Ortak Geçmişin İzinde: Sofya’dan Sofyaya 11 Gün Bulgaristan Gezisi-Bansko

Melnik’ten Bansko’ya ulaşır ulaşmaz bu güzel şehri keşfetmeye çıktık. Bulgaristan’ın güneybatısında, heybetli Pirin Dağları’nın eteklerine kurulan Bansko, birçoğumuzun zihnine “Doğu Avrupa’nın en popüler kış sporları merkezi” olarak kazınmış olabilir.

Ancak bu şehir, çok daha derin bir ruhun, köklü bir Bulgar Rönesansı ya da Ulusal Uyanışı mirasının üzerinde yükseliyor. Çok sık duyacağınız Bulgar Ulusal Uyanışı (veya Bulgar Rönesansı) deyimi ile Bulgarların yaklaşık 500 yıl süren Osmanlı yönetimi altındaki dönemin sonlarında —özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda— yaşadıkları kültürel, dini ve siyasi bilinçlenme dönemini kastettiğimi artık anlamışsınızdır.

Bulgar Rönesansı döneminde, unutulmaya yüz tutmuş olan Bulgarca yeniden canlandırıldı. İlk Bulgarca okullar açıldı, tarih kitapları yazıldı ve halk kendi kökenlerini, eski krallık dönemlerini yeniden hatırlamaya başladı. Bu dönemde yürütülen kararlı mücadeleyle, Bulgar Kilisesi Rum etkisinden sıyrılarak kendi bağımsız yapısını, yani Bulgar Eksarhlığı‘nı kurdu. Bu gelişme, siyasi bağımsızlığa giden yolda atılan ilk resmi adımdı.

Kültürel ve dini bilinçlenmenin doğal bir sonucu olarak, Osmanlı’dan ayrılıp bağımsız bir devlet kurma fikri olgunlaştı. 1876’daki Nisan Ayaklanması ve ardından gelen, bizim için büyük bir felaketin başlangıcı olan 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı) ile Bulgaristan bağımsızlığına giden yolu açmış oldu.

Yaklaşık 116 yıllık bir zaman dilimini kapsayan bu sürecin başlangıcı, 1762 yılında Rahip Paisiy Hilendarski’nin, Aynoroz Manastırı’nda yazdığı ve Bulgar halkına geçmişini, kimliğini, dilini hatırlatan “İstoriya Slavyanobolgarskaya” (Slav-Bulgar Tarihi) adlı eserini tamamladığı yıl olarak kabul edilir. Bu kitap, uyanışın ilk kıvılcımıydı. Dönemin kapanışı ise Osmanlı’nın 93 Harbi’ndeki mağlubiyetiyle sonuçlanan 1878 yılı oldu.

Bansko, bu uyanışın en önemli kalelerinden biriydi. Şehirdeki zengin tüccarlar, kazandıkları paraları Osmanlı’ya karşı birer sığınak ve istihbarat merkezi gibi korunaklı inşa edilen o yüksek taş duvarlı Bansko Evleri’ne ve Bulgar kültürünü yaşatan Kutsal Üçleme Kilisesi’ne (Holy Trinity Church) yatırdılar. Dönemin en büyük uyanış liderleri ve aydınları bu sokaklarda yetişti.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ

Bulgaristan’ın en büyük şehri 1.2 milyonluk nüfusuyla başkent Sofya iken, Bansko 10.000 kişilik nüfusu ile onun yanında minyatür bir şehir gibi kalıyor. Ancak “ekonomik güç, turizm hacmi, küresel bilinirlik ve metrekareye düşen yabancı turist sayısı” söz konusu olduğunda, Bansko ülkede ilk 5’i zorlayacak kadar devasa bir vizyona sahip.

Otelimiz, Kutsal Üçleme Kilisesi’ne ve dolayısıyla Bansko’nun tarihi merkezine sadece 10 dakikalık yürüme mesafesindeydi. Bu yakınlık sayesinde, Melnik’ten başlayan yoğun gezi günümüzün sonunda Bansko’ya saat 17:30 gibi varmış olsak da şehrin tarihi dokusunu keşfedecek vakti bulduk. Zaten yarın saat 11:00 kadar da şehri gezmeye devam edeceğiz. Günün tek kötü sürprizi, aniden bastıran kısa süreli ama şiddetli bir sağanak yağmur oldu. Şansımıza, kilisenin bulunduğu meydana yağmura yakalanmadan ulaşmıştık; hemen yakındaki şirin bir kafeye sığınıp, dışarıda sicim gibi yağan yağmuru kahvemizi yudumlayarak keyifle izledik. Yağmur dinince de vakit kaybetmeden kendimizi tarihi Bansko sokaklarına attık.

Yazının bu bölümünde; hem o yağmur sonrası açan ve fotoğraf için harika bir ışık sağlayan atmosferde, hem de ertesi gün Bansko’nun o meşhur dar hatlı trenine binene kadar geçen kısıtlı ama dolu dolu zaman diliminde keşfettiğimiz Bansko’yu anlatacağım.

Öncelikle Kutsal Üçleme Kilisesi’nin bulunduğu, Bansko’da en sevdiğim alanların başında gelen Vazrajdane (Uyanış) Meydanı‘nı anlatmam lazım. Bu meydanda yüzümüzü Kutsal Üçleme Kilisesi’ne döndüğümüzde, kilisenin hemen ardında gökyüzüne uzanan, zirveleri karlı Pirin Dağları tüm heybetiyle bizi selamlıyordu. Kale-manastır tarzı korunaklı mimarisi ve yüksek saat kulesiyle kilisenin asırlık silüeti, arkasındaki karlı tepelerle birleşince ortaya muazzam bir kompozisyon çıkarıyordu.

Meydanı tarif etmeye biraz daha devam edelim… Bu kez kiliseye arkanızı döndüğünüzde, karşınıza devasa bir heykel kompleksi çıkacaktır. Meydandaki o meşhur büyük taş heykel; az önce yukarıda bahsettiğim, uyanışın ilk kıvılcımını yakan Bulgar Ulusal Uyanışı’nın simge ismi Rahip Paisiy Hilendarski’nin (Aziz Paisius) anıtıdır.

AZİZ PASİUS HEYKELİ

Heykelin arkasında, yazdığı o meşhur tarih kitabının (Slav-Bulgar Tarihi) taş tabletler şeklinde tasvir edilmiş devasa sayfaları yer alıyor.

Hemen bu anıtın arkasından başlayan, yeşilliklerin ve havuzların canlandırdığı, kafe ve restoranların sıralandığı geniş yaya alanı ise adını Bansko doğumlu ünlü şair Nikola Vaptsarov‘dan alıyor. Bizim Bansko’da gezeceğimiz birkaç müze evden bir tanesi de burası olacak.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI

Bu tarihi meydandan dağa doğru uzanan ve adını o muazzam sıradağlardan alan Pirin Caddesi, taş evleri ve kıvrımlı Arnavut kaldırımlarıyla bizi kendine doğru çekip, sokalkarını keşfetmeye davet ediyordu. Biz de bu davete uyup şehri keşfe başladık.

PİRİN CADDESİ

Bansko’yu keşfetmeye, şehrin en önemli simgesi olan Kutsal Üçleme Kilisesi’nden (Holy Trinity Church) başlayalım. Kilisenin içine girmeden önce dışarıdan şöyle bir bakacak olursanız, Melnik yakınlarındaki Rozhen Manastırı’nda hissettiğiniz duyguyu bu kiliseye bakarken de hissedeceksiniz; sanki karşınızda bir ibadethaneden ziyade, adeta korunaklı küçük bir kale yükseliyor.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NİN YÜKSEK VE KALIN DUVARLARI

Kilisenin etrafını çevreleyen taş duvarlar tam 1,1 metre kalınlığında. Duvarlara dikkatli gözlerle baktığınızda göreceğiniz o küçük mazgal (atış) delikleri ise buranın sadece bir kilise olarak değil, olası bir saldırı anında yerel halkın sığınabileceği askeri bir kale mantığıyla inşa edildiğinin en somut kanıtı.

HOLY TRİNİTY KİLİSESİ’NDE HİLAL VE HAÇ YANYANA

Kilisenin arkadaki giriş kapısının üzerinde bulunan taş oymalara dikkat etmenizi isterim. Yan yana işlenmiş Hristiyan haçı ile Osmanlı hilali, dönemin zorlu politik dengelerini ve yerel halkın diplomatik zekasını gösteren müthiş bir fotoğraf karesi oluyor.

Dönemin Osmanlı kanunlarına göre gayrimüslimlerin kiliseleri camilerden daha büyük veya daha yüksek olamazdı. O dönemin Bansko’sunun zengin tüccarlarından Lazar Todorov (bölge lideri), kilise yapımına izin fermanı alabilmek için dönemin vezirlerine ve valilerine ciddi rüşvetler vermiş. İzin koparılsa da boyut sınırını aşmak için Bansko halkı geceleri gizlice çalışarak kilisenin temelini ferman metninde yazılandan çok daha geniş kazmış ve binayı devasa boyutlara ulaştırmış.

Dışarıdaki o sert, askeri taş mimari, kiliseden içeriye girildiğinde yerini muazzam bir zarafete bırakıyor. Kilisenin ikonostasisi Bulgar uyanış döneminin en ünlü ahşap oyma okulu olan Debar Okulu ustaları tarafından yapılmış. Üzerindeki altın varaklar ve ince işçilik göz alıcı. Fotoğraf çekmek yasak ve burası da yasağın sıkı takip edildiği yerlerden. Yine de bir kaç kaçamak kare çekmeyi başardık.

Duvarlardaki fresklerde ise İncil’den sahneler anlatılıyor. Bansko Sanat Okulu ustaları tarafından boyanmış bu resimlerdeki renklerin canlılığı harika bir görsel şölen sunuyor.

Kilisenin bahçesinde 30 metre boyunda taş bir kule yükseliyor. 1850 yılında yapılan bu kule, Bansko’nun her yerinden görülen o meşhur silüeti tamamlıyor. 1865 yılında kuleye eklenen saat günümüzde de hala tıkır tıkır çalışıyor.

Bansko’daki Holy Trinity Kilisesi’nin bahçesinde, saat kulesinin yakınında Peyo Yavorov anıtı bulunuyor. Peyo Yavorov’un kendisi bir çete lideri (voyvoda) ve şair. 1912 yılında 1. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Bansko’dan çekilince bu çete lideri müfrezesiyle birlikte Bansko’ya girer. Kasaba halkına bu kilisenin bahçesinde bir nutuk verir. İşte bu anıt taşın üzerinde Bansko tarihinin en önemli kırılma anına ait olan o coşku dolu şu sözler yazılı: “Kardeşler, feslerinizi fırlatıp atın! Bugünden itibaren artık özgür Bulgarlarsınız!” Bulgarlar için çoşku dolu sözler bizler için nasıl da hüzün hissettiriyor değil mi?

Bansko sokaklarını adımlarken sadece kilisenin değil ama eski Bansko evlerinin de yüksek taş duvarlarla çevrili olduğunu fark edeceksiniz. Bansko Müstahkem Evleri denen bu mimari stile, o dönem yönelmelerinin tabii ki bir nedeni var. Aslında bu mimari stil o dönemin fırtınalı Balkan coğrafyasında hayatta kalma mücadelesinin mimariye yansımış hali olarak görülmelidir.

18. ve 19. yüzyıllarda Bansko, Osmanlı coğrafyasında Avrupa ile ticaret yapan çok zengin bir burjuva sınıfına sahipti. Ancak o dönemde Balkanlar’da merkezi otoritenin zayıflamasıyla Kırcalı Çeteleri ve haydut sürülerinin (dağ eşkıyalarının) baskınları büyük bir tehdit oluşturuyordu. Banskolular, hem canlarını hem de ticaretten kazandıkları altınları koruyabilmek için mimariyi bir savunma silahına dönüştürdüler.

Kırcalı Çeteleri, 18. yüzyılın sonlarında başlayıp 19. yüzyılın başlarına kadar uzanan dönemde, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan topraklarında-özellikle bugünkü Bulgaristan ve Makedonya coğrafyasında-terör estiren dağ eşkıyalarına, silahlı haydut sürülerine ve firari askerlere verilen genel bir addır. Bu çeteler tek bir etnik kökene dayanmıyorlardı; içlerinde firari Osmanlı askerleri, terhis edilmiş yerel milisler, Arnavut paralı askerleri (başıbozuklar) ve hatta bazı Hristiyan haydutlar (hayduklar) yer alıyordu. Ortak amaçları ideolojik değil, tamamen yağma, haraç ve zenginleşmeydi.

Osmanlı Devleti o dönemde Rusya ve Avusturya ile savaş halindeydi, içeride ise Yeniçeri isyanlarıyla uğraşıyordu. Balkanlar’daki otorite boşluğunu fırsat bilen Kırcalılar, binlerce kişilik devasa ordular kurdular. Şehirlere ve zengin ticaret kasabalarına baskınlar düzenliyor, evleri, kiliseleri ve ambarları yağmalıyor, kasabaları tamamen yakıp yıkmamak karşılığında yerel halktan çok ağır haraçlar (koruma parası) topluyorlardı. O dönemde pamuk, tütün ve deri ticaretiyle inanılmaz zenginleşen Bansko tüccarları, Kırcalı çetelerinin doğrudan hedefi haline geldiler. Devletin kendilerini koruyamayacağını anlayan Bansko halkı, çareyi kendi evlerini birer savunma kalesine dönüştürmekte buldu. Yani Bansko sokaklarındaki o yüksek taş duvarlı, gizli sığınaklı müstahkem evler, aslında estetik bir kaygıyla değil; Balkanlar’ı kasıp kavuran kanlı Kırcalı çetelerinin gazabından canı, malı ve çocukları koruyabilmek için inşa edilmiş birer hayatta kalma kaleleri olarak ortaya çıktı.

Bansko ziyaretimiz sırasında bu evlerden birkaç tanesini gezmeye çalıştık. En çok gezmeyi istediğim Velyan Müze Evi‘ni, Pazartesi ve Salı günleri ziyarete kapalı olduğundan gezemedik. Bu ev aslında 18. yüzyılda Bansko’nun zengin ailelerinden biri tarafından inşa edilmişti.

KAPI ARALIĞINDAN FOTOĞRAFLAYABİLDİĞİM VELYAN EVİ DIŞ SÜSLEMELERİ

Ancak hikayeyi ilginç kılan, evin daha sonra Velyan Ognev adında ünlü bir ustaya geçmesidir. Kutsal Üçleme Kilisesi’nin o muazzam iç dekorasyonunu, ahşap ikon duvarını yapması için Bansko halkı, uyanış döneminin en yetenekli ustalarından biri olan Velyan Ognev’i şehre davet eder. Usta Velyan o kadar muazzam bir iş çıkarır ki, Bansko halkı ona olan minnettarlığını göstermek için bu devasa malikaneyi ona hediye eder. Usta da boş durmaz; hediye edilen bu evi kendi sanatsal vizyonuyla baştan aşağıya bir başyapıta dönüştürür. Velyan Evi içindeki muazzam duvar resimleri (freskler) ve ahşap oymacılığı bu evi diğer müze evlerden ayırıyor.

KAPI ARALIĞINDAN VELYAN MÜZE EVİ

Avrupa’dan taşıdığı Barok esintileri geleneksel Bulgar motifleriyle harmanlayan Usta Velyan’ın bu ikonik evini gezebilmeyi çok isterdim. Özellikle dönemin taşra insanı için birer hayal olan Venedik ve İstanbul manzaralarının çizildiği Mavi Oda’yı ve ahşap işçiliği tavanları görmek harika bir deneyim olurdu. Fakat ev kapı duvardı; bana da kilitli dış kapının küçük bir aralığından içeriye bakıp o gizemli geçmişi fotoğraflamaya çabalamak kaldı.

VELYAN EVİ İÇ DEKORASYONU-İNTERNETTEN

Bansko Müstahkem Evleri’nin en iyi örneklerinden bir tanesi olan ve Kutsal Üçleme Kilisesi’nin hemen birkaç adım ötesinde yer alan Neofit Rilski Müze Evi (Benas Evi) gezi programımızdaki diğer bir ziyaret yeriydi.

18. yüzyıldan kalma bu geleneksel taş ve ahşap ev, sadece mimarisiyle değil, içinde yetişen isimle de Bansko’nun gurur kaynağı. Neofit Rilski, “Bulgar eğitiminin babası” olarak kabul edilen bir aydın, bir keşiştir.

İlk modern Bulgarca dilbilgisi kitabını yazmış, İncil’i ilk kez modern Bulgarcaya çevirmiş ve ülkedeki ilk modern laik okulun müfredatını hazırlamıştır. Yani uyanış döneminde halkın okuma-yazma oranını artıran, dile kimliğini veren en kilit ismin evini geziyoruz.

Neofit Rilski’nin doğduğu bu evi gezerken, Bansko’ya özgü o meşhur ‘Müstahkem Ev’ mimarisinin dehasına da yakından tanıklık ediyoruz.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİ

Dışarıdan bakıldığında bu evlerin zemin katları, nehirden toplanan devasa granitlerle örülmüş 1 metrelik kalın duvarlardan oluşuyor. Büyük pencereler yerine bir insanın sığamayacağı darlıkta demir mazgallar var. Avluya açılan meşe kapılar ise balta veya koçbaşı darbelerine dayanacak şekilde dövme demir çivilerle ve duvarın içine giren devasa sürgülerle tahkim edilmiş. Kapı kapandığı an, dış dünyayla bağınız tamamen kopuyor.

Bu müze evin üst katı o dönem zengin bir zanaatkar ailesinin günlük yaşamını mükemmel şekilde yansıtıyor. Geleneksel ocak (açık şömine), asırlık kilimler, ahşap tavan işçilikleri ve sedirlerle dolu odaları ziyaret ediyorsunuz.

Evin bir bölümü Neofit Rilski’nin kişisel eşyaları, yazdığı mektuplar, dönem kitapları ve onun tarafından hazırlanan ilk Bulgarca sözlük gibi çok değerli arşiv dokümanlarını sergilemeye ayrılmış.


Evin kalbinde ise yangına dayanıklı, taş örgülü gizli bir sığınak odası yer alıyor. Olası bir baskında aile buraya çekiliyor ve odanın içindeki gizli yeraltı tünellerinden bahçeye, ahıra, hatta komşu evlere kaçabiliyor. Biz en son olarak bu tünele girip gizli kapıdan bahçeye çıkarken dönemin fırtınalı atmosferini ve bu insanların hayatta kalma mücadelesini hissetmeye çalıştık.

NEOFİT RİLSKİ MÜZE EVİNDE GİZLİ GEÇİDİN ÇIKIŞI

Daha sonra Nikola Vaptsarov Meydanı‘na kadar dar sokaklar arasından yürümeye devam ettik. Burada Nikola Vaptsarov Müze Evi’ni gezerek Bansko şehir gezimizi bitireceğiz.

NİKOLA VAPTSAROV MEYDANI VE VAPTSAROV HEYKELİ

Vazrajdane Meydanı’nın o ağır tarihi atmosferinden birkaç adım öteye geçtiğimizde, kendimizi Bansko’nun sosyal kalbi olan geniş ve ferah Nikola Vaptsarov Meydanı‘nda bulduk. Bir yanda havuzların şırıltısı ve kafelerden yükselen kahve kokuları, diğer yanda ise adını bu şehirden alan ünlü şair Nikola Vaptsarov’un müze evi ve heybetli anıtı bizi karşıladı. Burası, Bansko’nun geçmişiyle bugününün en keyifli buluşma noktası.Belediye Binası gibi resmi daireler de burada bulunuyor.

Bansko’ya geldiğimiz akşamüstü, Nikola Vaptsarov Meydanı’nda adeta bir moda podyumunu andıran, en şık kıyafetleri içinde sıra sıra dizilmiş her yaştan çocuk ve genç gördük. Eğer siz de Bulgaristan seyahatinizi mayıs ayının ikinci yarısına denk getirirseniz, sokakları ele geçiren bu coşkulu geçit törenlerine mutlaka rastlarsınız. Bulgarların ‘Abiturient’ adını verdiği bu lise mezuniyet kutlamaları, sıradan bir okul töreninden çok öte, tüm ülkeyi saran bir ulusal karnaval ve köklü bir geçiş ritüeli.

Bu renkli geleneğin arkasındaki ruh ise son derece etkileyici: Liseyi bitiren gençler, ilkokul birinci sınıftan itibaren verdikleri 12 yıllık emeği, sokaklarda ritmik bir şekilde ‘1, 2, 3… 11, 12!’ diye haykırarak taçlandırıyorlar. 12 sayısına ulaşıldığında coşku zirveye vuruyor; çünkü bu haykırış, çocukluğa veda edip resmi olarak yetişkinler dünyasına adım attıklarının ilanı sayılıyor.

Bulgar kültüründe lise mezuniyeti hayatın en önemli dönüm noktası kabul edildiğinden, aileler bu dönem için ciddi bütçeler ayırıyor. Gençler adeta bir düğün şıklığında (kızlar göz alıcı abiyeler, erkekler en şık takımlarla) sokaklara dökülürken; aileler, akrabalar ve komşular evlerin önünde toplanıp onları gururla uğurluyor. Bu, topluluğun gence Artık sen de toplumun tam bir bireyi oldun deme şekli.

Haliyle bu büyük coşku okul salonlarına sığmıyor; şehirlerin ana meydanlarına, caddelerine taşıyor. Mezunlar süslenmiş arabaların pencerelerinden sarkıyor, konvoylar oluşturuluyor, düdükler çalınıyor ve meydanlarda geleneksel Bulgar dansı Horo oynanıyor. İşte bizim Bansko’da ve sonraki günlerde rotamız üzerindeki diğer şehirlerde denk geldiğimiz o cıvıl cıvıl sahneler bu kutlamaların birer parçasıydı. Yağmur sonrası dağılan bulutlar arasından çkan akşam güneşinin ışıkları altında Nikola Vaptsarov Meydanı’ndaki bu geçit törenini izlemek ve o hayat dolu enerjiyi fotoğraf karelerimize hapsetmek bizim için harika bir şans oldu.

NİKOLA VAPTSAROV MÜZE EVİ

Nikola Vaptsarov Müze Evi bu şehirde gezdiğimiz son mekan oldu. “Nikola Vaptsarov kimdir?” diye sorarsanız size kısaca şunları anlatabilirim; Bulgar edebiyatının en güçlü modernist şairlerinden biri olmasının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı döneminin sembolleşmiş antifaşist direnişçilerinden. Yani kendisinin Bulgar Ulusal Uyanışı ile pek alakası yok ama Nazi işgaline ve yerel faşist yönetime karşı yürütülen yeraltı direniş hareketine aktif olarak katılmış bir aydın. 1942 yılının Mart ayında yeraltı faaliyetleri yürütürken yakalanmış. Aynı yılın Temmuz ayında, henüz 32 yaşındayken askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edilmiş ve Sofya’da kurşuna dizilerek infaz edilmiş.

Bizim dilimize de çevrilmiş şiirleri var. İdam edilmeden önce eşine yazdığı şiiri okuyunca çok etkilenmiştim, sizlerle de paylaşmak isterim;

– Karıma – 

Geleceğim bazen uykudayken sen

Beklenmedik, uzak bir konuk gibi.

Sokakta, bir başına koyma beni

Kapıyı sürgüleme üstümden.

Usulca girecek, bir yere ilişeceğim

Bir zaman, karanlıkta, bakacağım yüzüne.

Ve yorgunluk gözkapaklarımı indirince

Seni kucaklayacak ve çıkıp gideceğim.

Nikola Vaptsarov

Müzeye ve şairin yaşamına dair biraz detay vermek gerekirse; burası aslında Nikola’nın doğup büyüdüğü aile evi. Binanın geçmişine dair en ilginç ayrıntı ise isminde saklı. Ev, aile tarafından satın alınmadan önce kumaş boyahanesi olarak işletiliyormuş. Bansko lehçesinde ‘Boyacının Evi’ anlamına gelen ‘Vaptsarovi’ kelimesi, zamanla ailenin resmi soyadı haline gelmiş. 1952 yılında kapılarını müze olarak açan ve açılışı bizzat Nikola’nın annesi tarafından yapılan bu yapı, aynı zamanda Bansko’daki müzecilik faaliyetlerinin de öncüsü kabul ediliyor.

Bu müze ev, az önce sokaklarında dolaştığımız o yüksek taş duvarlı, savunma amaçlı klasik Bansko ‘Müstahkem Evleri’ mimarisinden biraz daha farklı, daha sivil bir karaktere sahip. İçeriye adım attığınızda, şairin annesi ve kız kardeşinin büyük bir vefayla odaları tamamen Nikola’nın çocukluk yıllarındaki aslına uygun olarak yerleştirdiğini görüyorsunuz. Geleneksel ocak başı, el dokuması Bansko kilimleri ve şairin bebeklik beşiği hala o günkü sıcaklığıyla ziyaretçileri karşılıyor.

Evin diğer bölümleri ise tamamen şairin edebi mirasına ve trajik sonuna ayrılmış. Müzede, Vaptsarov’un edebi eserlerinin yanı sıra, 1942 yılında kurşuna dizilmeden hemen önce kaldığı hücrede üzerinde bulunan giysileri ve ölüm fermanını beklerken küçük kağıt parçalarına yazdığı o ölümsüz veda şiirlerinin orijinal nüshalarını görmek insanın boğazını düğümlemeye yetiyor.

Bansko’da sokaklarda yürüyüşümüzle son karelerimizi aldık. Bansko ile ilgili gezi yazımı bitirmeden önce Bansko’da Hotel Molerite’de yediğimiz akşam yemeğinden bahsetmeden geçemeyeceğim.

Yoğun programımız yüzünden öğle yemeklerini sıkça atlasak da, her akşamın hakkını yerel bir lezzet durağında mutlaka verdik. Tüm Bulgaristan rotamızın açık ara en lezzetli akşam yemeği ise Hotel Molerite’nin mutfağından çıktı. Bu otelde konaklayın ya da konaklamayın, ama Bansko’ya gelirseniz bir akşamınızı mutlaka buradaki ziyafete ayırın. Yanına iyi bir yerel kırmızı şarap açtırın ve özellikle mangalda pişen o muhteşem etlerin keyfini çıkarın!

Bansko gezimiz sonrasında şehirden ayrılarak Avramovo Tren İstasyonuna doğru hareket ettik. Amacımız burada trene binip 72 km ötedeki Velingrad’a kadar seyahat etmek.

Bulgaristan gezisi planlamışsanız gezinin bu bölümünü mutlaka programınıza eklemelisiniz. Çünkü bu seyahat, sıradan bir tren yolculuğunun çok ötesinde anlamlar taşıyor. Ayak bastığımız Avramovo, tam 1267 metrelik rakımıyla tüm Balkanlar’ın en yüksek tren istasyonu ünvanına sahip. Bizi Velingrad’a götürecek olan hat ise Avrupa’nın geriye kalan son “dar hatlı” (dar hat açıklığına sahip nostaljik 760 mm) demiryollarından biri.

Pirin ve Rodop dağlarının o sık ormanlarını, derin vadilerini ve tünellerini adeta bir zaman tünelindeymiş gibi ağır ağır, tıngır mıngır aşan bu emektar treni Avramova İstasyonu’nda beklerken içimizdeki fotoğrafçı ve gezgin heyecanı çoktan zirve yapmıştı

Aracımız bizi Avramovo İstasyonu’nda bırakıp yoluna karadan devam etti; kendisiyle Velingrad’da tekrar buluşacağız. Biz ise istasyonda treni beklerken dağ havasını ciğerlerimize çekiyor, istasyon binasının o yalnız ve asırlık duruşuna şahitlik ediyoruz.

Resmi adı Rodop Dar Hatlı Demiryolu (Rhodope Narrow Gauge) olan bu hat hakkında bilinmesi gereken pek çok etkileyici detay var. Hattın başlangıç noktası; Sofya-Filibe ana demiryolu rotası üzerinde yer alan Septemvri (Eylül) Kasabası, bitiş çizgisi ise Dobrinishte. Toplam uzunluğu 125 kilometre olan bu mesafe ilk bakışta gözünüze kısa gelebilir. Ancak bu tren coğrafi şartlar, sarp dağ yamaçları ve dar hat yapısı nedeniyle ortalama saatte 25-30 kilometre gibi oldukça nostaljik, hiç acelesi olmayan, kelimenin tam anlamıyla ‘seyirlik’ bir hızla hareket ediyor.

Dünyadaki standart tren raylarının açıklığı genelde 1435 milimetredir. Ancak Rodop Dağları’nın o sarp kayalıklarını, dik yamaçlarını ve dar vadilerini normal genişlikteki bir trenin dönmesi, o keskin virajları alması imkansız. Bu yüzden mühendisler, ray açıklığını sadece 760 milimetre (yaklaşık normalin yarısı) olarak tasarladılar. Bu sayede tren, dağların arasında adeta bir yılan gibi kıvrılarak yol alabiliyor. Bu hattın inşası 1921’de başlayıp ancak 1945’te tamamlanabilmiş.

Biz de hız çağında zamana meydan okuyan bu yavaşlığın tadını çıkarmak; Pirin ve Rodop Dağları’nın sunduğu o muhteşem manzaraları, sık ormanları ve derin vadileri doya doya fotoğraflayabilmek için hattın en özel bölümünü seyahat programımıza ekledik.

Dile kolay; 125 kilometrelik dağ hattı boyunca tam 35 adet tünel kazılmış. Lokomotif bir tünele girip diğerinden çıkarken, o devasa gövdenin yeşillikler arasında kıvrılışını yakalamak fotoğrafçılar için tam bir görsel şölen. Bizim gezi grubu da bu anı kaçırmamak için pencerelerden sarkarak, tünel girişlerindeki o nostaljik kıvrımları kadrajlarına hapsetmek için adeta birbiriyle yarıştı. Aslında gönül bu ikonik trene direkt Bansko’dan binmeyi isterdi ama o her dakikası titizlikle planlanmış yoğun programımıza bu uzun rotayı sığdıramayınca, biz de en dramatik etap olan bu 1,5 saatlik bölüme odaklandık.

Hattın mühendislik dehası ise tam anlamıyla şapka çıkarma sebebi. Tren, Balkanlar’ın en yüksek istasyonu Avramovo’nun dik yokuşlarını aşabilmek için dağların arasında adeta ‘8’ çizerek spiral yollar yapıyor, raylara ilmekler atıyor. Özellikle Avramovo’dan aşağıya doğru süzülürken, trenin dağ gövdesini döne döne inişi ve ardı ardına daldığı tüneller, bu mühendislik harikasını büyüleyici bir görsel şölene dönüştürüyor.

Bu büyüleyici tren yolculuğunun ardından Velingrad İstasyonu’nda trenden inip, bizi bekleyen aracımıza yerleştik. Şimdi rotamızı, bana göre Bulgaristan’ın ruhu en güzel, tarihi en büyüleyici şehri olan Plovdiv’e (yani güzel Filibe’mize) doğru çeviriyoruz. Bir sonraki yazıda Roma amfitiyatrolarından Osmanlı evlerine, sanat dolu sokaklardan o muhteşem gün batımı tepelerine uzanan bambaşka bir hikayede buluşmak üzere…

Gezekalın ve mutlaka gezgin merakı içinde olun

Dr Ümit Kuru

09.06.2026

  • Arşivler

  • Diğer 539 aboneye katılın
  • Mart 2013 den beri

    • 393.523 ziyaretçi
  • Kategori Bulutu

  • Haziran 2026
    P S Ç P C C P
    1234567
    891011121314
    15161718192021
    22232425262728
    2930  

Bu sayfanın içeriğini kopyalayamazsınız