kumtaşı piramitleri, sadece görsel bir şölen sunmuyor; altlarına kazılan devasa mahzenlerle şaraplar için asırlardır doğal birer klimalı depo görevi de görüyorlar. Burada şarapçılık, ticari bir işten ziyade, Traklar döneminden beri kesintisiz akan 8000 yıllık bir nehir gibidir.

Melnik şarabı denince, dünya lügatında anlatılan en meşhur hikaye İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill ile ilgilidir. Sıkı bir gurme ve içki tutkunu olan Churchill’in, her yıl Melnik’ten özel olarak 500 litre (yaklaşık iki büyük fıçı) şarap sipariş ettiği ve bu şaraba kelimenin tam anlamıyla hayran olduğu yazılıyor. Onun masasına kadar giden bu lezzetin sırrı ise sadece bu topraklara özgü endemik bir üzümde saklı: Shiroka Melnishka Loza (Geniş Yapraklı Melnik Asması).

Güzel şarap içmeyi sevsem de bir şarap uzmanlığım yoktur. Kaynaklarda Melnik şarapları için “ağırbaşlı, tütün ve deri kokan, yüksek tanenli, güçlü şaraplar” diye yazıyor. Ağırbaşlılığını tam bilemesem de Melnik şarabını çok sevdiğimi söyleyebilirim.

Güzel bir akşam yemeği ve şarabın ardından oteldeki odalarımıza çekildik. Erken saatte binilen uçağımız bize gün kazandırdı ama 3 saat öncesinden havalimanında bulunma zorunluluğu gece boyu uykusuz kalmamıza neden olmuştu. Yastığa kafamın değmesine 5 cm kala uykuya daldığımı düşünüyorum. Yarına sabahın ilk ışıklarında Melnik’i dolaşmaya çıkacağız.

Gezekalın

Dr Ümit Kuru

06.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 539 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 396.523 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Temmuz 2026
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    2728293031  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız